9.11.2016

Genel geçer despotluğun son kullanma tarihi

Çin tarihi konusunda sürdürdüğüm okumalarım, modern tarihimte ideolojik kökenli despotluğun "devrimcilik" falan lafı altında nasıl işlediğini daha iyi görmeme yardımcı oluyor. Nazi ve Sovyet modelleri malum. Çin'de yaşananlar da bana yabancı değil, daha önce de başka kitaplarda okuduğum, Çin'deyken dinlediğim şeyler. Ama içinde yaşadığımız durum her gün insanların canını dikenli jiletli tel gibi daladıkça, okuduğunuz şeylerle bugün yaşananlar arasında daha kolay benzer yanlar bulabiliyorsunuz...
Türkiye'deki despotizmin dikkat çeken yanlarından biri, muhalefetin komplekslerini, korkularını, zayıflıklarını utanmazca kullanmak ise, diğeri de "amansızlık". Yani "neredeyse her gün manyak bir şey oluyor!.."
Twitter'dan bir kaç kere dikkat çekmeye çalıştım ama henüz pek anlaşılmış gibi görünmüyor: "Yenemeyeceksiniz", "Cumhuriyeti yıkamayacaksınız", "Teslim olmayız" gibi, fiilini iktidarın yazmış olabileceği (ama yazmıyor bile), 'Olumsuzlamalar' üzerinden işleyen bir yenilgi/savunma dili, "siyaset psikolojisi" diye bir şeyi asla duymadığı anlaşılan "akıllı, uslu, laik, demokrat" muhalefet tarafından kullanılıyor...
Tekrar etmek gerekirse, -özellikle eski mistik öğretilerde çok net anlatılır, bir fiil evrende, o fiilin olumsuzlanması ile birlikte varolmaz. Yani mistik/mental evrende sadece "yenmek" fiili vardır, "yenmemek" yoktur. Onun yerine "zafer" diye bir fiil de vardır ve "zafer kazanmamak" yoktur. Bunun modern psikolojide ve siyaset psikolojisinde özgün bir yeri vardır elbette. Sürekli "Yenemeyeceksiniz", "Cumhuriyeti yıkamayacaksınız", "Teslim olmayız" derseniz, bunun mental/psikolojik özgül ağırlığı: "Yeneceksiniz", "Cumhuriyeti yıkacaksınız", "Teslim olacağız" demektir. "Yenemeyeceksiniz" yerine, "Sizi yeneceğiz" lafını kullanmak, derin doğaya ve psikolojik kurallara daha uygundur. Ama pek ala "Sizi evire çevire yeneceğiz" diye bir cümle de kurabilirsiniz ve amaca daha uygun olur. "Cumhuriyeti çağa uygun olarak yeniden kuracağız" demek daha doğru, "Sizi teslim almak bir yana, kökünüze kibrit suyu ekeceğiz" de başka bir ifade tarzı olabilir! Olumlama üzerine kurulu bir dil, saldırı ve zafer dilidir, olumsuzlama üzerine kurulu dil de savunma ve yenilgi. Koca koca adamların koca koca muhalefet partilerinin bu temel kuralları bilmemesi gerçekten çok ilginç. -Tabii bir taraftan da nasıl bir psikolojide yaşadıklarını da ortaya koyuyor: Dostlaralışveriştegörsün çıkışları, kurku, pısma, gelecek perspektifi zaafiyeti...
Cumhuriyet Gazetesi'nin önünde yaşanan muhteşem direniş manzarası, HDP'lilerin hapse atılmasına gösterilen reaksiyon, kuşkusuz çok saygıdeğerdir. İnsanlara moral vermek ve mücadeleyi diri tutmak için elzemdir de, ama aktif bir ileriye atılım zamanı gelmedi mi?!..
İslamcı iktidar, tüm afra-tafrasına rağmen en zayıf döneminde ve bu haliyle bile -sadece- muhalefetin zaaflarına dayanarak ayakta kalabiliyorsa, o muhalefete tokat falan değil, tekme geçirerek uyanmasını sağlamak şart oluyor...
