23.10.2016

Eski Türkiye'nin edepsizlik "kültürü"

Almanya'da yaşadığım süre boyunca en ücra köyde bile biri masama gelip masamdaki gazeteleri yüzüme bile bakmadan parmaklamadı ve benim dik dik baktığımı farkedince "Ha, gazeteler sizin miydi?" diye sorduktan sonra özür dilememezlik de etmedi ve kendi kendine "gazetelerine kalmadık" diye bir de edepsizlik etmedi...
    "Bak orada böyle, burada da böyle" tipi karşılaştırmaları ve buradan yola çıkarak Türkiye'ye bindirmeyi pek sevmem, ama bu tip, gene kendi kendine "benim ne kadar çok kitap okuduğumdan haberi yok" diye gevelemeseydi, bu yazıyı yazmayabilirdim -zira bu tip olaylara haftada bir muhatap olan biri olarak, benzeri durumları "kanıksamak" gibi bir durumdan muzdaribim...
    "Abi, yanlış anlama ama o gazetelerin hepsini okuyacak mısın" kibarlığına da alıştım bu arada. Soran, pırıl pırıl güzeller güzeli bir kasiyer, veya öğrenci, veya başka biri. Sorarken son derece saygılı falan...
    Adamın eşeklik diploması alabilmek için kaç kitap okumuş olabileceği beni hiç ilgilendirmemekle birlikte, olağan bir kabalığa alışıyoruz ve onunla birlikte yaşıyoruz -bunu da son yurtdışı yolculuğumda yeniden anladım. Alışmalı mıyız? E Hayır!
    Türkiye'de "içtenlik" ve masumiyet, olağan kabalığı katlanır kılıyor...
    Türkiye'de bir türlü alışamadığım şeylerden biri, başkalarını dinlemeden, onları takmadan saatlerce konuşmalar. Diğerlerinin kafa sallamakla yetinmek zorunda kaldığı, arada "Hı", "Evet" falan dediği, "sohbet" sayılan kerameti kendinden menkul insanların monoloğu bunlar, gerekçesi de tartışma kültürünün olmaması -ya söylenene katılacaksın ya da siktir olup gideceksin. Herkes tek başına bir Atatürk, bir Hz. Muhammed, bir Hemingway falan, haddin mi ters gelen bir fikir dillendirmek? Hemen hava soğur, bir daha da yüzüne bakılmaz, hatta "Bu hain, ajan" falan da diyebilirler arkanızdan. O kadar önemli şahıslardır ki kendilerince, gizli servisler seferber olmuş, onların "fikirlerini" öğrenmek için ajanlarını bunlarla çay içmeye göndermiştir...
    Türkiye'nin Dünyayla uyumlu olup olamaması konusunun fikir boyutundan önce, garip bir kabalık ve aşağılık kompleksi, bazı şeyleri peşinen engelliyor. Bir "Pardon" demeyi bile küçültücü bir şey sayan adam, eşek yüküyle kitap okuduğunu hatırlayıp, kendi kendini ayıplamamak için "olağan" aşağılık duygusuna sığınıyor. Cihada gidenin yediği her haltı "haklı" gören Müslüman muhafazakarla, yediği her haltın -"çok okuduğu" için- hoş görülmesi gerektiğine inananın akıl-fikir iklimi pek de farklı olmasa gerek. Kompleks aynı kompleks, kabalık aynı kabalık ve laikçisinden islamcısına kadar aynı Eski Türkiye...

