29.08.2016

Hitler'in ve Hoca'nın mahrem efsaneleri gibi konular

Zamanın takıntı haline getirdiği kişiler vardır. Mesela Hitler böyle biri ve hâlâ da çok merak edilen, hatta negatif anlamda efsaneleştirilen bir adam. Bunun, İslamcılara pek yabancı geleceğini de sanmam, ayrıca İslamcıların Hitler'e gizli bir hayranlığı da vardır malum. Adam dile kolay altı milyon Yahudi'nin kanına girmiş "daha ne olsun". Hem Türkiye'de ikibinli yıllarda islamcı çevrelerde "Kavgam" kitabının "Bestseller" olduğu gibi sağlam bir veriye de sahibiz...
    FETÖ itirafçılarının kitapları daha çok yeni ama Hitler hakkında iddiaların ve söylentilerin haddi hesabı yok. Mesela Adolf Bey'in ikinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sadece bir hafta önce 30 Nisan 1945'de intihar edip cesedinin yakıldığı söyleniyor ama doğru mu bakalım? Hayır efendim, ölen ve yakılan Hitler'in dublörüdür! Hitler, bir denizaltıya binmiş, doğru Güney Amerika'ya gitmiş, orada mutlu bir yaşlılığın ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu konuda çarşaf çarşaf yazılar yazılmış. Benim de elime geçen ve Redkit'den daha eğlenceli bir başka kitaba göre, hani şu arada radarlara takılıp zınk diye kaybolan UFO'ların mucidi Nazilerdir mesela, ama "proce" savaşın kaybedilmesi nedeniyle gizli bir yere taşınmıştır ve Hitler de Ay'ın karanlık yüzündeki bir üste yaşamış, sonra her ne hikmetse ölmüştür. Naziler bir gün UFO'larıyla geri döneceklerdir, yani "Mehdi", "Kainat Kutbu" gibi eski moda liderlik tasavvurları, yaratıcılık bakımından Hitler menkıbelerinin yanından geçemez, üstelik inananı da var... Evet, islamcıların "Dünyayı yöneten İlluminati" inancından ve her taşın altında CIA aramalarından çok daha "uçuk" bir tasavvur, ama eğlenceli...
    İslamcılara ters de gelse, konuya biraz da eğlence boyutundan yaklaşırsak karşımıza bir "maden" çıkıyor. Türkiye'de ılımlı mizah sitesi Zaytung dışında pek bir yayın organının yaklaşamadığı gerçek ise şu: "İslamcılar çok eğlenceli". Filmi de çekilen Zübük bile muktedir islamcıların kendini beğenmişliğinin, cahilliğinin, yalancılığının ve katakulliciliğinin eline su dökemez. Bundan âlâ eğlencelik malzeme madeni olabilir mi?
    Hitler söylentilerinin en uçuklarına meraklı olanlar İngilizler. Gazetelerde zaman zaman Hitler haberleri çıkar ve mesela Daily Star'da biri, "Hitler hipospadias mıydı?" diye sorar. Okurlar hemen kulak kabartırlar elbette, -bir kere bilimsel bir terim, "doğru olabilir!" Efendim Hitler'in yanık bedeninde yapılan araştırmalarda Hitler'in doğuştan minimini bir penis sahibi olduğu anlaşılmış, oradan Freud'a başvurulup, onca savaşı bu kompleksi yüzünden çıkardığı kitabına uydurularak belgelenmiş, Eva Braun'a da bu yüzden el sürmemiş vs.
    Başka bir söylenti daha "bilimsel"! Hitler de tıpkı Fethullah Hoca gibi 9 Kasım 1925'de darbeye teşebbüs edip başaramamış. Ve tabii hapse gönderilmeden önce doktor kontrolundan geçmiş. Sonuç? "Hitler'de Maldescensus testis varmış!" Yani? Tek testis...
    Haydiii, buradan psikolojik sosyolojik problemlere ve "ilahi işaret"lere kadar uzanan bir tartışma... (Hitler'in testislerini kontrol etmek doktorun nereden aklına nasıl gelmiş, o da ayrı bir soru tabii)
    Avrupalılar kibar ve de bilimsel adamlar, efsaneler bile Latince adlar yakıştırıyorlar. Ya islamcılar?!
    İtirafçı ifadelerine göre Fethullah Hoca'nın göbeğinden dizine kadar "vücudunda bir kaşıntı illeti" varmış, "çok kaşınmaktan yara-bere içinde"ymiş. Çocukluğunda dört sene uyuz illetine müptela olmuş. Hoca bu yüzden evlenmemiş...
    Hiç kibar diil!..
    "Kaşıntı illeti" de ne demek, -bilimsel bi adı yok mu?
    "Kaşınmaktan yara-bere içinde" de ne? Bunu daha bilimsel, daha ilimsel ifade etmek mümkün değil mi -Latincesinden geçtik- Arapçası yok mu?
    Büyük islamcı liderler tepetaklak gidince, onlar hakkında söylenti ve efsane tipi mizahı Türkiye'de "itirafçılar" mı yapacak? Bu, düşen liderlere biraz haksızlık olmuyor mu? Hakkını vererek böyle konuları daha ince, daha kibar, daha bilimsel işleyecek yazar-çizerler nerede? Hem bu daha başlangıç. Sırada başka büyük islamcı liderler de var. Eğlence daha yeni başlıyor...

28.08.2016

Altüst aklın girdabına kapılanlar ve yeni nesil Türk entelijansiyası

Hangi aklın alt, hangi aklın üst, hangi subayın ast hangi imamın üst olduğu belirsiz bir zamandan geçerken muhalefetin aklına sadece iktidarı desteklemenin geldiği, entelijansiyanın ülkenin feci durumundan bunalıp az şekerli edebiyata sardığı, yüksek yoğunluklu bir sürmenaj dönemi yaşanıyor...
    Darbe girişimi, Kılıçdaroğlu'na suikast girişimi, OHAL, bilmemkaçbin devlet ve ordu mensubunun içeri atılması, hakimlerin savcıların kaçak göçek olduğu, Cumhurbaşkanı'nın başdanışmanlığına bir tür islami Blackwater kurucusunun getirildiği ve bütün bunların bir ay içinde yaşandığı bir dönem...
    Büyük devlet olmak aklıyla dünyanın sorunları ile ilgilenmek, barışçılık falan yerine, "Kürtler nerede başlarını kaldırıyor" diye aranan bir küçük devlet aklı, ülkenin geleceğini esir almakla kalmıyor, Kürt "hassasiyeti" bilinen Türkiye, büyük devletler tarafından rahat rahat kullanılıyor. Bu arada Suriye'de ilk Türk askeri öldü, yaralananlar oldu ve bu daha bir başlangıç. Daha ne kadar askerin öleceği, ordunun Suriye'de ne kadar kalacağı, Türk tankına Rus malı kocaman bir roket sallayanların kimler olduğu belirsiz. Saldıranların silahları bu kez, hiç de PKK'nın keleşlerine, Doçka'larına ve omuzdan atılan hafif RPG'lerine benzemiyor. YPG'nin "kara gücü" rolünü üslenmeye hazır bir Türkiye var artık...
