23.05.2016

Fıkra gibi bir "Dava"nın siyasi hayattan istifası

Türkiye'de sahici kongreler devri çoktan kapandı. Bu ülkede kongreye gitmeden önce sonuç esasen bellidir ve bu Sağ partiler için çok böyledir. Türkiye'nin tek iktidar partisinin son kongresi, gerçekten tarihe geçecek kadar "önemli" ibretlik bir örnek teşkil etti. Çünkü -sonu başından belli kongresi bir yana- bu yapı bir parti değil artık. Parti prosedürünü "kitabına uydurmak için" kullanan hiyerarşik modern bir aşiret ve aşiret reisi de çok acımasız. Tırpanını kimseden sakınmıyor. En biatkar olanları bile biçen, kimseye acımayan, ilahlara özenen ve kendine tapınılmasını isteyen bir aşiret reisi. Böylesinin Osmanlı'da değil, Moğollarda bile olmadığını biliyoruz. Sadece korku üzerine kurulu, sağı-solu hiç belli olmayan, en yakınlarını bile çarpabilen belirsiz bir sistemin ilk yapmak isteyeceği şey, bu "bilinmezlik" faktörünü belli sınırlar içinde kalmaya zorlamak olacaktır. İnsan doğası bunu gerektirir.
    İslamcıların ne kendilerine ne de en yakın yol arkadaşlarına saygıları var. Bu kadar kolay adam yiyebilmelerini ve bir hafta önce can ciğer kuzu sarması olduklarıyla bir hafta sonra kanlı bıçaklı olabildiklerini, bu tür özelliklerin yetişkinlerin dünyasında karakter sorunu sayıldığını söylemeye gerek yok. O cenahta asgari centilmenliğin bile ne kadar ince bir tabaka teşkil ettiği ve en ufak bir çizikte nasıl görünüp sırıttığı o kadar belli ki, onca âlâ ve vâlâ ile seçilen yeni başkan bile teşekkür konuşmasını (yani "konuşamamasını") boş bir salona yapıyor. Bir önceki kongredeki teşekkür konuşması da boş salona yapılmış ve garibime gitmişti. Bu kez gitmedi.
    Tüm bu cinnetin içinde siyasi değil insani yanlara odaklanmak, insanın kendini bir nebze olsun iyi hissettirebiliyor. Eski Başbakan, ne kadar basit ve saçma bir ideolojiye inanıp kendine "Dava" edinmiş olsa da, duygularını iyi ifade edebiliyor, hatip, ve gerçekten sevilen/benimsenmiş bir politikacı olduğu görülüyor. Ve bir kere daha o sevgi ve saygının "fikirlerine" değil, samimi temiz bir "Hoca" figürü oluşuna, kendine özgü otonom duruşuna olduğu anlaşılıyor. Onca oyu almasına rağmen "kendi istemeden" gidişi, partililere azıcık dokunmuş görünüyor. Ama "şeriatın kestiği parmak acımaz." Herkes kolayca bağrına taş basıp "resmen" susuyor.
    Ahmet Davutoğlu'nun muktedirlerin Türkiye Politikası denkleminden çıkışı, konuşması sırasında sayısız kez tekrarladığı ve içeriği esas olarak muğlak bırakılan ve "Allaaaahın Düzeni" gibi birşey olduğu düşünülen "Dava"sının da o denklemden çıkışı demek. Tabii bu, Türkiye İslamcılığının yenilgisinin ilk resmi kabulü oluyor. Ahmet Davutoğlu, onca yıl süren takiyye devrinin terkedilip öze dönüşün gerçekleştiği ve artık "Dava"nın gerçekleşmesi için tam gaz ilerleneceği dönemin sembol ismi. "Entelektüel" yapısı ve herkesin övüp (belli ki kimsenin) cidden okumadığı kitapları ile Türk İslamcılığının idealini/aklını temsil eden en önemli kişiydi.