21.10.2016

Türklerin kafasına dank edinceye kadar

Aslında Türkiye'nin neden Kore kadar olamadığını, son dört-beş yıldır "İslam"a sığınıp motorunu neden yakacak kadar ısıttığını falan sormuyoruz artık. Bu sorulara herkesin kendince bir cevabı var. Asıl soru, altmış yıldır Cumhuriyete burun kıvıran, Dünyadaki her halttan İngilizlerle Yahudileri sorumlu tuttuğu halde Osmanlının yokolmasından Cumhuriyeti sorumlu tutan ve kendi cehaletinden türettiği bin sürü saçma sakat yanlış yunluş bilgiye dayanarak izlediği politikalarla kendi sonuna doğru ilerleyen Eski Türkiye'nin bugünkü reel karikatürü'nün daha ne kadar yaşayabileceği. Çünkü artık Mali ile kıyaslanan böyle bir ucubenin bir beş yıl daha yaşaması eşyanın tabiatına aykırı...
Meğer Türkiye'de, "Allah'ın mucizeleri"ne meraklı ne kadar büyük bir kitle varmış. Dünyayı anlayamayan, anlayamayınca Hocasının masallarından medet uman...
"Dün gece rüyamda Peygamberimizle şakalaştık, Allah da Dünyayı benim için yarattığını söyledi" tipi laflara meftun bir koyun sürüsü yaşarmış meğer Türkiye'de. Bilgeliğin en temel kurallarına aykırı, yalan olduğu her halinden vaktinden belli böyle hikayelere, "Essah mı?!" diye sormaya bile lüzum görmeden koyun koyun inanan bir koyun sürüsü yaşarmış Türkiye'de. "Kur'an'da yazıyo" dendi mi, manyakların bile utanacağı şeyleri yapanları "hoş" gören, kafa sallayan, beşinci sınıf yalanlara kanan bir halk...
İftira atıp masumları hapse attırarak ve sınav sorusu çalıp başkalarının hakkını gasp ederek ikiyüzlülükle, yalanla, riyayla bir gün devletin tamamına sahip olacaklarını sanan Gülenciler gibi, kendini muktedir sanan ve "toprak almak" peşinde koşanların da -doğaları gereği- anlamadığı bir şey var: yalan-dolan ve atmasyona dayanan bir iktidar gücü, "en güçlü" anında iskambilden kuleler gibi çökmeye mahkumdur. Fethullahçılar "nasıl oldu da biz bu hale düştük" diye düşünedursun, aynı soruyu pek yakında Reisciler de sorabilir, çünkü kendini sadece -insan doğasıyla sorunlu- olağanüstü durumlarla sürdürebilen, buna rağmen akılla değil pazuyla hareket edenlerin, "Allah korur" veya "Ortalığı daha fazla karıştırmamak için bize bi'şey yapmazlar" diye "G", "Ğ", "H" planları yapmalarına herkes her zaman gülmez. Eski Türkiye, kırılma anına çok yakın. Üstelik bu kez dank etmek bir yana, kafası bile kırılabilir. "Eski Türkiye Yenisi" şimdi tam bu noktada...
Eski Türkiye'nin 1999'dan itibaren sonuna doğru giden yola adım attığını, ama 2008 krizi sonrasında yeni bir evreye girerek tel tel döküleceğini ve 2013'den itibaren sonuna koşacağını, 2024 yılında o eski Türkiye'nin tamamen tarihe karışmış olacağını bir kez daha yazalım...
Tarihe karışacak eski Türkiye'nin ne olduğunu da iyi anlamak gerekiyor: Kendine Dünya ülkesi/vatandaşı olmayı konduramayan, laik, ama yüzü sadece Dünyanın AVM'lerine dönük kültürsüz kasabalı ürkek/ezik/büzük kompleksli Türkiye; ve bu pısırıklığı cahil cesaretiyle esir almış muhafazakar/islamcı ahmak deryası...
Ülkenin özgür düşüncesini "bu kış kominizim gelir bak" diye sopayla susturan Sağcı gardrop Atatürkçülüğü ve onun islami Evren faşizminden İslamcı IŞİD sempatizanlığına, oradan vahabi kırması İslami ruh çürümesine kadar gelen, esasen Menderes-Demirel-Özal-Erdoğan tarafından temsil edilen ve "Biz aslında Osmanlıydık, ezildik/büzüldük ne hallere düştük" gibi bir temel maduriyet duygusunun zehrinden beslenen Sünni-Türklerin idare-i maslahatçılığı, 1990'lıların yöneteceği Yeni Türkiye'nin önünde kocaman bir leş olarak duruyor ve çürüdükçe küçülüyor. Kendi gölgesinden ürken eski Türkiye'nin en sonuncu karikatürü olmak özelliğiyle insanı şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyen günümüz "İslami idare"si ise, Eski Türkiye'nin düşünüp de asla dillendirmediği "fikirleri" ve "hissiyatı" hergün dillendirerek, pasivize ettiği eski Kemalist, eski Faşist, eski İslamcı ne kadar döküntü varsa hepsine "du'bakalım n'olcek" dedirtiyor. Kimi Kürtlerin toptan imhasını, kimi İslamın zaferini, kimi Suriye'de alınacak bir evlek "Osmanlı torpağı"nı bekliyor ve bu yüzden sesleri çıkmıyor. Eski Türkiye'nin son karikatürü, hepsinin hissiyatından anlıyor. 