31.07.2016

Başarısız "İslamcı Askeri Darbe" girişimi hakkında bir kaç söz

Benim aslında beklediğim ama beklemediğim bir olaydı darbe...
    Kulağa olağan saçmalıklar gibi gelen bu cümleyi açıklamalıyım.
    Uluslararası önemli bir dergide çalışan yabancı genç arkadışım ile Ankara'da kısa bir sohbet yapıyorduk, "Darbe olabileceğini iki hafta önce söylemiştin" dedi. Olayların yoğunluğunda tamamen unutmuşum. İstanbul'da Bebek'te son buluştuğumuzda ona ciddi ciddi darbe beklediğimi anlatmıştım, darbeden bir kaç gün önceydi.
    Benim iki "savaşkan" düşünce üretim "merkezim" var. Biri aklım, diğeri kalbim (yani içgüdülerim). Bunların ikisi genellikle çatışırlar ve rasyonel-bilimsel işleyen aklım bu darbe tahminine "hadi canım sen de" der, ama içgüdülerim tersini söyler ve beni genellikle yanıltmazlar. Ben, rezil olmayı da göze alarak içgüdülerimin konuşmasına izin veririm ama bunu kendime yakın hissettiklerime yaparım (ya da söylemek zorunluluğu hissettiğimde). Sadece aklımı dinlesem darbe falan olmaz, sadece olaylar daha da sarpa sarıp bir yerde diklemesine çöker falan, ama zaman içinde aklımla kalbimi -kavga da etseler- bir arada ele alıp ikisine de kulak vermeyi bir yere kadar öğrendim. Arkadaşım, benim sözlerimi bana detaylarıyla aktardı. İnsan bir tuhaf oluyor. Evet bahsetmiştim ve darbe denemesi oldu, başarısız oldu -iyi ki de başarısız oldu, çünkü bu darbe bir İSLAMCI DARBE idi. Konunun bu yanına hiç kimsenin odaklanmamasını, "İslamcı Darbe"yi kimsenin konuşmamasını, bunun anlamına kimsenin kafa yormamasını anlayamıyorum.
    Burada, darbeden bir gün önce yazdığım yazıda Fethullahçıların tasfiyesi ile başlayacak yeni bir dönemden bahsetmiştim. Yeniden belirtmekte fayda var: Gülenciler de islamcı, hem de çok daha sinsi ve çok daha iyi örgütlü türünden... İyi takiyye yapmaları, onların "Peygamber'den sonraki 14'üncü imam"a itaat ve hatta teslim olmuş müritlerden oluştukları gerçeğini değiştirmiyor. "Önderleri Humeyni gibi dönecekti" diyenlerin bu sözlerinin anlamını cidden düşündüklerini de sanmıyorum, çünkü işin vizüel/görsel yanının ön plana çıkarıldığı bir söylem bu sadece. Herkes "Darbe önlendi" deyip geçiyor. Evet. Ama bu darbe girişiminin sadece iktidardakilerden daha farklı bir tür "İslamcı totaliter Türkiye" kurmayı amaçladığını düşünen yok.
    Evet, İslamcı bir Türkiye kuramazlardı, diğerleri de kuramayacak/kuramıyor ama bu yolun cidden denenmiş olması bile yeterince vahim ve siyasi muhalefetin pek bilincine varmadığı önemli bir durum.
    Darbeye "ruh" veren aklın doğrudan 'kötücül' olduğunu nereden anlıyoruz? Darbeciler eğer iyi bir amaç uğruna darbe yaptıklarını düşünüyor olsalardı ve bu adamlar asker idilerse, en azından birinin çıkıp takır takır yapılan darbeyi savunması, sorumluluğu üslenmesi ve "asacaksanız asın" falan demesi gerekirdi. Kahramanlığın, vatanseverliğin ve savaşçı ruhunun -yanlış bir idealin peşinden de gitse- her zaman mert ve korkusuz bir yanı vardır. Ama sinsilikten kahramanlık çıkmaz. Darbecilerin tamamına yakını darbeciliği reddediyor. Bu insanlar için en önemli fenomen, darbe girişiminin sadece "emredildiği için yapıldığı", aslında o yapıya dahil olanların kendi yerleri ve hayatlarından memnun olduklarını ve böyle yaşayıp gitmeyi amaçladıklarını, kendi hallerine bırakılsalar darbe-marbe düşünmediklerini gösterir. Ama onlara soruları önceden verip haksız yere subay olmalarını sağlayan o "güç odağı", bu kanunsuzluğu/haksızlığı şantaj olarak kullanıp "adam ettiği fakir aile çocuklarını" hiç rahat bırakmamış. İşin kötülüğü de tam burada.
    "Hizmet Hareketi" çok iyi şeyler yapmış, onca fakir genci okutmuş falan. Evet! Ama o "yardımlar" ve "hizmetler" asla karşılıksız değilmiş ki...
    Neoliberal dönemde sosyal devletin işlemediği fakir alanların islamcılara ihaleye çıkarılması bu darbe girişiminin asıl sosyal nedeni oluyor. Seküler iş adamlarının aklına fakir çocukları okutmak için ciddi girişimlerde bulunmak gelmedi. Onların aklına göre devlet bunları yapmalıydı. Evet! Devletin yapması gereken işi islami cemaatler -Uğur Mumcu'nun deyimiyle- "Siyaset tarikat ticaret üçgeninde" üslendiler ve bu hikaye de 1980 darbesiyle başladı. "Türk-İslam Sentezi" hikayesi falan vardı ya ondan bahsediyoruz.