2011 yılından beri "Türkiye Dünya İslam'ının başına geçip Osmanlı'yı yeniden kuracak" diye özetlenebilecek ideolojik gevelemelerin, nasıl gerçekleştirileceği konusunda eski cihad/akın yöntemi fikriyatından öte gidemeyen, kendinden başka kimseyi ikna edemeyen ilkel heyheylenmelerin, sadece ve sadece, "Eski Türkiye" denen Atatürk Türkiye'sine olan saygı sayesinde Dünyadan bu kerteye kadar tahammül (ve tevekkül!) gördüğünü anlamaya başlayan yeni bir iktidarla karşı karşıya olacağız gibi. Onca asfalt rekoruna rağmen, saygınlığın müteahhit betonundan çok daha karmaşık yapıda bir şey olduğu, incelik/görgü/bilgi/tecrübe ve orijinallik gerektirdiğini anlamaya başlayan bir çevre söz konusu. Biatla ne entelektüel yetişebildiği, ne sanat olduğu ve bu devirde kuru heyheylenme ve tehditle birşey kurulamayacağını anlamaya başlayan -yeni zengin- bir çevrenin gözüne yavaş yavaş "Dünyanın saygın bireylerinden olmanın önemi" sokuluyor. Kuru para/pul/makam'ın yetmediğini eski Anadolu kasabaesnafı da anlıyor.
    Şimdilik bu çevrenin -islamcılık çıkmazından kurtulmak için- aklına gelen tek çare, islamcı "Dava" dilinin sesini giderek kısıp eski usul "Demirgırat" sağcılığına geri dönmek gibi bir şey. Atatürk devri fakir Türkiye Cumhuriyeti'nin şimdinin çokmilyarderli neoliberal TOKİ Türkiye'sinden çok daha saygın olduğunu, yüzde elli oy alanın dünyada otomatikman saygınlık kazanmadığını, (bu arada saygınlığın: daha çok turist, global pazar, bol yatırım falan demek olduğunu) kendi idrak kapasiteleri dahilinde  öğreniyorlar.
    Hoca "Dava"ya büyük zarar verdi, ama nasıl tarajikomik bir kasaba ahalisi hülyasının peşinden koşulduğunu da Dünya Aleme göstererek insanlığa büyük bir hizmette bulundu. Tabii bu hülyanın yolunda yaşanan onca acının, karışan Ortadoğu'nun, akan onca kanın, "Dava uğruna" yapıldığı iddia edilen onca kanunsuzluğun bir bedeli olacak. Tarihin muzafferler tarafından yazıldığını, en iyi, Osmanlı tarihinin sadece "yükselme devri savaşlarını ezberlemiş" Yeni Osmanlılar bilir. Evet biraz acıyacak. Ama o bedeli, İslamcılarla birlikte onları seçenlerin de ödeyeceği kesin. Zaten arada olan Türklere oldu, zira Türkler resmen Dünyaya madara oldular. Böyle bir şeye "ideoloji" diye inanarak "Dava" edinmiş bu kadar çok acaip adamı Anadolu kasabalarında arayıp bulup başına geçirerek onbeş yıl başında taşımış bir halkın ciddiye alınması sahiden zor. Şu anda Türkiye'nin muktedirlerini ti'ye alan ve hatta hakarete varan ölçüde sakaraya saran Dünyanın, Türkü alemlerin "Temel"i ilan edip Türk fıkralarına konu etmemesinin baş nedeni, Türkiye'de hâlâ Cumhuriyet ve onun gibi muhalif birkaç gazetenin varlığı ve üç yıl önce "Gezi" gibi bir olayın yaşanmış olması. Ama inanın, Türkiye'de bugünün iktidarı ilk erken seçimlerden sonra da Türkiye'yi yönetmeye devam ederse, Türkler yeni bir Dünya fıkra kültürünün öznesi haline gelebilirler.