    Bu kadar kısa sürede yaşanan bu kadar çok ve sarsıcı olayın ardından bir yavaşlama, bir hafifleme beklenmiyor. Bu gidiş ve çıldırtan gündemden bunalıp kendini siyaset dışı uğraşılara veren, -mümkün olsa görünmez olmak isteyen- böylece akıl ruh beden sağlığını korumayı amaçlayan ama bunun dışında birşeyler yapmak da aklına gelmeyen Türk entelijansiyası, yazarların/gazetecilerin hapislere atılmasını protesto etmekten, hiç bir işe yaramayan imza toplamalardan bıkkın, küskün, "bitse de gitsek" modunda bekliyor. Bu ülkede yazarlık/çizerlik veya başka sanat türleriyle uğraşmayagörün, sanatla uğraşmaktan daha çok zamanı, birinin hapse atılmasını protesto etmeye ayırmak zorunda kalıyorsunuz. Kafanız rahat, herhangi bir siyaset dışı konuyla ilgilenemiyorsunuz, ilgilenirseniz sizi de protesto ediyorlar. Öyleyse akıntıya kapıl, gelsin siyasi gündem...
    Şimdi bu yoğunluğun bir kat daha artacağı bir dönem geliyor...
    Terör, Darbe, Savaş işlerine ekonomik çöküntü ve "beklenmedik olaylar"ın ekleneceği, herkesin daha bir edebiyata sarıp gündemin deli akıntısına kapılmamak için debelenip duracağı bir dönem...
    Akıntı o kadar hızlı ki, "hadi kenarından biz de yüzelim" diyemiyorsunuz. O deli akıntıya girdiniz mi, akıntı sizi alıp götürüyor. Nerede karaya vuracağınız, boğulup boğulmayacağınız belli değil. Türkiye'nin girdiği savaş, öncesinde yaptığı "stratejik derin" akıllılıkların bini bi para olduğundan, kızgın kuzinenin üzerine su dökmek gibi. Mutlaka patlar, mutlaka çatlar, mutlaka sıçrar, mutlaka haşlar. Beklenmedik olaylar, hiç beklenmedik yerlerden gelebilir: Yeni darbe...
    Bu kez de İslamcıların gayrımenkul zengini diğer lacili ürkek kesiminin ezileceği bir askeri olay, bir askeri darbe, savaş veya işgal olabilir. 2012'de Türkiye'nin Değişim/Dönüşüm dönemi hakkında yazarken, bu büyük olayın askerlerle ilgili önemli bir bileşene sahip olduğundan bahsedip, "ya darbe, ya savaş, ya da Güneydoğu'da ayaklanma ve onun bastırılması" demiştim, ama üçünün de değil beşinin bi yerde bi arada yaşanacağını hiç düşünmemiştim. Ordu kendi içinde de savaştı, askerler değil generaller askerden kaçtı, daha ne olsun. Daha neler olacağı ve daha nasıl şaşıracağımız meçhul. IŞİD, PKK derken işin içine yeni silahlı gruplar da girdi. Kılıçdaroğlu'na yapılan saldırıyı, PKK ile ittifak yapan başka Türk silahlı grupların yaptığı söylendi. Anlaşılan bu kaos, AKP iktidardan ve devletten düşünceye kadar devam edecek, siyasetin doğası da bu. İstifa mekanizmasının olmadığı tüm siyasi yapılarda yaşanan durum. Eskiden istifa diye bir şey bilinmediğinden, iç savaş çıkıp yeni hanedanlıklar kurulurmuş. Anadolu'da Hititler, Frigyalılar, Karamanoğlu, Osmanlı istifa etmedi, ama bu konularda da -bilinmek isteyenmeyen- bir doğa yasası var anlaşılan...
    Türkiye'nin şanssızlığı, bu çılgın gidişin dışında kalıp yeni bir Türkiye tasavvuruna kafa yoran da, ortadaki trajikomik müslümantrik maganda tipi kasaba ahmakizmini ti'ye alan sanat eseri falan da yok. Bol aşk var ve ikinci el hayat felsefesi. Nedeni: Göt korkusu...
    Nazilerin insanları gaz odalarına doldurmadan önce altın dişlerini söktüğü, derilerinden abajur, yağlarından sabun yaptığı cehennemî korku devrinde Nazilere demediğini bırakmayan, Hitler'in bok rengi üniformasıyla dalga geçen ve ebediyete intikal eden edebi eserler yazan entelijansiya kumaşı yok Türkiye'de. Yurtdışına kaçan da bir iki konuşup susuyor, kalan da. Dişe dokunur birşeyler yazıldığı, ürtetildiği yok. Meğer Türklüğün onda dokuzu korkup susmak, onda biri de karanlıkta ıslık çalmakmış.
    Türkiye'de şu anda kıyamet kopuyor, Türk okur-yazar takımı da dünyanın artık birşey anlayamadığı altüst akıl girdabına kapılmış yokoluş deliğine doğru sürüklenirken ya "politika" yazıyor, ya da edebiyat niyetine sadece aşkla uğraşıyor. Türk ruhunun bi türlü çözemediği tek konu aşkmış "meğersem!"
    İleride bu günler de irdelenecek elbette, dersler çıkarılacak, ama bunu yeni nesil Türk entelijansiyası yapacak. Miladı 1990'lar olan bu nesil, dünyanın en ahmakça hatalarını yapıp hâlâ gazete/dergi/televizyon köşelerinde pişkin pişkin entellik attırmaya devam eden, aklı ve yaratıcılığı sınırlar ötesinde varolamayan, bukalemun gibi her devre entegre olabilen ama rezil olamayan, bugünün bildiğimiz esnaf tipi "Türk entelijansiyası"ndan tamamen başka bir şey olacak. Bence önümüzdeki dönemin en büyük sürprizi de bu...

19.08.2016

İslamcılıkla konuşamamak ve aradaki kan...

İslamcılarla tartışılamadığını çünkü onlarla konuşulurken rasyonel nedensellik üzerinden üretilen argümanlarla adım adım ilerlenemediğini söyleyen yabancı bir dostum, çürütülen konuları islamcıların sonra hiçbir şey olmamış gibi baştan savunmaya devam edebildiklerini anlatmıştı. Yani bu durumda havanda su dövmüş oluyorsunuz, dön baba dönelim başa dönmek zorunda kalıyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor. Amaçları da bu...
    Çünkü islamcı tartışmıyor aslında...