    Türkiye, bir islamcı darbeyi savuşturdu. Şimdi islamcılığın hızla güç kaybedip Türkiye'de milliyetçiliğe evrildiği bir dönem yaşıyoruz. Ama tehlike devam ediyor. "Keser döner sap döner" diye hiç sevmediğim kaba saba bir müteahhit atasözü vardır. Şimdi bunu Gülencilere söylüyorlar. Ergenekon ve Balyoz davasıyla iftira atılıp ordudan uzaklaştıılanlar dönüyor, yeniden orduda etkili oluyorlar -ama en önemlisi halkta bu yeni değişimin altyapısı var. "İslam" artık pek alıcı bulamayacak. Şimdi şu keser ve sapın bir daha dönmesi mümkün. Bu kez AKP zirvesinin hiç ummadığı/beklemediği şeyler olabilir. Bir önceki yazımda belirttim, yürekleri ağızlara getirecek olaylar Ağustos ve Eylülde, hatta onun da ötesinde 2018'e sarkan bir süreklilik arzedebilir. Ben buna inanmak istemiyorum, bunun için rasyonel bir gerekçem yok, ama gene de dikkatli olunmasında fayda var, çünkü buraları gerçekten çok seviyorum. İstanbul, bu dünyanın en güzel şehri...
    Darbenin ertesinde yurtdışından panikle beni arayıp ilk fırsatta Türkiye'den ayrılmam gerekirse, istediğim kadar evlerinde kalabileceğimi söyleyen çok sayıda dostuma da buradan kocaman teşekkür ediyorum: Danke vom ganzen Herzen!

25.07.2016

Darbe, belirsizliğin anlamı ve Türkiye'nin hızlı zamanları

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, ama bu "Darbe" hiç göründüğü gibi değil. Bir kere çok fazla belirsizlik, muğlaklık var. Darbe, yaşanan dönemin sadece bir görüngüsü ve başka radikal olaylar da yaşanacak gibi. Burada benim için oldukça net görünen konu, 2009'dan beri yazdığım, "Türkiye'nin en hızlı Değişim/Dönüşüm dönemi"nin tüm yoğunluğuyla ülkenin üzerine çökmüş olması. Yaşadıkça, bu dönemin tahminlerimizden daha sıcak, daha radikal ve daha hızlı yaşanacağı gibi bir izlenim ediniyorum ve bundan hiç memnun değilim, daha yavaş ve kansız olanlarını tercih ederim. Giderek netleşen bir başka konu ise bu yakıcı etkinin zaman kalitesi bakımından anlamı ve süresi. Türkiye'nin içine girdiği fırtınanın -daha önce yazdığım gibi- 2017 ortasına kadar değil, 2018'in ilk aylarına kadar sürebileceğini tahmin ediyorum.
    Gülen Cemaati, devletin yarısını ele geçirmiş olabilir mi? Bu konuda herhangi bir tahmin yapacak durumda değiliz. Şu anda medyaya sunulan bilgilerle yetinmek zorundayız. Sadece gazeteciler değil, gazetecilik de büyük bir gelecek korkusu yaşadığından, konuları kendi başına buyruk tarafsızlık içinde araştıramıyor. Olağanüstü zamanlar. Tutuklu darbecilerle, onları tutuklayan güvenlik güçleriyle makul bir ses tonuyla konuşmak henüz mümkün değil. Medyada yayınlanan ilk fotoraflar, darbecilere hiç de iyi davranılmadığını gösteriyordu. İnsan Hakları örgütleri korkunç şeyler anlatıyor. Linç olayları oldu, yüzlerce sivil öldürüldü. Darbecilerin tankla halkın arasına dalınmasını istemeleri ve sivillere ateş emri vermiş olmaları herşeyi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. İnsan haysiyetinin çiğnenmesi gibi kötü durumlara mutlaka dikkat çekmek gerekiyor.
    1980 Darbesinin ayrıntıları da ancak yıllar sonra öğrenilebilmişti. Şimdiki darbe hakkında iletişim çağında güya daha çok şey biliyoruz ama bilgi seli arasında kaybolmamam işten değil. 1980 öncesindeki "Anarşi" ve her gün gençlerin birbirini öldürmesi darbenin hemen ertesi günü nasıl sona erdiyse, 15 Temmuz sonrasında da IS ve PKK bombaları kesildi mi sahiden bakacağız (belki de "darbe kadar ilgi çekmez" diyerek patlatılmayan bombalar vardır).
    2016 yılı darbe teşebbüsünü belirleyen en önemli olay, Erdoğan'ın halkı sokağa dökmesi ve Erdoğan'dan nefret edenlerin bile darbeyi desteklememesidir elbette, ama bu yazıyı asıl ilgilendiren konu, bütün bu olayların fonunu ve atmosferini belirleyen konjonktürel ve paradigmik faktörlerdir. Kısacası, "halk sokağa inmeseydi darbe belki de başarılı olacaktı. -Tabii bütün bunlar, şimdilik "bilinen" verilere göre yapılmış tesbitler" diyerek sular seller gibi gazetelerde/televizyonda okuduğunuz dinlediğiniz sayısız konuyu buraya alıp inceleyebiliriz, ama bunların hiçbirinin yaşanları anlatmaya yeteceğini sanmıyorum, çünkü olaya çok daha geniş bir perspektiften yaklaşmalıyız.