17.05.2016

Türkiye'nin dibinin dibi...

"Gazete dendi mi sadece muhalif gazeteler satıyor. Diğerleri süs. Gerçi ben esnafım, isterim ki hepsi satılsın, insanlar okusun, ben de para kazanayım. Ama diğerleri satılmıyor. O zaman ne oluyor? 'Madem bu gazetecilerde sadece muhalif gazete satılıyor, kapatalım gazetecileri' diyorlar."
    İstanbul'un Anadolu tarafındaki bir gazete bayiinin anlattıkları bunlar.
    "Madem bizim gazeteler okunmuyor, biz de bütün gazeteleri toptan kaldırıp kurtulalım" (E onlar gazete değil ki, okunmaz tabii). Okullar olmadan maarif'i "iyi yönetebilen" bu anlayışın yeni olduğunu sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz...
Osmanlı modernleşmesi, kapitalizmin Türkiye'ye gelişi, peki ülkenin en modern, yaratıcı, üretici ve tüketici kesimi kim? Rumlar ve Ermeniler...
    Türkiye 16'ıncı Yüzyıldan itibaren Abbasi Arap devleti ve Sünni İslam referanslı bir ülke olmanın köşe taşlarını koyup Anadolu kültüründen/uygarlıklarından uzaklaştıkça, halkın en az yarısını teşkil eden gayrimüslümleri kaybediyor. 19'uncu Yüzyılda milliyetçilikler ortaya çıkınca, Osmanlı coğrafyasında kapitalist Batı'ya din üzerinden ve modernleşme üzerinden en yakın olanların Türkiye'den kopmaları hiç zor olmuyor. Ruslar Slav halkları, Avrupalılar Rum ve Ermenileri bu konuda cesaretlendiriyor, destekliyorlar. (Bugün Balkanlarda milliyetçilikleri desteklediklerine, Ortadoğu'nun karışmasındaki rollerinden pişmanlar, 1914'ün yıldönümünde konu hakkında Avrupa'da sürü sepet yazı yayımlandı, kitaplar çıktı) Buna rağmen, Türklerin evrensel göçer mantalitesini çoktan unutup "yatuk" olmuş (yerleşik olup ahmaklaşmış) "Sünni Arap özentisi Osmanlı fikri", halkının yarısını nasıl kafadan kaybettiğini asla anlamayıp, sadece susturmak/bastırmak ile uğraştı, hâlâ da bunu yapıp gün be gün ahmaklığını tescil ediyor. Osmanlı'dan kalan ve tavşanın suyunun suyu bile olmaktan aciz panislamist Osmanlı özentisi Müslüman kasaba aklının geldiği nokta, gazeteleri toptan kapatıp muhalefetten kurtulmak gibi bir "fikriyat". Abdülhamit'in donanmayı "bunlar akıllandı bana ayaklanır" diye Haliç'te çürütüp sonra da İtalyanlara yenilmesi ve ardından Balkan isyanında İstanbul'a kadar en eski Türk yerleşim alanını kaybetmesine neden olan kafa aynen yaşıyor. Osmanlı'nın, "Bunlar Türklerden daha modern ve zengin, ileride başımıza bela olurlar" diye yoketmekten çekinmediği Ermeniler de, Cumhuriyet kurulmadan hemen önce Anadoludan tamamen "temizlenen" Rumlar da, hep aynı zihniyetin tezahürü: "Bunlar bizim Müslümanlardan daha zengin, daha Avrupalı, daha modern, daha akıllı. İleride başımıza bela olurlar."
    Bu zihniyete göre, Sünni İslamcının ahmaklaşma katsayısı yüksek yolundan şaşmayanlar için "ileride başına bela olmayacak" tek halk, bizzat koyun sürüsüdür, hem de arasından kara koyunların da -uğursuzluk getirmesin diye- ayıklandığı apak bir koyun sürüsü... Çünkü bugün gelinen nokta da, "Bu laik modernler, bizim Müslümanlardan daha varlıklı ve daha eğitimli, ileride başımıza bela olabilirler" noktasıdır. Sorgulanmayan tek şey: İslam...