    Fix bir "düşüncesi" var (siz bunu "saplantısı var" diye de okuyabilirsiniz). Meselesi ne sahici argüman üretmek ne mantık, ne de ikna olmak. "Belki kafalarım" diye büyük bir beklentisi de yok, çünkü IQ'sü yüzün üzerindekileri sadece "ekonomik beklenti" üzerinden "ikna" edilebileceğini, onun da pek lafla alakalı olmadığını biliyor. Amacı, kendi fix düşüncesini ve diğerleriyle tartışıyormuş gibi yaparak yaşam alanını korumak. Kapitalist bir sonradan modernleşme türü olan İslamcılığın yaşam alanı modern dünyanın dışında değil, o yüzden tartışıyor görünmek zorunda. Onun amacı sadece kendi sembollerini kullanan (yani "namaz niyaz Kuran ve biat") totaliter bir "İslami düzen", bunun anlamı da sadece onun yönettiği, onun sembollerinin kullanıldığı, diğer herkesin onun gibi olup biat etmek zorunda olduğu totaliter modern bir düzeni. Kuru bir ideoloji olan İslamcılık, bugünkü tüm türleriyle selefi-vahabi örneklerden feyz aldığından; kültür düşmanı, alıntı manyağı ve kendi ideolojik tornasından geçmemiş olanlara konuşamıyor. Mesela Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Nasreddin Hoca gibi dünyanın her insanının kalbine hitab edemiyor. O insani/bireysel değil, ideolojik/düzenkurucu, örgütçü ve özgür bireyin yaşamasına izin vermiyor, onun uçkuruna kadar herşeyine karışıyor.
    Onun tanıdığı/bildiği bir tek doğru var, o da hocasının/imamının kutsal kitaptan yorumlayıp "Allahın emri" diye -dine muhtaç- insanlara sunduğu malzeme. Bu malzeme daima siyasi. İnsanların ruhuyla ilgisi oldukça düşük modda, yüzeysel. Bunlara göre Allah sanki yeryüzünde hükümetler vasat akıllı hocalar tarafından yönetilebilsin diye her türlü puştluğu mübah kılmış ve iktidar için yapılan tüm kötülükleri kutsamış...
    Kendi ikiyüzlülüğü, yalancılığı, kişiliksizliğinden başkalarını sorumlu tutan, yaptığı sınırsız kötülüğe gerekçe olarak "laikler yükselmemize izin vermediler" gibi gerekçeler bulan, Hallacı Mansur'u hiç duymamış, doğrudan sapmaktansa ölümü tercih eden sufileri hiç işitmemiş bir sinsilik "kültürü", kötülükle sorunu olmayan bir insan cinsi...
    "Orduda general seviyesindeki insanlara dinini yaşamasına izin vermiyorsunuz" o halde size iftira atılıp intihara sürüklenmenizden de kendiniz sorumlusunuz gibi akıllara seza bir mantığı savunan tipler...
    Kesinlikle bir ruh çürümesinden söz edebiliriz (Dinini yaşamak istiyenin neden ille de general olmak istediği cinliği de ayrı bir konu -zira bu "gerekçe" ile hiç bir Yehova şahidi veya Cizvit Amerikan ordusunda general olmaya kalkmıyor!)
    İslamcı, "Allah'ın düzeni kuruluncaya kadar" kendi cemaatinin/hocasının çıkarı için herşeyi mübah sayıyor -ki bu "düzen" onun her sözü kanun yerine geçinceye kadar (yani sonsuza kadar) kurulamayabilir. Bu süre zarfında şeytanlık serbest! Kısacası, kutsal kitabı ve Peygamber hadislerini kafasına ve kendi çıkarına göre yorumlayıp yumurtlayıp, sonra da ona taptığı "Allah'ın kelamı" seviyesine çıkardığı "hocasının fikri"ni, bir faninin eleştirel aklı ile sınatmayı asla düşünmeyen "tartışmacılar" bunlar. Ağa pohu üzerine poh, hoca lafı üzerine laf tanımayan, ama modern dünyadan da çekilemeyen irrasyonel laf cambazları...
    Yabancı dostlar da öğrenmişler artık:
    İstediği kadar entellik attırsın ve Batılı filozoflardan bol alıntı yapsın, istediği kadar şarap içip, karısının başörtüsüz olmasıyla övünsün; sizin filozoflara ve rasyonel gerekçelere dayandırarak çürüttüğünüz fikrini, tartışmanın ilerleyen aşamasında ısıtıp yeniden önünüze sürüyorsa, bilin ki takiyye yapan bir İslamcıyla konuşuyorsunuz -zira İslamcılarda tartışma etiği/ahlakı da yok malesef...
    İşte tam burada yeniden "Yalan prensibi"ne geliyoruz. Yıllar önce bu blogda, yalanın nasıl işlediğini, nasıl çöktüğünü ve insana/topluma etkisini yazmıştım. Şimdi yaşadığımız durum bu. Çünkü sistemli yalan söylemek, (40 yıl kendini gizleyen cemaatçi generaller ise bu işin en şeytani ucudur) "dil" denen ve insanların birbirleri ile anlaşmalarının (ondan da öte bir toplum olabilmelerinin) başat şartını bozan faktördür. İnsanlar birlikteliklerini güven üzerine kurarlar. Mütemadiyen yalan söyleyen ve aslında iktidar olmaktan başka hiçbir söze ilkeye önem vermeyen -bunun için birbirini bile yiyen- bir çevrenin bu haliyle ulaşabileceği sonuç da toplumu bozmaktan başka birşey olamazdı...
    Peki islamcılarla ne/nasıl konuşulabilir?!..
    İslamcılarla Türkiye'nin geleceği konuşulamaz, Dünya'nın geleceği hakkında söyleyecek sözleri de yok zaten, yani konuşmaya gerek yok...
    İslamcıların her Şeyhi/Şıhı/Hocası/Kutbu/Reisi, kendi kendini "Allah'ın yeryüzündeki tek temsilcisi" saydığından, sadece yeterli "iktidar gücü"ne erişinceye kadar "barışçı/mülayim"dir. O gücü ele geçirdiğine inanınca, diğer İslamcı türleri dahil herkesi şiddetle ezmek isteyecektir. Bu fikri, "ilahi tek doğru" saydığı kendi işkembe-i kübrasından almaktadır ve böyle birşeyle ne tartışılır ne de ona güvenilir. Burada döne döne yazdığım gibi, "İlahi gerçeğin tekeli"ne sahip olduğunu düşünen bir çevre, diğerlerinden sadece biat bekler ve burada "konuşmak" dediğimiz edimin şartları zaten yoktur. Konuşmak, aynı kriterler temelinde aynı sembolleri kullanan dürüst insanların birbirleriyle anlaşmak için geliştirdikleri -insanlara has- bir özelliktir. Bu temel kurallara uymayanla dialog olamaz, çünkü islamcıların yalanlarını uç uca eklediğinizde Dünya ila Ay arasında köprü olur!