İktidar, muhalefetin zaaflarını korkularını biliyor, ona göre davranmasını biliyor, peki iktidarın zaaflarını korkularını ve zayıflıklarını analiz edip o noktalara inmeyi düşünen neden yok? Bu çok yerinde soruyu her kes soruyor. İktidarın zaaflarının başında ekonomi, dünyadaki yalnızlığı, kendi içindeki isteksiz/memnuniyetsiz kesimler, olası suçları falan gibi uzuun bir liste var. Avrupa'da elli kişiyle dünya global sisteminin nasıl çökertilebileceği hakkında kafa yoran bilim insanları varken ve ödüller falan alıyorlarken, "islamcı iktidar nasıl çökertilir" diye cidden kafa yoran elli kişi neden yok? Türklerin aptallığından mı yoksa ödlekliklerinden mi? Bence ikincisi...
Türkler, modern demokratik uygar bir hayatın, evde oturup etliye sütlüye karışmadan yürütülebileceğini sanan bir halktı. Bu işleri ya politikacılara ya da orduya emanet ediyorlardı, onlar da laiklerin emanetini kafasına göre savunuyorlardı. Şimdi laik halk korkuyor belki ama eskisinden çok daha uyanık ve aktif. Şimdi uyuyanlar, kendilerini 1960'ların dikensiz liberal gül bahçesi devrinde yaşıyor sanan seküler politikacılar. Halk o partileri boşuna seçmiyor, vekili ilan etmiyor, halk hep ayakta olamaz -olmaz. Bunun sonucunda "Doğrudan Demokrasi"nin yol alacağını kısaca not düşerek devam edelim: İkinci önemli konu, "iktidarın amansızlığı..."
Cumhuriyet kapatılıyor, ardından hop Milletvekilleri tutuklanıyor; ondan önce de başka olaylar olmuştu, gene olacak. Mao'nun "Sürekli devrim" diye bir ilkesi vardır. Sürekli birşeyler olur. Mao, en yakın adamı savunma Bakanı Liu Shaoxi'yi bile yemiştir -Bu adam Mao'nun emanetçisidir (Çünkü Mao 1959'da görevinden istifa etmişti). Çünkü Mao, "İleri doğru büyük adım" (hızlı endüstrileşme) "proce"si nedeniyle 45 milyon insanın açlıktan/sefaletten ölümüne neden olmuştu. 1950'li yolların sonunda yaşanan insanlık tarihinin bu en müthiş kıyımı zamanın Dünyasının da kör gözünden kaçabilmiştir -45 milyon insan!.. (Zaman, Menderes-İnönü didişmesi zamanı ve Türkler o zaman da kaavede "siyaset hasbihali" yapıyor, şimdinin "politika muhabbeti...")
Mao, o muazzam felaketin sorumlusu olarak güçten düşüp reformcu ılımlı Liu ve Deng Xiaoping'in liberal politikalarına önce teslim olur görünür, ama "amansız"lığını terkedince biteseğini de anlayıp muazzam bir plan yapar. Önce durum tesbiti: Korkunç felaketle açlık şehirlerin kapısına kadar dayanmıştır. Şeriat gibi her bi halta karışan (Mao'nun) Komünist Partisi'nin baskısından yılmış, geleceği karanlık bir gençlik vardır. "Feodal ve burjuva kültürüne karşı devrimci kültür" diye karısı üzerinden bir kampanya başlatır, Bu gençleri kültür diye sokağa çağırır, bir iç savaş riskine girer ve sonunda baklayı ağzından çıkarır: "Karargahı bombalayın". Komünist Partisi'nin baskısından yılmış umutsuz gençliğin arayıp da bulamadığı bir şey. Tüm okullar ve üniversiteler tatil, gençler sokağa. "Feodal gericilik ve Burjuva özentiliği" diye Çin'in geçmişinden kalan tüm kültürün yokedilmesi, liberal politikacıların öldürülmesi veya çalışma kamplarına gönderilmesi ve Mao'nun yeniden tek adam olması olayı ve olaylardan başını kaldırıp düşünmeye vakit bulamayan bir halk. Mao'nun sırrı budur ve bizim bugün Türkiye'de "nasıl olur yaw" diye şaşırdığımız olaylar, Mao Çin'iyle kıyaslandığında panayır eğlencesi kalır!..
