17.06.2016

Milletvekillerini halk seçiyor, daha çok siyaset yapan gazetecileri halk neden seçemiyor?

Türkiye'de köşe yazarlığı müessesesi pek yeni olmasa da, her gazetenin her köşesi-kenarında bir köşe yazarının yazması olayı ve gazetelerin "çeşitli görüşlerden" yazarı aynı gazetede bulundurmak anlayışı oldukça yeni. Kendisinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen Türkiye, umduğundan çok daha fazla etkileniyor Dünyadan ve bunun pek farkında değil.
    "Tarafsız gazetecilik" denen yeni ama kendi kendiyle sorunlu bir gazetecilik türü, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra ortaya çıktı ve daha öncesinin nisbeten taraflı gazeteciliğinin yerini aldı. Bu gazeteciliğin özelliği, aynı anda aynı konuları benzer üslupla işliyor oluşu ve istemeden yeni bir tekdüzelik üretmesi. Türkiye'de bunun üstüne üstlük bir de aynı manşeti atan yandaş basın var tabii -basından sayamadığımız. Türkiye'nin PR'dan gerçekten iyi anlayan makyevelist muktedirleri, bu yeni gazetecilik anlayışını kanırta kanırta kullanıyor.
    Soğuk Savaş döneminde, mesela Le Monde veya FAZ okuduğunuzda, bu gazetelerde konuya Soldan mı yoksa Sağdan mı yaklaşıldığını biliyordunuz, ona göre okuyordunuz. Türkiye'de durum farklı değildi. Cumhuriyet ile Tercüman iki farklı çizginin gazetesiydi -hem de bugünkü dozda bir "kutuplaşma" olmadığı halde. Ve bunu herkes bilir gazetesini ona göre alırdı. 
    Batıda daha net olan değişimler, Batıdan etkilenen Türkiye'nin tam sekülerleşmemiş/modernleşmemiş/ kapitalistleşmemiş yapısına uygun olarak her zaman daha karmaşık olmuştur. Avrupa basını, neoliberal dönemde moda olan ve giderek yeni "normalite"ye dönüşen bu "tarafsızlık" türünü benimsediğinden beri giderek halktan uzaklaşıyor, tekdüzeleşiyor ve halkı ilgilendiren bir çok konuyu es geçiyor. Bu durum ve çeşitlilik kaybı, Türkiye'de korkunç boyutlarda. Tayyip Erdoğan bir konuşuyor, ertesi gün bütün "köşe" yazarları Tayyip Erdoğan'ı yazıyor (hatta bütün politikacılar da ona cevap veriyor!) Köşe yazarları, oturdukları yerden "yorum" üretmek adına gündemin tekleşmesini ve diğer bir çok konunun ve haberin konuşulmamasını sağlıyor. Buna hakları yok. Gazetelerde (ve diğer medyada) haber seçim monopolüne sahip olmak, zaten gazetecileri mercek altına almak için yeterince önemli bir neden; muktedirlerin gündem belirlemelerine bilerek/bilmeyerek hizmet etmek, daha önemli bir neden. 
    Kocaeli, Kayseri, Kırşehir milletvekili, kendi ili ile ilgili bir tek konuyu bile gündeme getirmeden her gün "yüksek politika" yapsa, seçmenleri tarafından cezalandırılabilir, hatta bir daha seçilmeyebilir, -ya köşemen? Köşeyazarının her gün her gün okurlarına akıl veren tonda yüksek politikadan başka bir şey yazmamasına "yeter" diyen okur ne yapacak? Sonuçta bu adamlar ve kadınlar en has politikacıdan daha çok politika yazıyorlar ve meseleleri öyle haber vermek, bilgilendirmek, bilinmeyen konuları/sorunları işlemek falan da değil.