    Dünyaya seküler akıl hakim -eskiden de öyleydi. "Asker toplum" olmakla övünen Türkler, savaş tarihini yeniden okusa, savaşların -sadece- akılcı bir kafayla kazanıldığını (aynı nedenle de Suriye savaşının kaybedildiğini) görebilir. İnsanlık tecrübelerinden imbiklenerek ortaya çıkmış seküler rasyonel akıl Türklere bu yüzden asla yabancı değildir, Müslüman halklar içinde en sağlam seküler ülkeyi de bu nedenle Türkler kurabilmiş -idiler. (Malesef bugün "-idiler" demek zorundayız).  Ama laik olmanın dini reddetmek demek olmadığı ve bu işlerin yeniden anlaşılmaya başlandığı bir süreç yaşıyoruz. Evet, seküler aklın eksikleri vardır ve bunları çok iyi biliyoruz, zamanı gelince o eksikliklerin de doldurulacağından eminiz. Seküler Dünyada en modern İslamcı kafasının bile yöneteceği/yönetebileceği bir Türkiye bulunmuyor. Bisiklet ehliyetiyle TIR kullanmaya kalkan mutlaka duvara toslar. İslamcı muktedirlerin yaşadığı şimdi budur. Kendi ülkenizde belki tolere edebilirsiniz, ama dünyada bisiklet ehliyetli TIR şoförünü otobana çıkarmazlar. Bu da anlaşılıyor artık. Gülenciler devleti ele geçirmek için harcadıkları "efor"u uzay bilimlerine harcasalardı, Türklerin uzayda bir uzay istasyonu olurdu. Türkiye'nin bütün enerjisini birbirinin kuyusunu kazmak için harcadığı dönem -mecburen- aşılmak yolunda.
    İktidarı ele geçirince kültür ve kadın düşmanı cinsiyetçi bir totaliterizme dönüşen vahabi-selefi türevi modern İslamcılık ile konuşmak gereksiz, ama Sufi İslamı ile konuşmak mümkün...
    Doğasına uygun olarak "İslamla konuşacaksan benimle konuşacaksın, başkası yok ki" diyenleri duyar gibi oluyorum. "Karısının başı açık, viski içen" lüks İslamcıya şu anda verilecek en kötü haber şu:
    Başka bir İslam mümkün. 40 yıl sürmez. Kökü Anadolu'da. Vahabiliğin kimseyle konuşamayan kültür sanat düşmanı, gülmeyi bile haram gören türüne karşı halka Sufi İslamı öğretilir, eliniz böğrünüzde kalır (Suud tahtının ve vahabizminin daha ne kadar hayatta kalabileceği de ayrı bir yazı konusu). Otorite tanımayan, Hacıyı hocayı ketenpereye getirmesini bilen, Nasrettin Hoca gibi hiciveden, gülen, Yunus gibi şair, Karacoğlan gibi aşık, Mevlana gibi derin, Ahiler gibi dürüst, Allah'la arasına abi/imam gibi aracı-tefeci sokmayan bireysel özgür İslam. Onunla konuşulur, konuşulacak...
    O açık şeffaf dürüst bireysel İslam'a sadece general seviyesi değil, genelkurmay başkanı seviyesi de, politikanın en tepesi en köşesi de açık olur. İyilikle kötülük, dürüstlükle sinsilik arasındaki net farkı, birey olmakla hocasının kuklası olmak arasındaki farkı anlayanlar, bunu çok iyi anlayacaklardır...
    Vahabi-selefi kırması ılımlı/ılımsız İslamcılık, insanlık tarafından kalle kuyusuna yuvarlanıyor...
    Artık arada kan var...
    Bu Dünya'da yaşayan her insanın yüreğine konuşabilen bir İslamla, sadece onunla konuşlacaktır...
    Ancak o zaman sakız gibi beyaz namaz örtüleriyle sessizce Allah'ın huzuruna çıkan büyükannelerimizin ruhları huzur bulur. Onların kutlu temiz dini, dinci ufak şeytanların oyuncağı olmaktan mutlaka kurtarılacak...

10.08.2016

Türk İslamcılığının kendini inkarı aşaması ve duvarın öbür tarafı

Her lafını kutsal kitaplara dayandırınca doğru konuşmuş sayıldığını sanan "dindar"ın anlayacağı dilden anlatmak gerekirse, özel bir adı sanı olan her canlı ve ruhsal varlık ölümlüdür. Buna, Tanrılar da dahildir. Mısır'ın Tanrısı Amon-Ra'nın bugün "Amin" ve "Rab" sözcükleriyle anılmaya devam etmesine rağmen, artık yaşamadığını biliyoruz. Kural, "birşeylere ad koymak" gibi âdetlerin sahibi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu nedenle, eski kam geleneğinin Çin uygarlığında vücut bulmuş Daoizmde herşeyi harekete geçiren o ilk "neden"inin bir adı yoktur, Batı dillerine çevrilmiş haliyle "Dao" gibi ("yol" anlamında) abstrakt bir sözcük izahata yardımcı olması amacıyla kullanır. Türkler de aynı nedenle o ilk "Neden"e kestirmeden "Tengri" derler, yani "Gök". Bu sözü Çinliler de aynı anlamda kullanırlar ve Göğe, "Tian" derler.
    Darbe girişiminden sonra ünlü bir yazarla uzun bir sohbet yapmak imkanı buldum ve ondan önemli bir şey öğrendim -benim gözümden kaçmış: Temmuz ayı başında Medine'de Hz. Muhammed'in kabrinin de dahil olduğu Mescid-i Nebevi camii yanında bir intihar bombacısı kendini patlattı. İslam'ın ikinci kutsal mekanının dibinde bomba patlatanların protesto edildiğini, ünlü Müslüman din adamlarının bu konuda bir çift laf ettiğini duydunuz mu? Ben duymadım (E bir şey de söylememişler zaten). Ben yıllardır islamcılığın, islamcı ideolojinin hükmen çöktüğünü yazıp söylüyorum, ama bu tesbiti genişletip "İslam da çöktü" diyen olursa artık pek itirazım olmaz, zira bu intihar saldırısından sonra İslam dünyasının tık demediğini internette bir araştırma yapıp siz de görebilirsiniz. 
    Roma'da Petrus kilisesinin yakınında bomba patlasa Katolik Dünyası ayağa kalkar. Aynı şey Kudüs'te yaşansa, Hristiyan ve Musevi Dünyaları sokağa iner. Çin'de Yasak Şehrin yakınında, Japonya'da Kyoto'da bomba patlasa bu ülkelerde kıyamet kopar. Ama Medine bombalanınca sesini bile yükseltmeyen İslam Dünyası, Hristiyanların Budistlerin duyarlılığına pek sahip görünmüyor. Peygamber karikatürlerine esip gürleyen, Salman Rushdi'ye ölüm fetvaları çıkaran, başörtüsü için Türkiye'yi ayağa kaldıran Müslümanlar, Hz Muhammed'in mezarının yanında bomba patlayınca seslerini çıkarmadılar. Böylece, İslam dininin angaje "İnananları"nın asıl derdinin, kutsallarıyla alakalı olmadığını da anlamış oluyoruz. Bu bomba olay, İslamcılığın, angaje İslam'ın ta kendisi haline geldiğini göstermekle kalmayıp, İslam'ın ana akımının da -tayin edici ölçüde- İslamcılığın etkisine girerek, eskiden bildiğimiz dinden uzaklaştığını kanıtlıyor. Siyaset ötesi bir İslam kaldı mı, kaldıysa kendi değerlerine sahip çıkacak gücü var mı? Bu sorunun yanıtı şimdilik "Hayır."