    Değişken Türkiye gündeminin 2018'e kadarki sürede çok daha radikal, değişken ve acıtıcı olacağını, şimdi tartışılan darbe günü olaylarının belki bir iki hafta sonra bambaşka konularla örtülebileceğini söylemekle yetinelim. Darbeden daha büyük ne olabilir? Bu soruyu sormak yerine darbe öncesinin "daha kötü ne olabilir" sorularını hatırlamayı öneriyorum -biliyorum unutuldu! Yaşadığımız dönem böyle bir şey ve o yüzden bu yoğunluğa KAPILMAMAK, şimdilik en önemli gereklilik gibi görünüyor. İktidar ve Muhalefet politikacılarının kaçınması gereken, olayları hızlandırmaktır, çünkü hızlandırmak herşeyi daha da karmaşık hale getirebilir. Türkiye artık, yaşanan bu olağanüstü tarihi döneme uygun davranıyor izlenimi veriyor. İktidarın kutuplaştırıcı (nefret içeren) dili terkedeceğine dair net işaretler vermesi, CHP mitingine AKP'lilerin katılması, son derece önemli ve olumlu işaretler. Şundan önemli: Türkiye hem kendine hem de Dünyaya yaklaşım konusunda yeni bir bakış tarzı edinmek zorunda. Yeni düşünce tarzı, toplumun tüm kesimlerinin ülkenin yönetiminde temsilini sağlamak, devleti tüm kesimlere -liyakate ve kaliteye göre- açmak zorunda. Türkiye, gizli örgütlenmelerle devleti ele geçirmek mantığının bastığı zemini yoketmek ve devleti belli kesimlere kapatmak mantığı ile hesaplaşmak zorunda. Şu anda -mecburen- yapılan şeylerden sadece biri. Tarih Türkiye'yi değişmeye zorluyor ve zorlamalar sürecek. Daha neler yaşanacağını herkes gibi ben de merak ediyorum ve bu konularda yapılabilecek tek uyarının, "zaten yeterince hızlı yaşanan olayları dha da hızlandırmaktan kaçınmak" olabileceğini sanıyorum.
    Darbenin Erdoğan dışında hiç bir siyasi ile cidden ilgilenmemesi, onları tutuklamaya kalkmaması, buna karşın tüm dikkatini Ordunun üst kademesi ve komutasını ele geçirmeye vermesi, Gülencilerin ordunun diğer yarısını ele geçirmeye çalıştıklarını gösterir mi bilmiyoruz, çünkü darbeciler arasında sadece Gülenciler değil başkaları da var gibi. Hatta sayısız kişiden, "Aslında Ordunun üst kademesi de darbenin içinde ama işler sarpa sarınca 'kaçırıldık' dediler" gibi laflar da duyuluyor. Burada tek önemli konu, hiç beklenmeyenlerin yaşanması ve bir sonraki büyük olayın niteliğinin bilinmemesi. Türkiye'nin bu olaylar karşısında yapması gereken tek şey makul olmak, birlik için kutuplaşmayı aşmak, birbirine güvenmeyi öğrenmek ve ülke yönetiminin herkesi temsil eder bir yapıya bürünmesi için yapısal reformları sürdürmek.
    Ordu Gülencilerin eline geçse ve Türkiye'de Gülenci bir darbe olsa ne olur?
    Yanıt net: Felaket olur!
    Kısacası, her bakanlığa ve orduya bir imamın baktığı, tek kişinin karar verdiği malum bir "İlahi tek gerçeğin 'tekeline sahip' tek adamcı teolojik politik diktatörlük" kurulsaydı ve bunun başı da Gülen olsaydı...
    Olamazdı!
    İşte bütün mesele de bu zaten.
    Gerçi 2008'de başladı ama Türkiye'de 2013'den beri net hissedilen etkisiyle, İslamcılığın feriştahı gelse, bundan sonra ne Türkiye'de ne de başka bir yerde başarılı olamaz, tutunamaz, yaşayamaz. "Darbe olsaydı" bile diyemiyorum, çünkü zaten olamazdı, olsaydı da tutunamazdı, kendi iç çelişkilerinin kurbanı olup çökerdi ve Türkiye'ye zararı çok daha büyük olurdu. Türkiye'de muktedir İslamcılık mecburen milliyetçiliğe doğru evriliyor. Kimlik siyasetleri her geçen gün biraz daha zayıflıyor ve bunu hissedenler/anlayanlar kimlikçilik ötesi yeni alanlara açılıyorlar (HDP'nin kuruluş fikri bile bundan yola çıkıyor, MHP'nin önderliğini değiştirip merkez parti olmaya oynaması da bu gelişmenin başka bir ifadesi).
    2010'da "alttan sağlam adımlarla güçlü gelen" İslamcılığın, sekülerizmin son kalesi Orduyu ele geçirmesi halinde nasıl ikiye bölünüp çökeceğini ve sonunda Ordu tarafından temsil edilen sekülerlerin "yeni bir tohum olarak" yeniden yeşereceklerini yazmıştım. İslamcılık, tam da kendinden beklendiği gibi Orduyu Ergenekon/Balyoz/vs davalarıyla etkisizleştip/itibarsızlaştırdıktan sonra, İki "tek adam"a bölündü. Erdoğan ve Gülen o zamandan beri, Türkiye'deki İslamcılara kimsenin yapamayacağı kadar derin zarar veriyorlar ve -hele son darbe denemesi ardından- barışmaları, bir araya gelmeleri artık kesinlikle imkansız. Birbirini yiyerek sürekli zayıflatan ve sonunda önemsizleştirip marjinalleştirecek bir savaş sürüyorlar. Savaşın galibi şimdilik Erdoğan gibi ama son sözler söylenmedi ve söylenmeyecek, bu devir böyle sona erecek.