    Türkiye'de Özal ile başlayan ve AKP'nin 2007'ye kadar sürdürdüğü, eski anlamdaki Sol'un ve Sağ'ın tasfiye olduğu neoliberal dönemde Hürriyet, Milliyet ve Sabah gibi büyük gazeteler, "her fikirden yazar" istihdamıyla kendilerince bir tür "tarafsızlık" atmosferi kurdular, Avrupa'daki anlayışın ülkeye sessiz sedasız adaptasyonu böyle oldu. Eskinin haber yapan ve halkı bilgilendiren basınının yerine, halka "doğrunun ne olduğunu anlatan", yeni bir "önder/imam" müessesi medya oluştu. Şimdi bunun da giderek, yeni tarafsızlığın mücadeleci/angaje bir türü halinde "hakem rolünü üslenen gazetecilik" halinde yeni bir tarafgirliğe dönüşmesi (ve bu haliyle açıkcası benim hoşuma gidiyor), zihniyet itibarıyla Batı'daki değişime benziyor. Yeni tarafgirlik Batı'da çok daha daha usturuplu (soğuk/söğüş) yapılıyor. Bu gelişme, referanslarını neredeyse sadece Batıdan alan Türk Medyası tarafından sorgusuz sualsiz kabul görüyor.
    Neoliberal dönemde sadece Türkiye'de değil Dünyada da oturmuş (ve artık eleştirilen) son hali, "yargılayan angaje hakem gazeteci" olmaya başladı. Günümüzün gazeteciliği ve özellikle köşe yazarlığı (havuz medyasını basından saymıyoruz), halka "yol gösteren" ve siyasi konularda taraf olmakla kalmayıp, kendini olayların üzerinde konumlandıran, oradan fetva veren bir siyasi aktör haline geldi. Böyle bir pozisyonun -Türkiye'de- günümüz olağanüstü şartlarında mazur görülmesi belki bir yere kadar kabul edilebilir, ama halkın içinden değil yukarıdan/tepeden bakarak yazan yazarlar halka yabancılaşıyorlar ve basının da yabancılaşmasını hızlandırıyorlar. Bu prosesin sonucu da kamuoyu soruşturmalarıyla tesbit edilen "basına güvensizlik" oluyor. İfadesini, tirajlarda görmek mümkün. Türkiye'de kişi başına gazete okuma oranı 1960'lı yıllarla (ve tabii Dünyayla hiç) kıyaslanamayacak boyutlarda. Gazete fiyatlarının çok ucuz olmasına rağmen böyle. 
    Dünyada gençler giderek daha az gazete, daha çok sosyal medya haberi ve internet gazetesi okuyor. Hantal gazeteler cazibesini yitiriyor. Gazeteler, buna rağmen üsluplarını sorgulamıyor ve ülkedeki korku atmosferine "gönüllü" uyum sağlıyorlar. Türkiye'de, Dünyada sorgulanmaya başlanan son gazetecilik türünü "gerekli" görenler hiç de az değil elbette, ama bu gazetecilik "türü" ve üslubu artık ne kadar doğru? Basın, üst perdeden konuşan haliyle iticileşirken, bir taraftan da halkın kontrolünden uzak bir "Dördüncü güç" olmayı sürdürüyor ve sosyal medyanın yeni bir tür "Doğrudan Demokrasi" faktörü haline gelmekte olduğu aşamada, basının meşruiyeti de sorgulanıyor. 