1990'lı Türkler tarafından temsil edilen Yeni Türkiye de, bunların şahsında neyi aşacağını, hangi pislikten kurtulacağını her gün görüp öğreniyor...
Kürtlerin kökü kazınacak, "Ah Halep güzel Halep"den de öte, Sahra çölü de hep Osmanlı olacak, gusül abdesti de Efendimiz gibi kumla alınacak, "İran ve Şam köpekleri tasmalarından Ankara'ya sıkı sıkı bağlanacak". Bunlar olduktan sonra dünya alem her gün Türklerin ne güzel duble yol yaptığına, Japonlara ne güzel köprü yaptırdığına bakıp iç geçirecek. İslam uygarlığı dediğin, bütün putları şirkleri yıkıp Kur'an okuyarak kendine acımak ve ağlamaktır zaten, geri kalanını da televizyondan seyredersin, -o kadar...
İnsanın inanmakta zorlanacağı kadar ilkel de olsa, sınır ötesi eski Osmanlı toprağından bir evlek yer alınsa, bundan gururlanacak Müslüman, Milliyetçi ve laik Türk sayısı çok yüksek. Artık işgallerin ve nüfuzun, yumuşak ve sert gücün bambaşka işlediğini bilmeyen feodal kafalar, laikinden İslamcısına kadar aynıdır ve bunu en iyi, şimdinin islamcı hükümeti bilir. Muhalefetin pısırıklığı, hatta iktidara çanak tutması biraz da bundandır. İslamcıların Türkiye'nin son zamanına yaptıkları tek katkı, (cahil tipi de olsa) "özgüven". Kimseyi takmadan kendi bildiğini okumak...
Ama savaştan anlamayan Eski Türkiye yenisi İslamcı ekran başı cengaverleri, ele geçirdikleri Türk ordusuyla, Eski Türkiye'nin nihai sonuna doğru koşuyorlar; kompleksli vasatizmin tamamen aşılacağı yere çok yaklaştılar. Doğa, bir kez daha yasalarını işletiyor ve bir tür entropi, eski Türkiye'yi asit yağmuru yemiş gibi bozup eritiyor. "Toprak alıcaz, Kürtleri susturucaz" derken koocaman Dünya'yı görmeyen, Çin orada almış başını giderken bir tek Çin uzmanı bile olmayan Eski Türkiye, kendi ezik kavrukluğu ve aptal içine kapanıklığıyla Türkleri terketmeye hazırlanıyor. Gidecek ve bir daha Dünya durdukça geri dönmeyecek...
Onbin yıllık Anadolu Uygarlığının, Hanbalık'dan Macaristan'a, Asya'dan Avrupa'ya, Karadeniz'den Mezopotamya ve Mısır'a evrensel uygarlığın varisi Yeni Türkiye'nin sahibi 1990'lı Gezi kuşağı, bayrağı devralmaya hazırlanıyor. Elde enkazdan daha kötü bir malzeme var, ama temel değişim sonrası herşey umulandan hızlı gelişecek. Temel değişim ne mi? Türklerin yeni Sol'a inanıp güvenmesi...
Kompleksli, ırkçı, arazi ve beton manyağı feodal fetihçi, ikiyüzlü barbar islamcı Türkiye'den bir cacık olmadığını yavaş yavaş herkes görüyor. O kadar ezilen yok edilen Sol'un kırıntıları kaldığı halde her biri uluslararası saygın kişi. Buluşları ve sanatı yapan, ödülleri alanlar, hep o solcular. Dünyada herkesle aynı göz hizasında konuşabilenler, kompleksli Türklerin aksine sessiz sedasız Dünya vatandaşlarıyla laf söz fikir yarıştırabilenler, üçkağıt yapmayan, hak yemeyen, çalıp çırpmayan, mahkemeye çağrılınca kaçmayan, direnmesini, yaşamasını ve ölmesini bilen bir azınlık azınlığı...
"Olmaz, olamaz!" demeyin. Mehmet Ağar bile Solcuların nasıl temiz mert fikir insanları olduklarını bizzat deneyip görmüş ve inanmış. Bu son derece önemli...
Kafayı kırmak pahasına da olsa, halk bunu mutlaka görüp anlayacaktır, bu gelişmenin somut işaretleri de vardır...
Unutmayın: İmkansız, ona mantıken ihtimal verilmediği için imkansızdır ve devran, mantığı takmayan tesadüflere göre yönlenir...