    Görülmeyen şu: İslam denen şeye kapılandıkça, Türkiye dibin dibinin dibini görmeye devem ediyor ve Türkler kendi kendilerini daha düşük bir halk haline getiriyor. Mesela Kürtler de bu cinnetin içinde yer almak istemiyor artık. Ki çok normaldir. Beyaz şov'un yıldızı bile Bercelona'ya yerleşiyorsa, varın gerisini siz düşünün. Bu İslamcı denen güruh, Batı'ya (ve aslında kendinden olmayan herkese) esip gürlüyor, utanmadan (Sol'dan öğrendiği) "Emperyalizm" "Kapitalizm" falan gibi lafları entellik adına bol bol kullanıyor, ama en azından diş kovuğu dolduracak kadar da olsa alternatifliği tartışılabilecek biriki fikir üretmiş değil. İslam platformunda düşünce adına ot bitmiyor... Bu koyun sürüsünün -fikir üretmekten geçtim, normal insan kodeksiyle, çocuklara/kadınlara insana özgü yaklaşımla bile sorunları var. Yani bu güruh, tarihin en eski göçebe kültürlerinden gelen, Koca Çin'i Hindistan'ın büyük bölümünü yönetmiş, onların kültüründe kalıcı izler bırakmış, (mesela Buddha'nın adı, "Sakyamuni" dir ve "Saka'nın/İskit'in oğlu" anlamına gelir), tüm kuzey Avrasyanın siyasi-kültürel bugününü etkilemiş Türklerin vurabileceği en dip nokta, ve İslama bu kadar kapılanmalarının sonuncu olarak yaşadıkları en büyük lanetle karşı karşıyayız...
    Bu lanetten kurtulmanın ilk adımı, kuşkusuz, Türkiye'de laikliğin cidden yeniden tesisi, Diyanat denen garabetin kapatılması, imam Hatip okullarının normal okullara çevrilmesi, sürü sepet ilahiyat fakültesinin tasfiyesi ve din bazlı parti kurulmasının, dinin siyasete alet edilmesinin, cidden yasaklanmasıdır. Naziliğin yasaklanması nasıl demokrasiye aykırı değilse, İslam dininin siyasete alet edilmesinin yasaklanması da demokrasiye aykırı değildir. "Türk siyaseti"nin, "Şark kurnazlarının 'kariyer' alanı" olmaktan çıkarılması, ancak, Türkleri bu noktaya kadar alçaltan "İslam" olgusundan sistemli bir şekilde kurtulunmasıyla mümkündür...
    Türkler çok beğendikleri için değil, Çinlilere yenilip Batı'ya göçtükten sonra yeni hükümranlık alanındaki hakim dinin İslam olması nedeniyle Müslüman oldular ve 16'ıncı yüzyıla kadar da bu dine kapılanmadılar. Doğu Göktürk devletinin ahalisi nasıl (Chan/Zen) Budist olduysa, Batıya giden ahali de Müslüman oldu. Şimdi dünya seküler ve bu nedenle, Türkler de seküler bir halk -üstelik bu şekilde eski doğalarına çok daha yakınlar. Türkler, daha da seküler olup bu ülkenin kapılarını Müslüman olmayanlara da ardına kadar açıp onları kazanacaklar ve hızlı bir yükseliş yaşayacaklar (yani Abbasi'ye özenip yokolan Osmanlı'nın yaptığının tam tersini yapacaklar). Bunun tersi, yani "Müslüman Türkiye", artık mümkün değil, çünkü son 14 yıl, siyasallaşmış "Müslüman aklı"nın kıt, ruhunun bozuk olduğunu dünya aleme kanıtladı. Türklerin bunu öğrenmeleri için (çünkü anca böyle öğreniyorlar malesef) iyi bir deneyim oldu...
    Yeni bir çağ açılıyor ve bu çağda, Sünni tipi Müslüman kasaba aklına yer yok. Onlar, ancak yeni dünyaya ayak uydurup "Kur'an'dan alıntı hayat"larını terkettikleri ölçüde yeni Türkiye'de yer alabilecekler, yoksa yeni bir bakkal müessesesi olarak kalacaklar. Katakulliye asla izin verilmeyecek ve yalan/dolan, eskisinden çok daha sert ve daha akıllı bir şekilde cezalandırılacak. Türklerin dünyadaki yerlerini alana kadar kapatmaları gereken bir ara var ve bu ara kapanana kadar İslamcılığa karşı çok sert olunmak zorunda. Tabii bu hiç de zor olmayacak. Sadece Paradigma ve Dünya konjonktürü değil, Tanrı da Türklerin yanında...