    Türkiye ne kadar demokrasi özürlü bir ülke olursa olsun, siyaset, seçimler üzerinden halk tarafından kontrol ediliyor. Yasama, yürütme ve yargı, yani  (aslında birbirinden bağımsız olması gereken ama Türkiye'de pek öyle olamayan) üç güç de, çeşitli yüksek mekanizmalar üzerinden kontrol ediliyorlar. Güçler ayrılığının iyi işlediği Batılı ülkelerde bu konu çok net. Peki "Dördüncü güç" medyayı temsil edenleri kim seçti? Ya da şöyle soralım: Günümüzde eskisinden çok daha önemli bir rol oynayan "Dördüncü güç medya" halk tarafından kontrol edilebiliyor mu? Bu soruya kocaman bir "Hayır" diyoruz. Eni konu siyaset yapan gazeteciler halk tarafından seçilemiyor. Gazeteciler/köşemenler büyük yanılgılarının bedelini ödemiyor. Mesela Taraf gazetesini çıkarmış ve ülke tarihinin en büyük gazetecilik günahlarına imza atmış Ahmet Altan gibi bir "gazeteci"nin (Yani köşe yazarı, yorumcunun) halkın oyuna/denetimine sunulması ve görevinden uzaklaştırılmasını, mesleki anlamda cezalandırılmasını sağlayan ve halkın denetimiyle ilişkili herhangi bir mekanizma/kurum/jüri yok. Nitekim Altan gene yazıyor! 
    Bu konular sadece tiraja bırakılıyor, -ki tirajın ne kadar yanıltabildiğini, tiraj sayılarıyla nasıl oynandığını biliyoruz. Ayrıca insanlar gazetelerini bir tek yazar için bırakmak da istemiyorlar, belli okur alışkanlıklar devreye giriyor. "Medya" deyince madem ki bu kadar siyasi bir mekanizmadan bahsetmiş oluyoruz, siyasilerin tâbi olduğu "görevden alma/düşürülme" ve "istifa" gibi mevzuatın, gazeteciler/köşemenler için de geçerli olması gerekmez mi? BuNu düzenleyen, bir "Etik kurulu mu olur, kamuoyu/jüri kararı mı olur, her neyse, halkın eğilimlerine göre bu konuda karar veren ve uygulayan demokratik bir müessesenin kurulması düşünülemez mi? Ne yani Mesut Yılmaz Tansu Çiller gibi politikacıların adlarının bile unutulduğu, koca ANAP'ın toz olduğu Türkiye'de, otuz yıldır aynı lafları geveleyen ve okunmayan yazarları köşelerinde tutan ne? "Demokratikleşmek"ten bahsediyorsak, bunu ciddiye almak zorundayız, zira sonuna geldiğimiz İslamcılar devrinin ardından basın umduğundan çok daha önemli bir rol uynayabilir. 
    Üç Güç Yasama-Yürütme-Yargıyı denetleyen mekanizmalara, "Dördüncü Güç Medya" sahip değil. Basın eğer dördüncü kuvvetse, onu da kontrol eden bazı demokratik mekanizmalar kurulsa iyi olmaz mı? Halkın basına olan güvenini yitirmesinin önüne geçmek ve basını demokrasinin daha sağlam bir burcu haline getirmek, onu halkın kontrolüne daha çok açmakla mümkün. Bu gelişme, basının inanılırlığını, itibarını ve gücünü daha da artıracaktır.

3.06.2016

Ermenilerin ve Türklerin yası, Anadolu'nun kıyameti

Sadece Ermenilerin değil...
Türklerin de Kıyameti...
Bazı konuları yazmak hiç kolay değil...
Ermeniler, bugün Anadolu'dan tamamen silinmiş bir halk, kültür ve uygarlık. Yaşananların sonuçlarına bakarak birer soykırım yaşamışlardır, ama bunun sorumlusu bugünün suçsuz-günahsız Türkleri değildir. Hukuken bu olayın sorumlusu İttihat ve Terakki Hükümetidir ve bu hükümetin önemli şahsiyetlerinin tamamı da lanetlenmiş bir şekilde ölmüş ve öldürülmüşlerdir. Enver Paşa Tacikistan'da Ermeni bir subayın komutasındaki Kızılordu müfrezesi tarafından ölmüş, çarpışmada başı kopmuştur. Talat ve Cemal Paşalar da Ermeni tetikçiler tarafından öldürülmüşlerdir. Olayın etkisi öyle büyük olmuştur ki, bu parti sonunda ortadan kalkmıştır, tıpkı Nazi Partisinin de tamamen yokolması gibi (tabii bunlara özenen oluşuklar daha sonra da ortaya çıkmıştır ama bunlar gerçeği değiştirmez).