    Tarih içinde tesadüfler, Dünyanın en yaratıcı ve en önemli faktörleridir. Ve dikkat edin, her şey "onbeş dakika gecikseydi" gibi pamuk ipliklerine bağlıdır ve o kısacık anların ardından herşey yepyeni bir mecrada akmaya başlar. Türkiye, Kanada pasaportlu illegal İmamlar cumhuriyeti olamadı, olamazdı... Türkiye, tek adamın İslam soslu otokratik cumhuriyeti olur mu? Sanmıyorum. Çok emin değilim, çünkü milliyetçiliğe doğru evriliyor ve sistem krizinin alıp başını gittiği popülizm çağında yaşıyoruz, -ama olsa bile uzun ömürlü olamaz, 2018'in ötesine gidemez. Darbe girişimi sonrası AKP, kutuplaştıran nefret dilini terkedeceğine dair net sinyaller yolluyor. İslamcılığa inanmak zor ama elbette herkes lafa değil işe bakacaktır ve bu söze inanmak mümkün, çünkü başka çare yoktur. Devletin yarısının tasfiye edilip fellik fellik nitelikli memur arandığı bir dönemde, bu boşluğun AKP kadrolarıyla doldurulması mümkün değildir, onların yerine tecrübeli Kemalist kökenli sekülerler, hatta Aleviler ve Kürtler, Ermeniler geri dönecektir. Dünyanın kocaman gözlerle izlediği bu muazzam Değişim/Dönüşüm döneminde kuvvetle arzu ettiğimiz en önemli şeyler, bu dönemin kansız yaşanması, kimseye eziyet edilmemesi, insan haysiyetine mutlaka saygılı olunması ve gelişmelere fena halde kaptırıp aklı/mantığı yitirmemektir. Türkiye'nin kurduğu ve geçtiğimiz dönemde bozulan deforme olan tüm yapılarının sahici bir sınavdan geçtiği görülüyor. Bu yapıların sadece AKP devleti haline getirilmesinin falan mümkün olmadığı açıktır ve bu şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü AKP dahil her siyasi partinin ve çevresinin güven içinde yaşayabilmesinin ön koşulu, devletin sahiden de herkesin devleti haline getirilmesidir -sadece bir çevrenin devleti değil. İktidar çevreleri bu önemli gerçeği anlamış görünüyor. Ne geleceği, ne olacağı bilinmiyor. Bu bilinmezlik, yapısal reformların ve zoraki demokratlaşmanın da motoru.
    Bunca karışıklık içinde iyimserliğimize güvenerek konuşacak olursak, Türkiye'nin -yeni/çağdaş anlamda- evrensel fabrika ayarlarına dönmekte olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç umulandan da iyi olacak, ama bugün yaşanan olayların sonucu ve istikameti hakkında kesin kanıya varmak için henüz çok erken olduğunu da not düşelim.

14.07.2016

Yeni döneme "Gülencilerden intikam"la başlamak

Türkiye'de ortaya çıkan en rafine islamcılığın "Gülencilik" olduğunu söyleyebiliriz. Elbette buna itiraz edenler olacaktır ve "Hizmet Hareketi"nin İslamcı olmadığını iddia edenler de vardır, ama Sünni İslam ortak paydasında siyasi hedefleri olan her legal-illegal örgütlenme "İslami teolojik politika" sınıfında tarif edilir ve bunun anlamı da "Tek ilahi doğrunun tekeline sahip olduğu düşüncesindeki tek ilahi öndere biat temelinde uygulanan örgütlü siyasi teori ve pratiktir" -yani bu tarife uyan her "islami kimlik" İslamcılık sayılabilir.
    Ergenekon tutuklamaları başlamadan önceki son aşamada AKP'nin kapatılması son kere tartışılıp parti yüksek savcıdan döndüğünde, "Siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz, bizi o kadar kolay teslim alabileceğinizi mi sanıyorsunuz?" gibi Bir çıkış gelmişti islami-muktedir cenahtan. Açıklamayı ve kim tarafından yapıldığını tam hatırlamıyorum, ama ses tonu, o zamana dek hiç duyulmamış ölçüde özgüvenli, nefret dolu, öfkeli ve meydan okuyan keskinlikteydi. O günlerde bilinen ama telaffuz edilmeyen veya fazla ciddiye alınmayan konu, "Gülenciler devleti ele geçirdiler" söylemiydi. Daha sonra bu konuda yazanların kitaplarının daha basılmadan yasaklandığına falan da şahit olduk.
    İslamcı olmadığı iddia edilen Gülencilerin devlette kilit yerlere adam yerleştirmek gibi bir şeye neden tevessül ettikleri, yıllar yılı bunun için sistemli/stratejik bir çalışmayı neden yürüttüklerini soran da azdı. Bilinen şey, Gülenci "Hizmet"in devlette varolduğuydu, bilinmeyen ise ne ölçüde/kuvvette varolduğundan ibaretti.
    "Ergenekon davası"nın dünya tarihinde "örnek" bir basın ve hukuk cinayeti olduğu ve okullarda okutulacak boyutta devasa bir fenomen haline gelmesinden önce bu haksızlıkların hukuksuzlukların "devrim" diye yeni Sağcı (eski Solcu) bazı ahmak entelektüeller tarafından kutsanması, Ergenekon davasından içeri alınan -ve küçük bir azınlığı teşkil eden- sahici kanlı/darbeci güruhun da sonradan aklanacağının ön işaretiydi. Allahın İslamcı muktedirlerine "demokratik devrimci" payesi bahşeden entel zevatın bir türlü bağışlanmaması ve bağışlanmak için çabalarının pek karşılık bulmamasının sebebi, bu "olağanüstü" ahmaklık katsayılarından gelmektedir. Dava sırasında suçlu ve suçsuz arasında samimi bir ayrım gözetselerdi ve "askerin hepsi kötüdür" gibi "rasyonel" bir fikri benimsemeselerdi, böyle devasa bir Çifte-hata da yapmamış olacaklardı.