Despotlar, şaşırtma ve şoka oynarlar. Karşılarında o şoklara göre hareket eden, kendi inisiyatifini geliştiremeyen özgüvensiz bir muhalefetin olması ve o muhalefetin adım adım demonte edilmesi, ancak "amansızlık" ile mümkündür -Türkiye'de olan da bundan farklı değil...
Tabii bu despotluğun bir de "son kullanma tarihi" var. Bu doğal sınırın en bilineni ölümdür. Kurbağalar ne kadar şişinirse şişinsin, asla öküz kadar olamaz, irilik konusunda asla öküzle boy ölçüşemez. Aynı şey, insanların başına Tanrı kesilmeye kalkanlar için de geçerlidir. Hiç kimse Tanrı gibi ölümsüz olamaz. Bütün despotlar ölümlüdür ve kendileriyle kıyaslanabilecek kişilerin yaşamasına izin vermedikleri için ölünce ardlarında kocaman bir boşluk bırakırlar ve o boşluğu da genellikle makul akıl doldurur, çünkü despotların yarattığı yıkımın üzerine tüy dikmeye kalkan yeni despotları yaşatmazlar, evrende işler böyle yürür...
Türkiye'deki despotizmin amansızlığı ve hinliği (muhalefetin korkularını/zayıflıklarını kullanan yalan ve katakulli müfredatı) kendi sınırlarına doğru yaklaşıyor. Ekonominin başaşağı gidişi, askeri ve ekonomik tehditler, muhalefetin akıllanması/cesaretlenmesi, iktidar çevrelerinde bile görülen bıkkınlık, bu dönemin son bulması için gerekli şartları sağlıyor. Şimdi eksik olan, bu pat vaziyetine bir aktif hareketle yeni bir yön verilmesi. Bunun için de bir perspektif gerekiyor...
Türkiye'nin bu dönemi aşmasının tek perspektifi, evrensel değerleri alıp, ona bir Türk kültür boyutu ekleyebileceği sağlam bir demokrasi kurmak ve ülkenin didişerek boşa harcadığı enerjisini yaratıcı alanlara kaydırmaktır. Bazı faşistler haala "bunlara çok demokrasi sağlarsak, abuk sabuk taleplerde bulunurlar, bölünürüz dölünürüz" diye korkuyorlarsa -şimdilik- "rahat" olsunlar. İnsanlar iyi kazanmak ve iyi yaşamak perspektifine sahip olunca ve yüzü dünyaya dönük olunca, size batan taleplerle gelmezler (başka taleplerle gelirler, ama o zamana kadar sizi tarihin çöplüğüne gönderirler zaten). Kısacası, Türkiye'nin önünde muazzam bir dönem var ve bunu engellemeye kalkanların ufku da "Herkes Kur'anı ezberleyecek, okullar saf Kur'an kursu olacak, tüm saflar da bizi seçecek, biz daima betonarme bir hayat süreceğiz" dolaylarında. Yani o cenahta ot bile bitmez. Ama bu cenahta Türkiye, nihayet Dünyada hak ettiği yüksek yeri alacaktır, üstelik elalemin toprağına sulanmadan, herkese örnek olarak. Güney Kore, Türkiye'nin Marmara Bölgesinden küçük, "Kuzey Kore'yi alıp Mehmetli imparatorluğu" kuracağız gibi masallarla da ilgilenmiyor, ama Kore vatandaşı olarak doğmak bile bir avantaj günümüzde. Türkiye'nin de öyle bir yer olmaması için hiç bir neden yok. Türkiye'nin kaderinin istikameti o yönde, engel olmak ise hiç bir faninin işi değil...