1911'de başlayan Trablusgarp savaşı ile başlayıp 1923'de Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanıyla son bulan dönemi ben "Anadolu Kıyameti" sayıyorum ve bu sınırlamamın tek nedeni, şimdi yaşadığımız Cumhuriyet sınırlarını esas alıyor olmam, -yoksa Kıyamet sadece Anadolu'da kopmadı. Balkanlardan başladı Hazar kıyılarına kadar ulaştı. Bu kıyamette mahvolan halkların başında Ermeniler gelmektedir, ikinci sırada Rumlar, üçüncü sırada da Türkler.
Türk Sultanlarının 16'ıncı Yüzyıldan itibaren Abbesileşmeye ve Sünnileşmeye başlayan devlette Müslümanları imtiyazlı hale getirip Hristiyan tebayı ikinci sınıf haline getirip dışlamalarının ve asimilasyon sürecinin vardığı son nokta, kapitalizmin tam anlamıyla kendini hissettirdiği 19'uncu Yüzyıl Türkiye'sinde (yani Osmanlı idaresi altındaki ülkede) kapitalizm ideolojisi milliyetçiliklerin ayrılıkçılık formatında ortaya çıkması olmuştur. Kapitalistleşme, kültürel homojenleşme demektir. Ulusal sınırlar dahilinde tek dil, tek eğitim müfredatı vs. anlamına gelir (Bütün bunların sistemsel nedeni hakkında bu blogda çok sayıda yazı bulunuyor). Mutlaka böyle olmak zorunda değildi. Ama Avrupa'daki örnekleri böyledir ve Avrupa'nın dibinde yaşayan Anadolu'nun hem de o dönemde Hindistan'daki seküler geleneğe, Japonya'ya veya eski Kam/Kağan geleneğine bakması beklenemezdi malesef.
Kapitalistleşme ve Milliyetçiliklerin "doğal" doğuşu ile ilk büyük travma, Bulgaristan'daki en az 500 yıllık (oradaki Hun kutsal dağı "Tengri"yi de sayacak olursa bin küsür yıllık) ilk Türk vatanı Balkanların Türk kontrolünden çıkması ve Türklere karşı yapılan mezalime/baskıya dayanamayanların Anadolu'ya kaç-göçüyle oluştu. Amerikalılar Amerika kıtasında 300 yıllık bir bağımsız halk bilincine sahipler. Onların Amerikan iç savaşında yaşadıkları travma -ki Anadolu Kıyametinden yarım yüzyıl eskidir- bugün hâlâ filmlere konu olmaktadır. Türk varlığının tehdidi korkusu o kadar büyük olmalı ki, bir taraftan İstanbul etrafında ona tâbi kültür havzası, Türkçe dil ve Türk milliyetçiliği (Sultanın Sünni Türk tebası olarak) oluşurken, Anadoşu'da iç savaş kesintisiz devam etmiştir (Yunanistan-Türkiye savaşı da bu anlamda bir iç savaştır). Burada olan, sırasıyla önce Türklere, sonra Ermenilere ve en son Rumlara olmuştur. Yunanistan'la nüfus mübadelesi konusuna, Cumhuriyet devrinde Rum ve Ermenilerin sistematik bir şekilde ezilmelerine ve Türkiye'den göçe zorlanmalarına, bu cemaatlerin hayat damarları olan vakıf mallarına el konulmasına falan hiç girmiyorum. Sonuçta, Türk Milliyetçisi İttihat Terakki'nin Anadolu'daki Ermeni varlığına son vermesi, "baskın basanındır" mantığıyla uygulanmış ve bugün savunulması hiç mümkün olmayan bir uygulamadır. Karşı taraf da aynısını yapmıştır, ama çok daha küçük çapta. Onlar da Doğu Anadolu'da etnik temizliğe benzer girişimlerde bulunmuşlardır ama fazla etkili olamamışlardır (belki İttihat Terakki kadar "iyi" örgütlü değillerdi). Sonuçta yenilmişlerdir. İngiltere, Fransa, Almanya hatta İtalya'nın müdahalelerine rağmen Anadolu Kıyameti, bu topraklarda yaşanan