    O günlerde, bu çarpık Ergenekon ve onunla anılan diğer davaların bir rövanşı olacağını ve Türk Ordusu'nun bunun intikamını mutlaka alacağını yazmıştım. Türk ordusunun çok eski bir tarihi vardır ve Solumtrak/İslamcı entel deryası ne kadar küçümserse küçümsesin, Anadolu'da bin yıldır ortak dil babında Türkçe konuşulmasının ve bu toprakların bin yıl önce Batılılar tarafından "Türkiye" diye adlandırılmasının baş nedeni Türk Ordusu'dur, "altakıl üstakıl" diye günaşırı yazı yazan köşelemecilerin bir de "derinakıl" diye bir şeyin varolduğundan haberdar olduğunu ve bunu iyi değerlendirdiğini söylemek çok zor. Bu konuda Kürt hareketinin çok daha gerçekçi olduğunu söylemek gerek.
    Ordu'nun rövanşı alacağı belliydi ve "Merhamet olmayacak" diye de bin kere yazmışımdır her halde. Şimdi şaşılacak bir şekilde Gülenciler ve Gülenci olabilecekler ile Gülencilerin gölgesinin değdiği herkes devletten temizleniyor. Bunun anlamı, Demirel-Erbakan devrinden beri adım adım devlete yerleşen, devletin dokusunu değiştirmeyi amaçlayan ve Türkiye gibi en az bin yıllık devlet geleneğine sahip bir yeri "Kainat İmamı" gibi Saidi Nursi adlı esrik bir istihbaratçı/mistiğin külliyatına dayanan -bilemedin- yüz yıllık bir Sünni ambisyonuyla başka bir "tek adam"a teslim edebileceğini sanan girişimin mahvıdır. İyi ve doğru değerlerin "azıcık kötülükten zarar gelmez" anlayışıyla zehirlenmesinin bedeli ağır. Türk Ordu'sunu hafife alan Gülenciler, "Generallerin üzerindeki zırhı yırtıp alın" dendiğinde, askerleri sadece zırhın koruduğunu falan sanıyorlardı. Kainatın nasıl işlediğini de bilmediklerinden, hiç ummadıkları bir duruma düştüler ve durumlarının daha da kötü olacağı açık. Üstelik Gülencilerin düştüğü durum, bu hayatta devlete son çaycısına kadar hakim olmanın da bir "garanti" teşkil etmediğini -Amerika'yı- yeniden keşfetmekten ibaret. Ve Gülencilerin durumu, diğer İslamcılık türleri için de bir format, bir örnekprototipi teşkil ediyor.
    Türk Ordusu'nun yeniden ipleri ele geçirmesi ve İslamcıları kukla gibi oynatması, onların hakkından sırayla gelmesi, gelecekte siyasi muhalefetin -ve Türkiye'nin- fena halde aleyhinedir. Ama anlaşılan, kaçınılmaz bir gelişme ve hımbıl muhalefetin de sonu. Yani tırpan sadece İslamcıları budamıyor, en kritik dönemde laf ve yanlış karardan başka birşey üretemeyen muhalefeti de lüzumsuz hale getiriyor. Türkiye'nin asker vesayetinden kurtulması doğru ve iyi bir hedeftir. Siyaset, askere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Şimdi işler askerin kontrolüne giriyor ve tabii bundan sadece Gülenist İslamcılar zarar görmüyor, en başta Kürtler zarar görüyor, onurlu bir barış yapılmıyor ve insanları yıldırmayı amaçlayan kanlı bir politika yürütülüyor. Bu, gelecekte ülkenin birliği için büyük bir hata olarak değerlendirilebilir -tabii Türkiye yeniden önemli bir ekonomik/kültürel yükseliş ivmesi yakalayamazsa. Düşmanlıklar üzerine yüksek kültür/uygarlık/ekonomi kurulamayacağı çok nettir.
    Türkiye'yi 2024'de, yani 'Değişim/Dönüşüm Dönemi" sonunda tanımanın pek mümkün olmayacağını tekrar edeyim. Türkiye belki eskisinin aynısı Kemalist bir yer olmayacak, ama bir şekilde fabrika ayarlarına dönecek gibi görünüyor ve kimlikçiliğe son veren yeni postkapitalist paradigmanın İslamcılığa/Kürtçülüğe fena dalacağı anlaşılıyor, Ordu da bunu görmüş gibi ve çok derinden kararlı stratejik bir yürüyüş sergiliyor.
    Bu konuyu konuştuğum dostlarım, bu gelişmenin olumlu ve olumsuzluğu arasında bölünmüş durumdalar. En kötü kemalist iktidarın bile islamcılardan iyi olduğunu söyleyen de var, "islamcılar bunlardan iyidir" diyen de. Ben bu işin bir tür "kader meselesi" haline geldiğini ve iktidarın/gücün boşluk kaldırmadığını, o boşluğu askerlerin derinden derine doldurduklarını düşünüyorum. Endişelendirecek bir durum. Bu gelişmenin siyasi ifadesi de "Milliyetçi popülizm" oluyor tabii ve MHP'de Meral Akşener'in yükselişi ve geleceğin merkez partisi olmaya oynaması da anlaşılır bir durum. Olaylar fena halde Kürtlerin aleyhine gelişiyor ve bu çok ürkütücü, çünkü Kürtler, Ortadoğu'nun en büyük modern seküler halkı olarak 20'inci Yüzyıldaki gibi/türde kanla ezilmeyi haketmiyor ve ezilmeyi -haklı olarak- kabul etmiyor. 21'inci Yüzyıl bir Kürt Yükselişi ile başladı. Şu anda Batı'nın bu bölgede en çok güvendiği halk Kürtler, ama Suriye durulursa ilk ezilecek olanlar gene onlar olabilir. Buna izin vermemek gerek. Devletsiz Kürt Halkı, ulusdevletlerin mecburen değişecek formatlarının yeniden belirlenmesi konusunda Dünyaya örnek olabilir ve bunu hak ediyor. Devleti bir türlü terketmeyen Kürt fobisinden kurtuluş, Türkiye için önemli.