    Yaşayan reel İslam, kendini kutsalları üzerinden tanımlamak yerine, kendi tarikat/cemaat/mezhep klanından olmayanlarla düşmanlığa varan farklılıkları esas alan, "teolojik politik" kültürel kimliklerden ibaret. Şimdi o kimliğin de terkedilmeye başlandığı sosyoekonomik kriz dönemini yaşıyoruz.   
    İran'da de Zerdüşt dini, orta Amerika eski Maya/Aztek inançları kısmen yaşıyor, ama bu dinlerin mensupları kendi kutsallarının müze haline getirilip kontrollerinden çıkmasına karşı söz hakkına sahip olabilecek bir çoğunluğa ve dinsel yoğunluğa sahip değiller. Bağrından IŞİD gibi bir "şey" çıkaran ve buna karşı oldukça cılız tepki veren (Sünni) İslam, giderek Dünyada bir terörizm türü gibi algılanıyor ve bu algıya karşı mücadele edenler de gene Batılı/Avrupalı aydın çevreler, Solcular vs. Müslüman ülkelerde IŞİD'e karşı kararlı gösteriler ve Dünyada yankı uyandıran çıkışlar olmuyor. İslam'a karşı henüz telaffuz edilmeyen uygulamalar ise "yükselen" yeni Sağ popülizm ile birlikte yolda: Reel İslamın yasaklanması. 
    Neoliberal dönemlerde "İslamın yükselişi" diye bir şey yaşandı ve bunu artık aşağı yukarı aynı sözcük anlamıyla "İslamcılığın yükselişi" diye okuyoruz ve ikisi arasındaki sınırın giderek silindiğini görüyoruz. Rasyonel aklın sigortası sekülerizmden/laiklikten ölümüne korkan ve kadrolarını "Allah diyen" adamlar arsından seçmek adına vasıfsız ahmakları devlete doldurarak oluşturan ve "gavurlaşmış Türkler"in sultasından kurtulmayı umanlar, sağlam bir darbe yiyip fena korktular. Şimdi saf saf, "ama biz sadece inançlı insanların yükselmesini istemiştik, onlar üzerinden bir imamın devleti ele geçirmeye kalkacağını düşünmemiştik" diyorlar. Elbette, hiç bir şey düşündükleri gibi olmadı, çünkü "Allah diyen"lerin bir şekilde düşünce özürlü olduğu (ya da "yalan kültürü" konusunda oldukça uzun bir mesafe katettikleri) da anlaşıldı, yoksa bu kadar çok "kandırılamazlardı". 
    "Deccal"le eş tuttukları rasyonel akıl gidecek, dinle afyonlanmış biatkar kurnazlığı denen şey gelecekti ve onunla Dünyaya hükmedeceklerdi, büyüyüp Halife, Peygamber, Allah falan olacaklardı. Olmadı. Olmayacağını sonunda kendileri de anladı. Ve dincilikten milliyetçiliğe geçiş yaptılar. Gerçi geçiş çok hızlı yaşandığından, sakallı çarşaflı halk, elinde bayrak "Allahuekber" diyekaldı. Şaşkınlık biraz daha süreceğe benzer. Şimdi kimlik değişip, kırmızı bayraklanıyor, yarın tevhid bayrakları tamamen kaybolup, bayrakların pembelenebileceğini bile söyleyebiliriz, yeter ki baştakiler değişmesin, çünkü meselenin "kutsal"la alakası yok...
    İslamcının hitab ettiği "Ümmet" veya yeni adıyla "Millet"in kutsalı ne kitap ne de bayraktır, sadece kendi klanı içinde asgari güvence içinde -ve en iyisi de iktidarın serin gölgesinde yaşamaktır. İktidar pembelense o da pembelenecek. Zaten tankın üzerine de o yüzden, "aman bizimkiler iktidarı kaybetmesin" diye çıktı, çok demokrasi istediğinden falan değildi.
    Hz. Paygamber hayattayken yeryüzünün bir küçük Arap yarımadasına hükmetmişken, kendi kendine Kainat İmamlığına kadar yükselip Allah'la yarışan ilkokul terk "akıllı" hocalar ve onlara "inananlar", Dünyalara hükmedecekleri gibi bir vahametle yaşıyorlardı. "İnanan", ama imtihanları hileyle ve kopyayla kazanan biatkar "Altın nesil", idealiyle birlikte bir ayda çökerek yalanların çökücülüğü yasasını bir kez daha kanıtladı. Belki o ideale de kimse inanmıyordu da sadece inanmış gibi yapıyordu. Sahiden inanan olsaydı, cesaretle çıkıp böyle bir zamanda o nesli samimiyetle svunurdu. Savunan yok. Takiyyenin de bir haddı hududu olmalı. Bu artık takiyye değil, riya suskunluğu.
    Ancak 80'lerde, sinemanın kriz yıllarında çevrilmiş vasat ajan filmlerinde olabilecek bir sanaryo ile -ki o filmlerde bile Dünyaya hükmetmeye kalkanlar mutlaka yenilirler- sinsilikle/yalanla Dünyanın bütün devletlerini bir gün ele geçirebileceğini sanan düz bir saflık türünün trajedisini izledik. Mertçe değil de yalan/dolanla, sinsilikle ele geçirilmiş bir DünyaNın hayalini kuruyorlardı. Neymiş, o dünyada herkes "Türkçe" konuşacakmış!.. Türkçe'yi sinsiliğin dili yapmaya kalkanlara karşı o dili kesip atacak ve Türkçe'yi bırakıp başka dil konuşacak kadar onurlu Türklerin de var olabileceğini hiç düşünmemişler. Burada düşük ruhun, sahici yücelikten nasıl bihaber olduğunu da net bir şekilde görmüş oluyoruz. "Gatagulli" ile Dünyaya hükümdar olmanın bir tek örneği yoktur -buna kutsal kitapların "kötü kahramanı" ihtiyar şeytanının uyguladığı sinsi katakulliler de dahildir. 
    İslam'la İslamcılık arasındaki sınır ise; çalınmış sorular, yenmiş haklar, atılmış iftiralar, başkalarının haksız yere karartılmış hayatları üzerine kurulmuş kariyerlerin ve makamların, "dindar halkımız" tarafından sorgusuz-sualsiz-itirazsız kabullenilmesiyle birlikte silinmiştir. "Allah diyen halkımız", kendi hakedilmemiş yükselişi adına -kendinden saymadığına- her türlü kötülüğün yapılmasını kabul etmiş ve desteklemiştir. 