en kanlı iç savaştır ve bu savaşın kaybedenleri Ermenilerle Rumlar olmuştur, ama Türkler'in de büyük bir zafer kazandığı söylenemez, çünkü bir imparatorluğa has çok kültürlü çok halklı çok dilli yapıyı yitrip, "Mecburiyetten Türk" bir kültürel homojenleşmeyi uygulamak zorunda kalmışlardır. Böyle olmak zorunda değildi. İlle de Avrupa'yı taklit etmek gerekmiyordu. Ama Türkiye'de o zamanın şartları ve entelektüel atmosfer düşünülünce, Cumhuriyet'in kurulmasının -o atmosferde- en iyi ve doğru seçenek olduğu görülecektir.
Bugün İslamcılık gibi bir dangalaklık türünün doğup 20 yıldır Türkiye'yi yönetmesinin altında da bu Türkiye Cumhuriyeti (makro) milliyetçiliğine has homojenleşmenin ülkenin tarihi dokusuna uygun olarak zaman içinde kendini dönüştüremeyip katılaşması/bağnazlaşması yatmaktadır. Halk, eski katı milliyetçi yapının aşılmasını hâlâ destekliyor. O yapının rasyonel seküler yoldan aşılması konusunda tutarlı bir alternatif oluşturulamamıştır. Ve İslamcılar teolojik politik tek gerçekçi faşistliklerinden utanmadan bir parantezin kapandığını ilan edebiliyorlar. Kapanan, sadece Türkiye'nin tekçi yapısıdır ama onun yerine islamcı ahmaklığı bazında başka bir tekçi yapının kurulamayacağı da açıktır, çünkü asıl konu -her ne şekilde olursa olsun- tekçi yapıların aşılmasıdır.
Anadolu Kıyameti'nin mağdurları, yani bu topraklarda yüz yıl öncesine kadar yanyana/içiçe yaşayan bütün halklar, kültürler, dinler, yeniden eskisi gibi hatta ondan daha iyi birarada yaşamak adına bu "Soykırım mağduru zavallılar" söylemini terketmek zorundadırlar. Evet Ermeniler soykırımın bir numaralı mağdurlarıdır, ama bu mağduruiyetin modern Ermeni milliyetçiliğinin önemli bir faktörü olduğunu da unutmamalıdırlar, tıpkı Ermeni soykırımını reddetmenin Türk milliyetçiliğinin önemli bir faktörü haline gelmiş olması gibi. Burada Rumların yokoluşuna, Süryaniler ve Ezidiler konusuna, ve tabii Kürtlere Zazalara hiç değinmiyoruz.
Yasakçılığın ötesinde bu konuların sanatın kapsama alanına girmesi, bugünkü güdük haliyle bile, artık bu konuların konuşulabilir ve tartışılabilir olmasını sağladı. Bir de özgürlükler işlese, yasaklar olmasa, tevekküllü sevecen Anadolu insanının bu travmayı aşacağından eminim. Ama travmanın asıl büyüğü Ermenistan'da. Soykırım'ı milli kimliğinin en önemli unsuru haline getirip okullarında okutan bu fakir ülkeyle olan sınırların ve geliş gidişlerin tek taraflı olarak açılması, ilişkileri çok daha iyi bir noktaya getirecektir ve bu mesele esas olarak iki ülkenin ve halkın sorunudur, başkalarının değil. Bunlar yapılmadıkça ve nefret dili hakim oldukça, Ermeni Soykırımı da sırasıyla bütün Dünya tarafından kabul edilecektir, çünkü kabul edilmemesini asıl sağlayacak olan Türkiye ve Türklerden ziyade, Ermenistan ve Ermenilerdir. Onlarla samimi bir şekilde barışmak, herşeyi değiştirebilir. Ortada net bir mağduriyet var. Türkler Balkanlarda yaşadıkları mağduruiyeti ve oralardan Anadolu'ya göçmek zorunda kalmalarını kimliklerinin önemli bir unsuru haline getirmediler. Ermeniler bunu bir kimlik meselesi yapmışlardır.