15.05.2016

Yepyeni Türkiye belirginleşiyor, eski Türkiye "Yeni"si dökülüyor

MHP'deki muhalefetin gösterdiği, Türklerin ve Dünyanın gözüne soktuğu gerçek şu:
Ona bile bile yaklaşanlara dokunarak altına çeviren Kral Midas gibi, safına kattıklarının ruhen ölümünü de sağlıyor. İktidarla çok yakınlaşan MHP merkezinin ruhen ölümü de doğrudan bunun en son göstergesi. Tanrı'nın intikamı, anlayanlar için oldukça net bir şekilde tecelli ediyor. Kral Midas'la arasına mesafe koyan ve yüzünü ondan çevirenler altın olmayacak, ama en azından var olmaya devam edecek görünüyor.
Türkiye'nin yeni politikacıları ve yeni politika kalitesi ortaya çıkıyor. Anonim Gezi Ruhu, Demirtaş, Akşener, Oğan ve CHP'nin kararlı dili, "Gezi'yi bastırdık" diye övünmeyi deneyen islamcı zevatın içindeki huzursuzluğun da kontrol boyutlarını çoktan aştığını gösteriyor. O cenahta da Babacan öne çıkıyor. Dikkat edilirse bunların hepsi de seküler/laik çerçevede değerlendirilebilecek kişiler -aksi zaten mümkün değil. Yeni Paradigma, İslamcılığın kaderini kesip atmış durumda. Fas, Tunus, Cezayir, Rusların Suriye'deki performansını görüp Ruslarla askeri anlaşmalar imzalamaya hazırlanıyor. Müslüman ülkelerdeki seküler damar son yirmi yıldır ilk kez altmışlardaki gibi halktan ve devlet yönetimlerinden destek buluyor. Olay, "Müslüman Kardeşler" enternasyonalinin yenilgisinden çok öte. İslamcılık mantalitesi çöküyor. Bunun onması artık mümkün değil.
Türkiye'nin yeni liderleri ortaya çıkarken, şaşırtıp sevindirici en önemli durum, bunların hepsinin bir arada oturup birlikte konuşabilecek medeni kaliteye sahip olmaları. Bu tablo, Demirtaş'ı bakan yapıp PKK'yı sahiden bitirebilecek akla da sahip. Eski Türkiye yenisi yanık kadayıf erbabı para/mal/makam manyağı vasat ve aşağılıkkompleksi sahibi görgüsüz müslüman bakkal aklı ise takkesini alıp kasabasına dönmeye hazır değil, ama gelişmeleri anlayamazsa ite kaka da gönderilebilir.
Çocuklarına tecavüz edilirken bile bunu önemsizleştirip saklayıp kapatmaya uğraşan önderlerine isyan etmeyen "Müslüman Türkiye"ye düşen, bundan sonra -sahiden çabalayıp- vasatizmini aşmak olacak. Ama çocuklarına tecavüz edilirken ayaklanmayıp, Yepyeni Türkiye'ye ayaklanmaya kalkarlarsa Tanrı'nın gazabının çok sert olacağını, napalm olup başlarına yağabileceğini de belirtelim. Bunu şunun için böyle kesin bir üslupla yazıyorum: Din adına yapılan dipsiz kötülüklerin yerde ve Gökte bir bedeli var. O bedel ödenmeden "Müslümanlar"ın haketmedikleri hiç bir makama kesinlikle sahip olamayacaklarını ve Dünyanın bu yöndeki iradesinin bundan sonra daha da kesinleşeceğini tahmin etmek güç değil.
Yeni bir çağ geliyor ve Türkler ve tabii Kürtler, bu çağın yükselen yıldızları olacak. Adalet, hakaniyet, sahicilik, kalite, yaşam kalitesi ve gerçek inanç geri dönecek...