    Türkiye, Büyük İskender'in İranlıları yenmesinden beri esasen en çok Batı'dan (yani Roma ve sonra Avrupa'dan) etkilenmiştir, onları önemli ölçüde etkilemiştir. Mesela Japonlarla aynı köklere sahip bir dil konuşan Türklerin oralara, Japonya'ya Çin'e baktığı hiç olmamıştır, hatta Rusya'ya bile pek bakmamış, Büyük Petro'yu "Deli Petro" ilan edivermişlerdir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin fabrika ayarlarına döndüğü aşamada, o zamanın ittifaklarına benzer bir dış politikaya dönme eğilimleri de görülüyor. Komintern, daha Ulusal Kurtuluş Hareketlerini desteklemek kararını almadan Mustafa Kemal önderliğindeki Millici direnişi destekliyordu. Türklerin kesin yenilgisiyle sonuçlanan Türk-Rus savaşlarından sonra Lenin ve Atatürk yakınlaşması, o zamanlar sansasyonel bir olaydı. Lenin bunu sonra bir dünya politikasına dönüştürdü ve Sovyetler Birliği'nin bu politikası, II. Dünya Savaşından sonra hegemonyacı ikinci büyük güç olmasının da önünü açtı. Şimdi benzeri bir Türk-Rus yakınlaşması yaşanıyor gibi. Bu yakınlaşmayı, "Batı'yla yakınlığı dengelemeyi amaçlayan bir Doğu desteği" gibi algılamak mümkün ve Türkiye'nin Doğu'yla yakınlaşması, konjonktürün ve Dünya trendlerinin bir gereği. Çin'in önlenemeyen yükselişi ve ABD'nin tek başına kontol edemediği -giderek çok kutuplu- Dünya, Türkiye'yi özellikle şimdi buna zorluyor. Ergenekon operasyonunun ABD'nin -en azından- gözyummasıyla gerçeklerştiğini bilmek, köklü Türk Ordusu hafızasına oldukça derin bir şekilde kazınmış görünüyor. Amerikalıların şimdi de Gülencilerin devletten temizlenmesine suskun kalması -hatta destekler görünmesi- "kendini affettirmek" gibi bir duruşa benziyor. Tabii neyin ne olduğunu önümüzdeki dönemde daha net görmek mümkün olacak.
    Yeni dönemde asıl sözü Sol'un söyleyeceğini tekrarlarken, "Sol asla iktidar olamaz" diyenleri de duyar gibi olyorum. Evet! Ama oy çokluğunun her şey olmadığını şimdi yaşananlardan görmek mümkün. Etki ve yönlendirme, sadece oy meselesi değildir. Gülenciler de çoğunluk değillerdi. Şimdi kimlikçilik ve kaba kapitalizmin çakılmakta olduğu bir devirde yaşıyoruz. Eski Ortodoks Sol klişelerden kurtulmuş liberter yeni Sol, zaten İnternette yaşayan ve gençliğin benimsediği temel kurallar demek. Farklılıklara/inançlara saygılı seküler rasyonel esprili akılcı bir özgürlükçülüğün savunduğu "kendini sürekli yenileyen ve değiştirip geliştiren", çoğunluğun yararını düşünen ekonomi pratikleri. Bunlar elbette hâlâ kapitalizm bazlı -eh biz de postkapitalizmden bahsediyoruz zaten. Ama yumuşak, birbirini gözeten ve deneylere açık bir yanı var. Kapitalizmin alternatifinin internette doğup çok kısa sürede Dünyaya yayılabileceğini söyleyebiliriz. Yeni Pokemon çılgınlığı kadar hızlı yayılmayabilir ama herkesi şaşırtabilecek kadar etkili olabilir. Kısacası çok hızlı yaşıyoruz ve 2024 Türkiye'sini tanımak güç olacak ve bence herşey çok güzel olacak.

3.07.2016

Otoriter babaların faşist çocukları

Atatürk Havaalanına saldıran ve asıl sayısını hala bilmediğimiz "Üç terörist" (dışarıda dört kişinin daha beklediği de ileri sürülmüştü) kendileriyle birlikte 48 kişiyi öldürdüler. Saldırının çok profesyonel olduğu iddialarından tutun da Türk istihbarat çevrelerinin böyle büyük olayları bir türlü önceden haber alamamasına ve IŞİD'in bu eylemleri üslenmemesine kadar (ama Bangladeş'deki olayı üslendiler) bir dizi "acaiplik" ötesi durumdan da öte başka bir durum var ki, bu yazının konusu: Türklerin onca şiddet eylemine "bana mısın" dememesi, son bir yıldır her alanda azan şiddet eylemlerine ve devletin şiddet politikalarına sessiz kalması, başka ülkelerde kıyameti koparıp travmalara neden olacak olayların Türkiye'de üç günde unutulması ve tabii despotların despot babaları.