11.10.2016

"Türkler bu kadar düşük yöneticileri nereden buluyorlar?!.."

1990'lı yıllarda çok yaşlı bir Almanla tanışmıştım. Adam ileri yaşına rağmen son derece düzgün bir fiziğe sahipti ve eski Türk filmlerinden tanıdığımız mükemmel/özgün İstanbul Türkçesi konuşuyordu, Türkleri ta Birinci Dünya Savaşı'ndan, cepheden tanıyordu, -anlatmadı ama- Türk subaylarıyla birlikte aynı cephelerde savaştığından eminim. Adamın derdi, Türklerin nasıl olup da "bu kadar düştüğü" ve Almanya'ya "Türkleri 'parya' kılığında işçi olarak gönderebildiği" idi. O Türkleri "mert, akıllı, dirençli ve asil" biliyordu ve Türklerin Almanların işçisi olmalarını kabullenemiyordu. Eşit olmalıydılar, o Türkleri kendiyle eş görüyordu ne daha alçak ne daha yüksek ve Türk yöneticileri bu yüzden -daha önce hiç duymadığım şekilde- kalaylıyordu...
Sohbeti yaptığımız yıllarda Türkler Almanya'da otuz yıllık bir geçmişe sahipti ve o bunu hâlâ söylüyordu...
Aradan onca yıl geçti ve Türkiye 15 yıldır vahabi kırması "Müslüman Kardeşler" türevi islamcı bir parti tarafından yönetiliyor ve bugünün Alman eliti de aynen o Alman subayın bulunduğu yere gelmiş vaziyette. Türkiye'de muktedirlerin komplotik-katakullik konuşmalarını, bugün söylediklerinin tam tersini ertesi gün reddetmelerini, inanılmaz boşluklarını, her önüne gelenin kandırabileceği kadar aptal olduklarını itiraf etmelerine rağmen adam/kadın gibi istifa etmemelerini, şantajla dış politika yapmaya kalkmak gibi ucubeliklerini, kullandıkları nefret dilini ve ülkelerini adım adım mahvetmelerini anlayamıyorlar. Ama bir fark var. O subay gibi içten dümdüz sövmüyorlar. Sadece keder ve şaşkınlık var. Sözlerinin arasındaki sessiz anlar uzuyor. Bu insanlar Türklerin gerçek sahici dostları ve "Misafir Türk işçileri" döneminde benimsenmiş "İkinci sınıf insan" bakışı yok. Bu insanlar, Uğur Mumcu'yu bizzat tanımış, Mahirlerle Denizlerle dayanışmış, 1980 sonrası süreci iyi bilen, AB sürecinde Türkiye'yi daima desteklemiş, Türkleri iyi tanıyan, Türkiye hakkında yazıp çizmiş konuşmuş insanlar... Türklerin nasıl olup da bugünkü gibi alay etmeye bile deymeyecek kadar düşük bir çevreyi kendilerine baş edindiklerini ve döne döne yeniden seçtiklerini anlayamıyorlar...
Türkler, Menderes'den sonra ilk kez bu kadar "inanılmaz" derecede berbat bir görüntü arzediyorlar. Almanya'da tanınan başka bir entelektüel Türkiye yönetimini "Mali'den bile berbat" bulduğunu söyledi -ki, ben bu "Mali" kıyaslamasını hep "en kötü yönetim" anlamında kullanırım...
Türkiye bugünkü Erdoğan ve Erdoğanist plütokrasi tarafından "yönetildiği" sürece onmayacak. İtibarı sıfır bile değil, daha dipte. Türkiye 1918'de çöktüğünde bile bu kadar itibarsız değildi, çünkü kararlı-dişli bir muhalefet vardı ve birşeyleri harekete geçirebiliyordu, sus-pus pasif emekliler muhalefeti Yenikapı'da oyalanadursun tek gerçek muhalefet gene diasporada şekillenebilir. Türkler Dünyanın saygısını tamamen yitirmek üzere. İslamcı sinsiliği ile gidilecek bir yer de kalmadı. Son bilgi: O bölgeden gelen yabancı dostlerin anlattıklarına göre Arap ülkelerinin elitleri de Türkiye'nin -kendini bi halt sanan- İmam Hatip allame-i cihânı ahmak "elitleri"ne gülüyorlar. Ve bu dönem bitse islamcılar gitse bile, bu dönemin izlerini Dünya'nın belleğinden silmek hiç kolay olmayacak. "Uygar bir halk" sayılan Türklerin "elit" niyetine Dünya'ya sundukları alaturka politika kabzımallarının yaptığı tahribat çok büyük ve bunun sona ermesini beklemeden önce, Türkiye dışında sağlam bir diaspora oluşturmak gerek...