    Kötü "değerler", insanlık icad olunduğundan beri aynı: On Emir'de bunlar taşa da çakılıp ahit sandığına konmuş, sandık da Etiyopya'da Axum'da bugüne kadar saklanmış. Orada ne yazdığını herkes bilir, çünkü evrensel değerlerdendir: Çalmayacaksın, çırpmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, öldürmeyeceksin. Kısacası, sinsi olmayacaksın, başkasının hakkıyla geldiği makamlara, sen hırsızlık malı sorularla gelmeyeceksin. Düşük ruhun anlayamadığı ve asla anlayamayacağı şey ise, haksız edinilmiş herşeyin, mutlaka çökeceği, mutlaka bir bedeli olduğu ve tüm yalanın/katakullinin mutlaka ortaya çıkacağı gerçeğidir. Bu dünyanın sadece fizik kuralları yok, ruhsal kuralları da var. Ve o kurallar da fizik kuralları kadar kesindir.
    İslamcılık, kurnazlığa ve vasatizme bir kudsiyet yakıştırarak akla ve kaliteye karşı başarılı olunabileceğini sanan bir ahmaklık türü. (Bu işlemde kamuflaj olarak kullanılan İslam da mundar edilmiş dinin adı oluyor)
    Evet islamcılık bir dönem çok başarılı oldu, Fethullahçıların devletin içine sızıp iyice kurumlaşmalarına bakarak bunu söyleyebiliriz. Ama sonlarının net bir çöküş olduğu da açık. Bundan sonra "İslam", başarısızlığın adıdır. Bu din, ancak başkasının hükmü altında, azınlık olduğu zaman, demokrasiye veya düzene uyum sağlayabiliyor. O halde her zaman azınlık/yönetilen olacaktır. Bundan sonra "tesadüfler" de zaman da bu istikamette işleyecektir. IŞİD'e karşı sadece Müslüman olmayan ülkelerindeki azınlık Müslümanlar tarafından gösteriler yapıldı. Şimdiye kadar gördüğüm en mülayim İslam, Çin'de gördüğüm İslam'dı. Bulgaristan'da, Yunanistan'da gördüğüm İslamlardan bile daha "uyumluydu." Çünkü azınlık ve İslamcılığın kanlısı ÇKP tarafından yönetiliyor. 
    Paradigma değişti. Türkiye'nin İslam'ı da diğer örnekler gibi kendi sonuna koşuyor. Kendi klanının din anlayışından başkasını asla kabullenemeyen ve "tek kutsal doğru"nun tekeline sahip olduğu duygusundan büyüklük devşiren bir psikolojinin tek "Halife" veya "Kutb-ül Aktab" olarak güçleninceye kadar ve herkesi kendi din anlayışına zorlayacağı (kabul ettiremediği "kafirleri" de yok edeceği) güne kadar sinsi sinsi takiyye yapacağını, ama amacına ulaşamadan boynunun altında kalacağını, doğa kuraları daha sert metodlarla gösteriyor artık. İslamcı teolojik politikanın kendi dinamikleri, kendi kendinin hızlı mahvını da içinde taşıyor. Tek yol: bu yoldan dönmek. Türkiye'nin İslamcı muktedirlerinin şimdi yapmayı denediği ve saf muhalefeti de bu planlarına alet ettikleri şey bu: İslamcılıktan dönmek.
    Türkiye'nin muktedirleri, postkapitalist paradigmanın alıp yürüdüğü atmosferde İslamcı kalarak yaşamanın mümkün olmadığını Gülencilerin hezimetiyle dangadanak anlamış bulunuyorlar -ki Gülenciler bir de "akıllı/entelektüel/dünyavatandaşı" falan sayılıyordu. İlkokul terk Kainat İmamının yapamadığını Emir ül Müminin Halife Sultan'ın yapabilmesi mümkün mü? Tek çaresi yeni bir takiyye devrine girip bir sonraki yüzyılı beklemektir. İliklerine kemiklerine kadar sızıp onların canına kasteden Gülencilikten temizlenip -en azından- kendi klanının homojen İslamını oluşturuncaya kadar, sahip olmadığı kadroları başkasından devşirmek de tek yöntemdir. CHP'ye Dışişleri, Eğitim, Adalet bakanlıkları, MHP'ye İçişleri ve Savunma bakanlıkları verilebilir, yeter ki iktidar ve baş olunmaya devam edilebilsin. Çünkü hatayatta kalmanın TEK koşulu iktidarda kalmaktır. İslami "teolojik politika"ya sadık kaldığı sürece, kendi içinden başka imamların çıkıp kendini "Sirius takımyıldızı başmüezzini" ilan etmesine karşı yapabileceği tek şey, güvenilir yeni kadro devşirmek ve bir süreliğine de olsa "duvarın ötesine geçmek". Artık güvenemediği ABD'den uzaklaşıp Rusya'ya sığınmak şart olmuştur.
    Burada yıllardır yazdığımı tekrar edip, "Her ne yaparsa yapsın, İslamcılık, yaptığı şeyin yoğunluğu/büyüklüğü oranında zarar görecek" diyeyim. Batı Türkiye'nin muktedir İslamcılarını hiç sevmiyor, ama en azından onlara tahammül ediyor. Rusya ve Çin, İslamcıları öldürüyor... Yani Doğuya sığınan İslamcılık kendi mahvını sadece hızlandırmış olacaktır. Kolera ile veba arasında seçim yapmak zorundaydı -vebayı seçti! Doğu İslamcılığa karşı Batı'dan çok daha hassas, çok daha akıllı ve çok daha sert, çünkü Doğu'da büyük Sünni Müslüman azınlık halklar yaşıyor, ama Batı ülkelerinde Müslümanlar sadece göçmenlerden oluşan -Avrupa'nın dokusuna ait olmayan- küçük azınlıklardan ibaret. Türkiye'nin ABD/Batı/NATO'yu terkedip "duvarın öbür tarafına geçmesi"ni isteyenler arasında Atatürkçüler/Kemalistler de var ve bunlar şimdi AKP ile müttefikler. Darbe girişiminde hem NATO'ya hem de Gülencilere kazık atanların da bu kesim olabileceği gibi bir görüntü var. Belki, darbeye son anda katılmayıp darbecileri bombalayarak iktidara Gülenciliği temizletmek gibi bir yola gidilmiştir. Muktedirlerin korku adına neler yapabileceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye Rusya'ya yanaşırsa, İslamcılar Türkiye'den çok daha kesin bir şekilde temizleyecektir -buna kuşku yok. Kemalistlerin Çarlık sonrası derin Rusya ile ilşkileri yüz yıllık geçmişe sahip. Gülencilerin Rus/Moskof/Gomonis korkusu da malum ve hiç boş değil. İslamcıların Moskova'yla yakınlaşmaları sadece geçici/taktikseldir, Batı'ya şantaj malzemesine benziyor. İslamcı türleri İslamın mahvını farkedip, milliyetçiliğe dönüşerek kaderlerinden kaçabileceklerini sanıyorlarsa aldanıyorlar. Demokrasi havarisine dönüşen Cemaatçiler kaçamadılar. İnternet unutmaz.
    Türkiye, zamanın kalitesine uygun olarak İslamcılıktan arınıyor. Arınmanın hızını, en başta, İslamcıların yaptıklarının yoğunluğu/büyüklüğü belirleyecek, zira su bile içseler yaramayacak. Yeni paradigmaya hoşgeldiniz.