    Çocukların kabasına kızılcık sopasıyla vurularak "terbiye" edildiği bir İngiliz filmi görmüştüm. Bu yöntemin eskiden Alman ailelerde de olduğunu yabancı dostlarımdan ilk duyduğumda açıkcası çok şaşırmıştım. Türkiye'de "terbiye" durumlarının eskiden nasıl olduğunu söylemeye gerek yok. Türklerin şiddete alışık bir toplum olduğu da malum. Ailede otoriter baba fenomeni Türklere yabancı değil. Ben de yatılı okuldayken cetvelle parmak uçlarımıza vurularak cezalandırıldığımız bir gün vardı, onu unutmadım. Ama şiddet bugün nal çivisi gibi de değil, kurşun ve şarapnel olarak çakılıyor ve bedenleri tanınmayacak ölçede parçalıyor. Eskiden Güney Amerika'da ve ondan önce İspanyol iç savaşında falan, gerilla olmanın romantik bir yanı vardı, artık böyle şeylerin tedavülden tamamen kaldırıldığı, sek şiddet sözkonusu.
    Otuz küsür yıldır her gün asker polis PKK'lı ve halktan insanlar, kadınlar, çocuklar ölüyor, politikacıların "Allah'tan rahmet" dileklerine yakında Gökten, "rahmet taze bitti" diye yanıt gelmek üzere, ama bu laflardan usanmalar ve cenaze törenlerinde politikacıları protesto, hâlâ cılız. Muktedir siyasilerin acziyeti ve çapsızlığı bir yana, onca olay, onca şiddetin birkaç gün içinde unutulmaları, siyasileri yeni taziye nakaratlarını tekrarlamak cüretini güçlendiriyor. Mesela Atatürk Havaalanı saldırıları sonrasında suçsuz günahsız ölülerin sayısı her gün artıyor ve bu da basında yer alıyor, ama konu hakkındaki temel bilgiler bile muğlak. Saldırının unutulmasını önlemek maksadıyla olayın yaşandığı yerde veya yakınında, ölenler ve yaralananlara saygı için kurulmuş bir köşe, bir işaret yok. Sonra da "Dünya Paris'de yaşanan IŞİD saldırısına gösterilen duyarlılığı İstanbu'a göstermiyor" deniyor, Türkler o duyarlılığı kendi ülkelerine kendi ölülerine göstermiyor ki, başkaları göstersin! Basının olaya normal ilgisini eleştiren ve bunu hükümete karşı bir komplo gibi yansıtmaya çalışanların yaşadığı bir ülke burası ve çocukluğundan itibaren şiddeti kanıksayan, önce baba dayağı, sonra öğretmen cetveli, derken asker tokadı, nihayetinde biber gazı ve polis copu ile yaşayan bir halktan bahsediyoruz.
    Ailelerinden onca şiddet gören çocukların bununla nasıl başa çıktıkları konusu benim için oldukça yeni bir konu. Çocukları çok severim. Hatta benim için kutsala yakın bir yerleri vardır çocukların ve onlara kötü davranılması açıkcası algılama alanımın da dışında, sadece gazetelerde-filmlerdedir. Kısacası, yakın ve uzak çevremde çocuklara kötü davranan insanlar hiç olmadı. Ensar vakfı olayından sonra konuyla cidden ilgilendiğimi söyleyebilirim. Ve başta, okumakta bile zorlandığım bu olayın ardında bir tür ataerkil zihniyetin olduğunu gördükten sonra Amerika'yı yeniden keşfederek, tanıdık ve tanımadık despot siyasilerin hemen hepsinin despot babaları olduğunu gördüm. Türkiye'de bugünlerde adına "biat" denen ve özünde "Tanrı'ya kayıtsız-şartsız itaat" anlamına gelen sözcüğün, "yönetici otoriteye körü körüne itaat" anlamında kullanıldığı islami Kıyamet devrinde yaşıyoruz. İslam dininin "İslamcılık" adlı "yeni" ve çağdaş yorumunun bir zebani ideolojine dönüşmüş haliyle artık hakkınca ciddiye alınıp şiddetle ve akılla ezildiği günümüzde, bu "İslam türü"nün seksist/cinsiyetçi, ataerkil "er"kek yanı üzerinde durmak önemli geliyor bana, zira bu yan sadece "İslam"a özgü değil ve ileride başka biçimde yeniden karşımıza çıkabilir. İdeal bir dünya yaratmak peşinde koşan ideolojiler hakkında, Friedrich Nietzsche'nin -katıldığım- yorumu kısa ve öz: "İdeal dünya, bir yalandan ibarettir." Hayat, çok yönlü çok katmanlı bir şeydir ve ideologların onu tek bir kalıba dökme girişimi her daim başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve İslamcılığın çok daha büyük bir başarısızlıkla sonuçlanacağı şimdiden kesindir.
    Çocuğuna sistematik şiddet uygulayan despot baba...
    Bana tamamen yabancı bir tipoloji. 'Konstantiniye notları' bloguma Mao'nun kişiliği ile ilgili yazdığım son yazıda babasının nasıl biri olduğunu anlatmıştım. Mao, babasının dayağı ve aşağılamalarına dayanamayıp onu intihar etmekle tehdit ediyor. Hitler'in babası daha da despot. Alois Hitler, insanların ona "Gümrük dairesi yüksek memuru" diye tam titriyle hitap etmelerini istermiş ve oğlu Adolf'ü "kan akıtıncaya kadar" dövermiş. "Duygusuz, öfkeli", şiddet ve celal sahibi otoriter biri diye tanıtılıyor. Hitler'in babası hakkında kurduğu tek cümlede de onun hakkında iyi bir şey söyleyemediğini biliyoruz. Mao da babasından bahsetmiyor. Çok dövülen, şiddete alıştırılan çocuklar toplumu nasıl bir şey? Milletler/ideolojiler ötesi bir konu olduğundan ideolojilerden daha ciddi bir konu bu ve "biat"ın kanıksanmasını da açıklayabilecek bir alan.