Tekrarlayayım: Bugün yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ister Türk ister Kürt olsunlar, Ermeni Soykırımı'ndan sorumlu tutulamazlar. Türkiye Cumhuriyeti de bu olaydan sorumlu tutulamaz. Ama bu ülke, Osmanlı'nın merkez coğrafyasında, onun mirasçısı olarak kurulmuştur, yani ahlaki bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk "biz hukuken suçsuzuz nasıl olsa" denip hafife de alınamaz, çünkü 1915 sonrasında Cumhuriyet'in kurulmasından sonra da Gayrımüslümler sistemli olarak baskı altına alınıp nüfusları azaltılmıştır. Yani olayın bir de devamı yaşandı. Örnek: Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye'nin nüfusu 17 milyondu ve Gayrımüslüm nüfus da -onca katliama ve Anadolu'dan kovulmalarına rağmen- 1 milyondu. Yani ülkedeki her 18 kişiden biri Gayrımüslümdü. Bu insanlar sindirilip Türkiye'den göçmeye zorlanmasalardı bugün Türkiye'de yaklaşık 7 milyon Gayrımüslüm yaşıyor olacaktı, ama sadece 50 bin Ermeni ve binden az Rum yaşıyor. Yahudilerin, Süryanilerin sayısı daha da az. Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türklerin ahlaki sorumluluğu tam da buradadır.
2008 krizinden beri Dünya 'Postkapitalist Paradigma'nın etkisi altında yaşıyor ve bu etki inişler-çıkışlarla artıyor. Bu paradigmanın etkisi, kapitalizmin neden olduğu kanlı düşmanlıkların aşılması için önemli fırsatlar sürüyor, kapitalizmin milli/kültürel etkileri değişim/dönüşümün etkisi altında. Bu etki bir yanda (eskiyi) korumacı milliyetçiliklerin popülizmin yükselmesi şeklinde tecelli ederken, diğer yandan sistemin keskin kenarlarını körleştirmektedir. Yeniden bir Kıyamet yaşanmak zorunda değil. Kürtlere karşı uygulanan yeni 'kanlı baskı' politikası da en fazla Türklere zarar verecektir. Artık nefretlere son verme zamanı. Ve inanın bugün bu, eskisinden çok daha kolay, Dünya yekpare bir bütün haline geldiğinden beri daha da kolaylaştı.
Bu yazının bir son sözü yok. Ermeniler ile Türkler arasındaki bu önemli olay, daha çok konuşulacaktır ve Türkler ne kadar sert reddederlerse o kadar çok devlet Ermeni Soykırımı'nı tanıyacaktır, bu da Ermeni milliyetçiliğin ve Türk milliyetçiliğini destekleyecektir. Bu kısır döngüye son vermek mümkün ve o da zaman içinde yaşanacak bir süreçtir. Sonunda gene birlikte yaşanacak, ama bunun nasıl olacağını sağduyulu insanlar zaman içinde adım adım kendi pratikleriyle gösterecekler. Küçük adımlar, büyük adımlardan daha gerçekçi ve daha sağlam olacak, -ta ki milliyetçilikler çağı da kapitalizmle birlikte tarihin derinliklerine doğru hayatımızdan çıkıp eski birlik yeniden yaşamaya başlayana dek.