3.08.2016

"Siyaset" manyağı Türkiye...

"Vapur Ada'ya bir yığın ganimet, kuvvet, servet, muhabbet taşımış ve dökmüş olurdu. Gelenler de kalanları affetmiş gibi, dahası, dün gece ve bu sabah açılmamış zevklerin anahtarlarını bulmuşlar da ceplerinde getiriyorlarmış gibi memnun ve ümitli bir eda ile gelirler ve iki sıraya dizilmiş neşeli yüzler, tebessümlü ağızlar, muhabbetli gözler arasından geçerlerdi. Nişanlılar ve sevdalılar birbirlerine daha uzaktan gözleriyle kavuşurlar ve daha cesaretli bazıları kucaklaşarak birbirlerini öperlerdi. Güya bu akşama mahsus bir şenlik varmış gibi etraf bir seyir yeri, bir panayır neşesi içinde kaynaşır, çıplak ayaklıişgüzar çocuklar haykırışıraka ve koşarak halk arasına karışır, herkes kalabalığın ötesindeki yola çıkıncaya kadar, beş on dakika, umumi bir sevinç kaynağı içinden geçerek umumi bir haz banyosu almış olur ve aradaki asıl kendi hayatına bundan sonra yollanırdı."
    Abdülhak Şinasi Hisar bu satırları 1954'de yazmış. Menderes'li yıllar. "Plan değil pilav" gibi manyak sloganların ilk kez laf diye yüksek seviyede talaffuz edildiği yıllar. Türkiye'de Amerikan çağının başlangıcı. NATO, CENTO. İstanbul'un ortalık yerinden iş makinalarını dümdüz sürüp önüne çıkan tüm tarihi binaları, camileri yıkıp dümdüz Vatan Caddesini yapan ve sonra o yolda kuyruklu Playmouth, Chevrolet gezdiren yeni "Demokrat"lar...
    Demokrat Parti devrinin ezip geçtiği güzelliklerin başında, Türkiye'nin onca kısıtlı bütçesine ve kısıtlı imkanlarına rağmen tercüme odaları kurup kültür bakanı Hasan Ali Yücel'in bütün önemli dünya klasiklerini Türkçeye kazandırması ve Anadolu'ya kültürü ve modern uygarlığı taşıyan halk evlerini sayabiliriz...
    Şimdi buraya kadar çok kişiyle hemfikir olduğumu biliyorum. (Modernleşmeyi reddedip sadece defolu vasat insan malzemesi yetiştirerek son darbe denemesinden sonra Vahabi kırması yobaz bir kafayla bu dünyada var olmanın imkansızlığını anlamaya başlayan, -Amerika'yı 60 yıl sonra yeniden keşfeden- "Müslüman muhafazakar" ahaliyle henüz hemfikir olamıyoruz bu konuda)
    Nedir?
    Güya Demokrat Parti ve onun sonraki türevleri gelmiş, "Gavurlaşmak" olarak gördükleri modern (seküler/laik) temelli yeni kültür ve sanatı reddetmiş, onun yerine Kur'an'ın irili ufaklı ucuz pahalı versiyonlarını, cemaatleşmeleri vs. dayamışlar, her şeyi bozmuşlardır...
    Öyle mi?!..
    Hayır, bu kadarcık değil...
    Türkiye ve Türkler (elbette Kürtler de) dibine kadar siyaset manyağı...
    Bu kesin yargımı artık yazabilirim sanıyorum, çünkü bazı şeyleri artık yazmak gerekiyor. Lise talebesiyken duvarlara sloganlar yazıp bildiri dağıtırken veya Lenin'in o kuru kitaplarını okuyup bir de alıntı ezberlerken araya Monet'nin Picasso'nun tablolarını karıştırınca, daha sakalı çıkmamış devrimci arkadaşlarımdan, "Burjuva işi bunlar" gibi laflar işitmişliği olan biri olarak sanatı uzun süre -ben de- hafife aldım. İtiraf ediyorum. Ama Türkiye'nin 1954'de Güney Kore'den ve Yunanistan'dan çok daha ileri ve modern bir ülke iken bugün sadece Samsung cep telefonu kullanma "teknolojisi" dolaylarında gezinmesinin de... ve onca krize/çöküşe rağmen Yunanistan'ın GSMH'sının Türkiye'yi ikiye katlamasının nedeninin de, bu ülkelerde sanatın Türkiye'deki kadar hafife alınmaması olduğunu biliyorum artık.
    Türkiye'nin mürekkep yalamış betonarme ahmak deryası, çocuğunun doktor mühendis işletmeci hukukçu olmasını ister ama sanatçı olmasını istemez, çünkü "sanatçı" aşağılık küçük bir şeydir. Çalgıcıdır. Türkücüdür. Çingenedir. Abuk sabuk kitaplar yazan ve sonra aptal gibi bir de hapis yatandır. Kimse çocuğunu bu ne idüğü belirsiz insanların arasına sokmak istemez, o yüzden kütük gibi hepsi aynı TOKİ tipi lök gibi evlerde oturur, grayder gibi ağır mobilyalar alır, altın rengi yüz kiloluk perdelerin arkasından kıçının dibine park ettiği Japon Kore Alman malı arabasını çocukların top oynarken çizip çizmeyeceğine bakar.
    Abdülhak Şinasi Hisar, sanatçının devlet katında da sahiden önemsendiği ve itibar sahibi olduğu dönemin son kişilerinden. Kendisi malesef 1963'de beyin kanamasından öldü ve o yıllarda Türkiye'de sanat tamamen muhalif bir şey haline gelmişti çünkü odunist "Demokrat Parti"nin sanatçı saydıkları artık partici Büyükdoğucu Necip Fazıl gibi meczuplardan ibaretti, sahici sanat ölçüsü devlet katından kovulmuştu. Evrensel ölçülerin yerini partizanlık aldı ve Necip Fazıl dahil o dönemin "sanatçı"ları Arapça'ya Farsça'ya bile çevrilmedi, onları "Demokratlar"ın entel özentileri dışında kimse de okumadı, çünkü kötülerdi, katır kutur şiirler yazdılar, Kemalettin Tuğcu tadında romanlar yazdılar ve bir de utanmadan aşağıladıkları sanatın neden muhalif olduğunu ama eskiden neden muhalif olmadığını sorgulamadılar. Bir sanatçı Hasan Ali Yücel'e neden karşı olsun, Halkevlerini açanlara neden muhalif olsun ki? Demokratlar, "Biz Osmanlıydık" kompleksiyle kültür ve sanatı kademeli olarak reddetmeselerdi, Türkiye'nin kötü de olsa bir kültür/sanat politikası olsaydı, bu konularda evrensel ölçüleri esas alsaydı, Türk sanatçıları da bu kadar muhalif olmazdı belki.
    Bu konuda bir çok kişiyle hemfikir olduğumu biliyorum...