    Çocuk, annesine-babasına sığınmak ister ve daha önemlisi, algıladığı şeylere verdiği tepkinin anne-babsında bir yankı bulmasına ihtiyaç duyar. Çocuğun hayata tutunmak için gerekli bu ruhsal tasdik, anne-baba tarafından korunup kollanmakla da ilgilidir. Anne-baba, bu anlamda çocuğun kendini koruma altında hissettiği, yaptığı şeyleri kabuledilebilir bir tasdik/red ile çocuğa yön veren kişilerdir. Çocuğun tek sığınak olarak tanıdığı anne-babasından veya bunların birinden sistemli olarak kötü muameleye maruz kalmasının yarattığı ilk şok, çocuğun gideceği başka bir kişi/yer olmadığını anlamasıdır ve bu ölüm korkusu kadar derin bir korku uyandırı. Çocuk bu korkuyla uzun süre yaşayamadığından (çocuklar için kısa zaman aralıkları bile küçük sonsuzluklar gibi algılanır) ve bu korkuyla hesaplaşamadığından, şiddete teslim olur ve şiddet uygulanmasını "sevgi"ye dönüştürür, bunun ifadesini "sever de döver de" lafından biliyoruz. Baba dövüyorsa bir bildiği vardır ve "çocuğu iyiliği için döver".
    Şiddet uygulayanı bir yerden sonra sevmeye başlamak ve çekilen acıya iyi bir "sevecen" gerekçe uydurmak olayı, toplumda çeşitli kavramlar altına gizlenir. Mesela "vefakar olmak" bu kavramların en rafine olanıdır. Dayağı yiyeceksin ama babandır diye vefakar kalacaksın. "İtaatkar" olmak daha açık, köleliğe katlanmayı daha çok çağrıştıran, eskiden erdem sayılan, bugün duyarsız öküzlüğe pek uzak olmayan bir kavram. "Biat" ise, Türkiye'de islamcılığın/dinciliğin basına benimsettiği nisbeten yeni bir kavram ve eski devrin küçük beyliklerinin Osmanlıya "tâbî" olması tınısına yakın, ulvi/kudsi bir kavram gibi duruyor.
    Sürekli baba şiddeti gören ve babasının her dediğini ürkek tavşanlar gibi flaş körü vaziyette itirazsız yapan oğulların kişiliği gelişmiyor. Gelişmemiş kişiliğin hayatta en çok muhtaç olduğu, devlet dairesinde bir dayı, beğendiği kıza "bak bununla evlensen iyi olur" diyebilecek bir abi, siyasette etkili bir amcadır. Sadece işini değil, karısını bile başkalarının bulduğu sinik sünepe, bir koltuğa oturtulunca da "dünyanın efendisi" sanan toplum tipolojisi, kesinlikle "dayağa alışmış toplum" tipolojisidir -burada bilerek "birey" demiyorum, çünkü bu tipolojinin kişisi birey olamıyor ve ideolojiler içinde kendine yer aramaya meyilli oluyor, ve malumunuzdur, ideolojiler "uğrunda ölünebilecek" bir gerekçe sunup insanları kendilerini havaya uçurabilecek kıvama getirebilen "zihnî" oluşuklar artık.
    Buradan nereye geleceğim? Elbette eğitime. Çocukların her türlü istismara açık oldukları ve otorite saydıkları kişiler tarafından mahvedilmelerini sağlayan zihniyet, "eti senin kemiği benim" zihniyetidir. Baba bunu genellikle öğretmene ve çırak verdiği ustaya, kendi çocuğu için söylerdi. Gerçek şudur: Her insan, doğduğu andan itibaren asgari 'insan haysiyeti' atmosferinde yaşamalıdır. Bunu sağlamayanlar anne-baba da olsa, çağdaş hukuk tarafından cezalandırılır. Kimsenin eti-kemiği kimseye ait değildir ve buna analar babalar da dahildir. Çocuk istismarı, bu evrensel yasanın göremediği yerlerde oluyor. Aile içinde ve din hocasının dizinin dibinde. Çünkü buralara evrensel/toplumsal kontrol sızamıyor, sızmakta zorlanıyor. O halde çağdaş eğitimin dünyada edindiği kazanımı uygulayıp, çocukların tanımadık yetişkinlerle yalnız kalması üzerine kurulu "din hocası eğitimi"ni Japon bıçağı kesinliğiyle kesip çöpe atmak şart. Çocuklara karşı şiddet uygulamanın büyük bir suç (ve günah) olduğu konusunda toplumsal duyarlılık geliştirip, bu duyarlılığın kamusal yönetim tarafından da benimsenmesi sağlanmak zorunda. Çocuk, sadece okullarda, diğer çocuklarla bir arada eğitildiği atmosferde, yani eğitimin ve eğitenlerin kontrol edilebildiği atmosferde, yetişkinlere teslim edilebilir. Toplumun başına bela faşistlerin yetişmesini önlemek için yapılabilecek somut eylemlerden biri, toplumdaki şiddetin en alt basamağını kararlı bir şekilde yok etmektir -ki şiddet tırmanamasın, olağan normalliklerden biri sayılamasın. İdeolojiler içinde seksist/cinsiyetçi islamcılığın ürettiği yüksek şiddetin kökeninde ataerkil "dediğim dedik" hödüklüğünün olduğu, bunun da bir "er"kek zayıflığından ibaret olduğu unutulmamalı ve 21'inci yüzyılın hakkı verilerek kadınlara daha fazla alan/yer açılmalıdır. Kompleksli hotzot erkeklerin ideolojiye sığınan şiddet ve ondan "kişilik" devşiren politikacı versiyonları, zavallılardan oluşuyor. Babalarından dayak yiye yiye büyümüş yetişkin faşistlerin, bugünün çocuklarına aynı Cehennem azabını yaşatmalarını engellemek, gelecek için çok önemli bir mücadele alanının adıdır.