10.05.2016

İslamcılığın görünmeyen çöküşü ve devranın dönüşü

Birşeyin görünür olabilmesi için, bakan kişinin baktığı şeyin dalga boyuna, yani idrak normlarına uygun olması gerekir. Geçenlerde dinazorların soyunun insanlar tarafından tüketildiğini iddia eden bir kitap okudum. Bilim esas olarak bir meteoritin düşerek Dünyadaki yaşam şartlarını değiştirdiği gibi bir teoriyi benimser ama insanların avlamak için zor üreyen dinazorları seçmeleri, binlerce yıl içinde bu canlıların soyunu tüketmiştir. Binlerce yıl insanlar için çok uzun, ama Dünyanın tarihi için çok kısa bir süredir. Bugün fosillerine bakınca dinazorların çabucak yokolduğunu söylüyoruz, zira milyonlarca yıllık yeryüzü katmanlarında incecik bir tabaka oluşturuyorlar.
    Burada bizi ilgilendiren asıl konu, gözümüzün önünde naldan büyük şeyleri nasıl göremediğimizdir. Mesela kıtalar hareket eder ama bu hareket ancak binyıllık ölçümler dahilinde net görülebilir. Troya bir günde yıkılmamıştır, ama günün birinde oradan son insanın da ayrılmasına giden süreç çok uzun bir zaman diliminde gerçekleştiğinden, şehrin tam anlamıyla ne zaman öldüğü bilinmez, hatta ölen şehrin nasıl unutulduğu bile anlaşılmayabilir. Aynı şekilde Menderes devrinden beri Türkiye'nin nasıl islamcılaştığı, "hizmet" hareketinin devleti ele geçirmek için nerelere ne zaman adam yerleştirmeye başladığı da herkes tarafından bilinmiyor olabilir. Klişe deyimiyle: kurbağanın suyunu yavaş yavaş ısıtırsanız pişer, ama onu sıcak suya atarsanız hemen kaçar. Bakış açısını değiştirmenin ne kadar önemli olduğunu geçen yazımda belirtmiştim -ama bu yetmiyor. Olaylara islamcıların Türkiye'ye takmaya kalktığı gözlükten bakmayınca, bir çok şey oldukça net artık. Sıra, bu dönemi sonlandırmaya geliyor artık.
    Erbakan Başbakan olduğunda tarikat liderlerini çağırıp onlarla yemek yemişti ve bu olay olmuştu. Şimdi nerede o tarikat şeyhleri? Bir dönem adlarından bahsedilirdi, ettikleri sözleri islamcı gazeteler yazardı. Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular ve daha bir çok gruplaşmanın ismi cismi pek kalmadı. "İlahi doğru"nun tekeline sahip teolojik-politik tekadam rejimi, kendisi dışındaki tarikat ve cemaatleri sindirdi. Cemaatler arasında en güçlü olan Gülen Cemaatinin başına gelenleri de herkes biliyor. "İslamcılaşma" deniyor ama tamtersi bir eğilim, vargücüyle işliyor ve islamcılığın diğer türleri ve türdaşlarının tasfiyesi "sayesinde" Tekel olabilen bir islamcı politika anlayışı da oldukça huzursuz görünüyor. Huzursuzluğunun nedeni, güçlü görünmeye çalışmasına rağmen, dünyasının yıkılmakta olduğudur.
    Geriye bir tek, siyasi iktidarın -islami semboller kullanan- içi boş bir tekadam rejimi dayatması kalmış vaziyette. İslamcılık artık bir dünya değil. Eskiden diğer kesimlerin entelektüelleriyle ülkenin/Dünyanın sorunlarını tartışan veya tartışmayı isteyen, merak eden bir entelektüel çevre vardı, tarikatler cemaatlerle birlikte o da bitti, yeniden doğması da imkansız. Cemaatleri ve tarikatlari -tek adama şirk kabul etmemek adına- tehdit bile eden bir iktidar çevresinden bahsediyoruz. Kendi bastığı zemini zehirleyip orada islamcı ot bitmemesini aüsağlamak için iktidarı "paraleller" gibi "aldatmak" bile gerekmedi. İslamcılığın teolojik politik "ilahi" tekçiliği, kendi çevresini ve entelektüalizmini yoketti. Şimdi islamcılıktan geriye kalan, beşinci sınıf kindar gazete esnafı ve kibirli muktedir politikacıların dillerindeki "inşaaallah, maşaaallah" gibi bir kaç sözcükten ibaret. İslamcılar 28 Şubat darbesini yediklerinde "demokrasi mücadelesi veren" ve tarikatlerinden cemaatlerine, oradan entelektüelleri ve politikacılarına kadar yükselen, canlı bir güçtüler. Geriye sadece tek kişinin keyfî yönetimi ve menfaat ilişkileri kaldı. İçi boşaldı. Ruhunu tamamen yitirdi. Kamuoyu soruşturma şirketlerinin, seçmenlerin ruh halinin 17 Haziran seçimlerindeki ayarlarına döndüğünü gösteren araştırmaları da şaşırtıcı değil, çünkü bundan sonra düşüş önce yavaş, sonra çok hızlı olacak görünüyor.
    Türkiye'de son beş yılda çeşitli makamlarda bulunan ve Türkiye İslamcılığın takiyyeyi bırakıp -Suriye'de ve dış politikada- gerçek yüzünü gösterdiği zamanın başmimarlığını yapan Davutoğlu'nun gidişi, islamcılıktan geriye gerçekten de hiçbirşey kalmadığının kanıtı gibi. Başkanlık isteyen, ve ülkeyi tek elden yönetmeyi amaçlayan ataerkil otoriter hükümdarlık anlayışını, Davutoğlu'nun Suriye'yi almaktan ve sık sık Osmanlı'dan bahseden "stratejik derinlikli dışpolitika"sından ayırmak mümkün değil. O halde Davutoğlu'nun gidişini, Erdoğan'ın da gitme zamanlarının yaklaştığı şeklinde yorumlayabiliriz.
    Şimdiden şurası kesin: iktidar düşerse, geriye dişe dokunur hiç bir islamcı cemaat, tarikat, parti ve entelektüel kalmadığını herkes görüp çok şaşıracak. Yeryüzündeki trendleri belirleyen paradigmalar böyledir ve ne tek tek cemaatler ve partiler, ne de ülkeler tarafından belirlenebilirler. Ama onlar herşeyi belirleyebilir. Eskinin kadim Kamları buna, "devranın dönüşü" derler ve her devri bir öncekinden farklıdır (Bir burgu hareketi gibidir dönüşü). Şimdi devran İslamcılığın aleyhine dönüyor ve bunu değiştirebilecek bir fani ve faniler topluluğu da yeryüzünde büyaşamıyor. Lao Tzu'nun binlerce yıl önce yazıya döktüğü üzere: "Asil ruhlu olan bilge kişi bencilliğini kaybedip bir şeye de sıkı sıkıya tutunmadığından, yitirecek bir şeyi de yoktur. Gücün (paradigmanın) akışına uyan ve bütünü kavrayan, (kararında) ikiliğe düşmez." Ama bir şeye çok sıkı tutunup bir türlü bırakmayanların işi zorun da ötesidir, çünkü kazanma şansı kesinlikle bulunmamaktadır.