    Ama hemfikir olmadığım şey, beni derinden yaralayan, dahil olduğum seküler/laik (hatta Sol) çevrenin falsolu bir yaklaşımı. Bu durumu, 1994 yılında gördüğüm ve bugün görmüşüm gibi aklımdan çıkmayan ve çıkmayacak olan bir görüntüyle anlatmaya çalışayım.
    Çok iyi tanıdığım bir evde çay içiyordum ve gözüm, göğsüme kadar gelen bir kitaplıktaydı, yani fi tarihinde ekstra kitap koymak için yaptırılmış  ahşap bir kitaplık. Kitaplıktaki kitaplar, kaç on yıldır ellenmedilerse, birbirlerine girişip kaynamış ve kahverengi sırtlı bloklar haline gelmişlerdi. Yukarıdan aşağıya, sırtları da dökülmeye yüz tutmuş ama hiç ellenmemiş kitaplar. Ben kitaplık görünce mutlaka bakarım neler olup olmadığına, okuduğum şeylerin olup olmadığına, ilginç birşey bulmak amacıyla vs. Mutlaka bakarım. Ama hiç bir kitabı yerinden oynatmak mümkün değildi. Bu, bir ulusun, hem de bi halt olma iddiasındaki seküler Türk ulusunun intiharının resmidir ve hiç aklımdan çıkmadı. Hangi kitabın hangi rafta yapışıp kalmış olduğu bile aklımda...
    Menderes ve şürekası sanatı biçti, kültürü öldürdü, edebiyatı hapislere tıktı da, seküler/laik olanlar sanata sahip mi çıktı? Kitap mı okudular ve hepsinden önemlisi sanatın tayin edici önemini kavradılar mı? Asla!
    Özgür ve yaratıcı düşünce, sanat, kültür, Apple veya Samsung telefonun ayrıntısında, stilinde, dizaynında vs. gizli. 21'inci yüzyılda hepsi birbirinin klonu ev ve cami ile kiminle yarışacak Türkler? Korelilerle, Yunanlılarla yarışamıyorlar. İran bile öne geçiyor. İslamcılara kızan, köpüren, islamcıları aykırılamasına boyayanları döne döne okuyan siyaset manyağı seküler/laik Türkiye İslamcılara "kültürü sanatı mahvettiler" diye kızarken, gazetelerin kültür-sanat sayfalarına bakıyor mu ("okuyor mu" demiyorum) bakmıyor, birçok gazetenin o sayfası da yok zaten. Okumadığı için yok. Okunsa mutlaka o sayfalar da olur. Ama mesele sadece okumak/okunmak değil. Mesele, bir ülkenin ve halkın yukarıdan aşağıya -hem de okumuşları dahil- bu konuyu ciddiye almamaması. Neymiş bu ülkede sanatçılar çok baskı görmüş devlet de asla desteklemeyip köstek olmuş o yüzden gelişememiş, dünyaya açılamamış falan...
    Mısır'ın bile Türkiye'den çok daha fazla uluslararası sanatçısı var. İslamcısı sanatı desteklemiyorsa sekülerinin eli armut mu topluyor? devletin yapmadığını -hala Türkiye'nin en zenginleri olan- İstanbul sermayesi neden yapmıyor? Hitler Almanyası sırasında Arjantin'e kaçıp orada kitap yazan Stefan Zweig'lar vardı, İkinci Dünya Savaşı sırasında kapılarını Yahudi kökenli Alman sanatçılara ve bilim insanlarına açan bir Türkiye vardı. Ben, krize girip sanat üretemediği için maddi sorunlar çeken Avrupalı bir sanatçı tanıyorum ve bu sanatçının maddi giderlerini arkadaşları, bir vakıf falan sağlıyor. Burada bırakın üretim krizi yaşayan bir sanatçıya yardım etmeyi, sanatla uğraşmayı bile aptallık/zayıflık sayan bir mantalite var. Hem de gücün ve refahın ayrıntıda gizli olduğu bir çağda. İslamcıları haklı olarak küçümseyen, onları haklı olarak aşağılayan seküler/laik çevreler Türkiye'de hiç büyüklenmesinler. Ne kadar kof ve boş olduklarını Edirne'nin ötesine çıkar çıkamaz anlıyorlar. O boşluk her gün Türkiye politikası okuyup yazarak, "darbenin arkasında 'dış güçler' var" gibi teoriler üzerinde ciddi ciddi tartışarak dolmuyor.
    Darbe girişiminin hemen öncesinde Ankara'daydım, darbenin hemen ertesi günü de İstanbul'daydım. İnsanlarla konuştum, insanların kendi aralarındaki konuşmaları dinledim ve sarsıcı bir tesbitte bulundum: Darbe sırasında ve sonrasında sokağa çıkmayıp olanları televizyondan izlemekle yetinen ve daha iyi eğitimli hali vakti daha yerinde seküler/laik çevreler, Sokaklara çıkıp elinde bayrak asker tartaklayan "muhafazakar/islamcı"dan öyle ahım şahım üstün değil. İki insan malzemesi de birbirine benziyor. İzmit'de laiklerin kendi aralarında bir "CIA yaptı, zaten İlluminati denen Yahudi örgütü de..." türevinde bir tartışma dinledim, "Hocanın cinleri" teması kalitesindeydi -tek farkı, "İlluminati" lafını duymuş (belki bu konuda sekunder literatürden birşeyler okumuş) kişiler tarafından konuşulması ve konuşanların hepsinin de kendini uzman falan sanmasıydı.
    Türkiye'de "siyaset" konuşuluyor. "Ülke bu haldeyken başka ne konuşulacaktı" diyen entel hanzolara Nazi döneminde yurt dışında diyaspora Almanlarını örnek verebilirim. Amerikan sineması fenomenini başlatan adamlar. Türkiye'de yaptıklarını zaten anlatmaya gerek yok. Ama Almanlar belki klişe sayılır, yurtdışı Çinlilerini örnek vereyim. Mao'nun ÇKP'si Çin'in üzerine çöküp "parti sanatı" denen saçmalık dışında herşeyi yasakladığı dönem oldukça uzun sürdü, Nazi Almanyası 12 yıllık bir olay. Mao, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu 1949'da ilan etti ve 1978'de Deng Xiaoping'in liberalleşmeyi başlattığı döneme kadar geçen süre otuz yıl ve o yıllarda dünyada "Hong Kong sineması" diye bir fenomen vardı, Mao bile Bruce Lee filmleri seyrediyordu. Çinliler kendilerine sanat yapacak bir yer buldular ve evrensel kültüre katkıda bulundular. Sadece orada değil, Filipinlerde ve Endonezya'da yaşayan bir Çin diyasporası vardı ve oranın Çinli iş adamı Hong Kong sinemasına yatırım yapıyor, sanatçısı için lobi bile yapıyordu. Yani bu iş "başımızdaki despot" meselesi değil. Kültür ve sanatla incelmemiş bir ruhun ürettiği betonun da alıcısı yok artık. Bunu elin kaba saba küfürbaz İslamcısı anlamıyorsa sen anla, anlamıyorsan boşuna konuşma...