6.10.2016

Tarihi yeniden ve yeniden yazmak...

Ortaokulda en çok tarih kitabının arasında gizlice okumayı sevdiğim çizgi roman kahramanı Kaptan Swing, Gamlı Baykuş, Profesör ve pire torbası Puik'in devri, Amerikalıların "Kırmızı Urbalı" İngilizleri 1776'da yenip en çok Fransız devrimcileri sevindirdikleri devrin adı. Yeni kıtada İngilizlere yenilip ekonomileri çöken ve kralsız modern bir cumhuriyet kuran Amerikalılara özenen Fransız entelektüalizmin parladığı yıllar. 1780'lerde dünyanın en büyük ve kudretli bir kaç ülkesi arasında Osmanoğlu hanedanının yönettiği Türk İmparatorluğu ve Mançu Qing hanedanının yönettiği Çin İmparatorluğu en üst sıralarda geliyorken, 19'uncu Yüzyılda Dünya'nın aynı normlarla hemhal olması gibi yepyeni bir durum ortaya çıkıyor. Türklerin Mısır'dan alıp giydikleri fes, Çinlilerin saçlarının arkalarını upuzun at kuyruğu gibi örmek adeti, terke hazırlanılıyor (örmeyen asılıyordu). Giyim kuşam takıntısı sadece Türklere has değil.
Tarih, yaşam biçiminin tektipleşmesi eğiliminin kesinleştiği İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden yazılmaya başlanmıştı. Düşünce tarzları "ideoloji" adı altında tektipleşti, sofra adabı tektipleşti, okullar, "-izm"li dilller, hukuk, yönetim biçimleri, ceket-pantolonlar tektipleşti. Daha düne kadar ülkelerin tarihinden bahsediyorduk, şimdi tarih bir kez daha yeniden yazılmaya başlanıyor...
Batı'nın global tarihini yazmak kolay, şimdi tarihçiler Çin'in global tarihini yazıyorlar. Türklerin global tarihini yazmayı düşünen ciddi girişimler yok ama, tarihin bir kez daha yeniden yazılmaya başlandığı günlerdeyiz. Şimdi yazılacak olan, global yaşamın ve global kültürün yerel bazdaki tarihi olabilir mi? En ücra Mikronezya'da bile Facebook kullanılıyor. Önümüzdeki dönemde ülkelerin değil, global Dünyanın yereldeki yorumunun tarihi daha fazla ilgiçekecek gibi. Nicola Di Bari'nin aranjmanını Tanju Okan söylüyor: "Kadınım." Şarkının İspanyolcası da var, Rumcası da. Ya Arapçası, Kantoncası? Fransız çatalı Türkiye'de ne zaman benimsendi? Çin globalleşmesine uyup çöpstik kullananların tarihi ne zaman yazılacak?