7.05.2016

İslamcı cenahta çözülmeler ve islamcı "algı operasyonları"nın iflası...

Bir ara "Algı yönetimi" adlı mantar terime takmıştım. Evet, bu dünya gerçekten de "yalan" bir dünyadır. Hintliler, adına "Maya" der. Dünyanın en eski ve kapsamlı mistik eserlerinden Srimad Bhagavatam'da, "ruhun dışa yansımasından ibaret olan Maya'yı ne kadar kurcalarsanız gerçeği o kadar ıskalarsınız" diye yazar. Ama Maya'nın "görünür gerçek"inin fizik kurallarına uymak zorundasınızdır mesela, orada bile rasyonel akıl işler. Eski mistik yazıtlara göre, Maya'nın ardındaki "görünmeyen gerçek"in de ruhsal yasaları vardır. Bu konuda en kesin verileri Çin'in kadim yazıtlarında, en derin tasavvuru da Hintlilerde ve daha yeni kaynak olarak Tibetlilerde bulursunuz. Türkiye'de "algı yönetimi" hikayesi, siyasi Zati Sungur numaraları va kaba saba yalancılıktan ve kanunsuzluktan öte gitmez. Zaten mesele de bu: Kanun kural "tanımayan", kanun kural çiğneyerek "başarılı" olan, daha doğrusu, kanunsuzlukla "yaptım oldu" anlayışının başarı sayılması gibi bir acaiplik söz konusudur. Yani "Maya"ya nüfuz etmek falan bir yana, sadece iktidar olmanın avantajını kullanarak en aptalca yalanları söyleyip herkesi zorbalıkla sindiren bir cazgırlık müessesesi söz konusu. Böyle bir müessesenin tek başarısı, pazarcılar gibi çok bağırıp çok ses çıkararak "gündem" belirlediğinden, kendini "çok güçlü" gibi gösterebilmesi.
Yalan dünyada neyin güçlü neyin güçsüz olduğu, kime nereden baktığınızla ilgilidir. Eğer diğerinin belirlediği yerden bakarsanız, onu olduğundan daha büyük ve güçlü görebilirsiniz. Şimdi İslamcılar, en zayıf dönemlerini yaşıyorlar ve bunu görmenin yöntemi, olaya onların belirlediği açıdan bakmayı bırakıp kendi açısından bakmak ve en azından rasyonel aklı kullanarak bu zayıflıkları cidden masaya yatırmaktır…
İslamcılar çoğunluk değiller, o yüzde elliyi alıp almadıkları bile şüpheli, ayrıca bu kadar kolay Başbakan yiyen bir sisteme kendi adamlarının bile uzun süre güvenemeyeceği açık…
Sadece bir menfaat kulübüne dönüşen iktidarın herkese nema/rant dağıtamama gibi somut bir sorunu var. Ve bu iki ucu boklu bir değnek: En tepedeki plütokrasi ve onun etrafındaki küçük bir çevrenin yemlenmesine devam mı edilecek, yoksa "sosyal devlet" vaatleriyle alınan oyların karşılığı olarak halk sübvanse mi edilecek? Plütokrasi, yağmaya aynen devam ederse, oylar düşecek. Oyların aynen böyle kalması isteniyorsa, plütokrasinin kursağından kesilecek. Gözbayıcılığın sürebilmesi için partinin "sağlam durması" gerek, yani yemlemeye devam. Ama o zaman oylar düşecek -çünkü ekonomik krizin eli kulağında. İslamcılar iki durumda da aşağıya doğru gidiyor. Tek "çözüm"leri, despotlaşıp suni düşmanlar uydurarak, gerilimle felç edip zaman kazanmak…
İktidardan düşmeyi asla göze alamayan, iktidarı asla paylaşamayan, kendini "Allah'ın yeryüzündeki tek doğrusu" sayan tipik bir "teolojik politika" vakasıyla karşı karşıyayız ve bu yapı, sadece Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını kullanarak, düşman olduğu İran, Rusya, Mısır, hatta Suriye ile barışmaya çalışarak hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Muhalefet, bugünkü kırık haliyle bile İktidardan güçlü, ama bunun farkında değil. HDP, IŞİD'e karşı başarıyla savaşan YPG sayesinde dünyadan hiç bu kadar büyük destek almamıştı. CHP, eskiden "Kemalist" diye küçümsenirken, ilk defa Doğuda ve Batıda tüm seküler dünya tarafından destekleniyor. MHP, Meral Akşener sayesinde şimdiden İktidar partisinin kaderi üzerinde etkili. Şimdi yapılması gereken şey, bir artı bir artı birin toplanıp üç edebileceği açık/gizli bir formül bulmak. Ortak payda, "İslamcı belasından kurtulup asgari demokrasiyi yeniden inşa etmek" diye ifade edilebilir. Muhalefet, "islamcılık sonrası yeni döneme kadar" kendi arasında açık/gizli bir saldırmazlık paktı imzalayıp her biri kendi dev mitingleriyle sahaya inse ve sıkı bir dışilişkiler stratejisi izlese, İslamcılar düşer. İslamcılar yeniliyor ve Palmira'da konser veren Rus orkestrası, bunun için en sağlam "algı operasyonu"nu yaptı: Palmira'daki klasik müzik konseri, IŞİD'in bombalanmasından kesinlikle daha etkili oldu. Ve sıra artık Türkiye İslamcılarına geliyor…
Ekonomi dip yapmak üzere ve islamcıların, en azından görüntüyü kurtarmak için sesini çıkarmayacak düşük profilli adamlara ihtiyaçları var. Artık kaliteyi yükselterek değil, ancak düşürerek muktedir olabiliyorlar. Bu bile ne kadar zayıf olduklarının tescilidir. Böyle devasa bir ucubeyi döndürmek için çok para lazım. O para artık yok, dışarıdan kara para getirmek de eskisi kadar kolay değil. Çember hızla daralıyor. İyimserlik somut bir güçtür ve onu aktif olarak kurup, İslamcılığın çöküşünü hızlandırmak gerekiyor. Bunun için sadece, olaya nereden baktığınız önemli ve ona uygun somut adımlar atmak yeterli. Türkiye'nin yaratıcı akıl gücü, nitelikli üretici ve tüketicileri seküler. Üstelik en kötü ihtimalle seçmenin yarısını teşkil ediyorlar. Bakış açısını değiştirmenin vakti geldi...

3.05.2016

"İslam Dünyası"nın siyasi birliğinin imkansızlığı ve "Dar-ül İslam"ın başlamadan bitişi hakkında

Aslında artık bu bir çözülme hikayesi. "Devletin zirvesinde çatlak" denen şey, asla bitmeyecek çatlakların sadece sonuncusu. Sonra başka çatlaklar da olacak ve İslamcılık sürekli bir yanını tasfiye edecek, geriye hangi büyük lideri kalırsa radikalleşip otoriterleşecek ve bir yerde kırılıp çökecek. Son hiç de uzak görünmüyor. "İktidara alternatif yok" diye her gün köşe/kenar yazan gazete esnafı, Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ve diğer Sovyet Bloku ülkeleri çökerken de herhangi bir alternatifin olmadığını görmeyebilirler, ama çökerken çöküşe direnmekle direnmemek arasındaki farkın, Çavuşesku ile Honecker arasındaki fark kadar olacağını artık bilmeliler. Ne olduğu pek anlaşılmıyor gibi belki ama durum şu: Final oynanıyor...
Haydi İslamcıların anlayacağı dilden söyleyelim: İslamcı muktedirler devrinin vakt-i saati dolmak üzere.
Yalan prensibine dayanarak hükmetmeye kalkanların başkalarını yanıltmaktan daha fazla yanılmak, yıkmaktan daha fazla yıkılmak, çözmekten daha çok çözülmek gibi bir kaderi olur ve atalarımız da o yüzden "yatsıya kadar yanan bir mum"dan söz etmişlerdir. Yani yalan prensibine göre işleyenin ömrü kısadır... Şu anda un ufak olup dağılmamalarının asıl nedeni de siyasi haklılık/güçlülük değil, sadece menfaat ilişkileridir ve "tamamen duygusal" bir şekilde yeşilin alım gücüyle açıklanabilir. Bu blogda beş-altı yıl önce yazdığım gibi, "Kapitalizmde en sağlam bağımlılıklar, ekonomi temelli bağımlılıklardır" ve kurnazlığı akıl sanan İslamcıların tek numarası da bu konuyu haddinden önce keşfedip kendi biatkarlarının ruhunu satın almak için ahlaksızca kullanmış olmalarıdır -yoksa o kadar zayıf karakterli insanı bir araya toplamak da bir "marifet"tir. Almancıların ömürlerini tüketerek biriktirdikleri paraların üzerine oturarak kurdukları televizyonlar, gazeteler, firmalar, partilerle başladıkları "ilahi düzen kariyerleri"nden hayırlı bir sonucun çıkması, zaten tüm ilâhî yasalara aykırıdır. Nasıl gübreden altın üretilemezse, hırsızdan da ilahi düzen türetilemez. Ayrıca Tanrı kala kala böyle defolu insan malzemesine kalmamıştır. Kalsaydı, ufak bir köşe süsü biblosu veya bir kenarda kalmış eski zaman putundan ibaret olurdu.
Cennet tahayyülü "hurilerle eğlence alemi ve yağ bal dağları" maddiyatının ötesine gideyemeyen, sonsuz tanrısal gücün bir kitaba indirgenebileceğini sanıp onu ezberleyince günah işleme özgürlüğüne sahip olabileceğine inananan kötü ruhlu ahmak bir güruhun örtüsüne dönüşen bir dinin çürümemesi de imkansızdı, İslam nitekim çürümüştür. İslamcılık, banal bir kötülüğün "idealler adına" güzellenmesinin son ifadesi olarak, İslamın birliğini de sağlayamazdı, İslamcılık icad olunduğundan beri bu özelliğini bağrında taşımaktaydı.
Durup duruken her lafının başında "İslam Dünyası"ndan bahseden "akıl", aslında İslamcılığın aklıdır. Hristiyanın, Budistin, Hindunun aklına gelmeyen bir şey. İdeal siyasi birliğini İslam üzerinden ifade edip, her lafının başında Osmanlı'dan bahseden İslamcı, Osmanlı devrindeki birliğin din üzerinden kurulmadığını bilmediğinden, "yeni Osmanlı"nın neden sadece az eğitimli yüzde ellinin yaşandığı bakkallara ve biteviye beton silolara hükmedebildiğini de anlayamaz. İslamcının herhangi bir islam birliği, dar-ül İslam ve saire kurması imkansızdır, çünkü her "lider" islamcının ana fikri, "Allah'ın düzenini kuracak TEK kişi"nin kendisi olduğu fikridir. Nasıl Allah tek ise, onun yeryüzündeki gölgesi de tektir, o kişi de olsa olsa kendisidir ve ona karşı çıkmak, Allah'a karşı çıkmaktır.
Burada sorun, o "tek kişi"lerin oldukça kalabalık oluşudur. El Nusra'nın lideri de "tek"tir, IŞİD'in de, Suud'un da. İslamcı bilmemne dergisinin de, tarikatın da. Bu tek kişilerin bir araya gelip birlik oluşturması, birbirlerine şirk koşmaları demektir ve sadece takiyye (yani yalan) prensibi dahilinde geçici süreliğine Kurulabilir. Amerika'da oturan en şık cemaat erbabından Kandahar'daki Taliban önderine kadar her islamcı lider "tek"tir ve pundunu buldu mu "ona şirk koşan" diğer "tek" liderlerin gözünü oyar. "İslam Dünyası" diye tanımladığı kendi siyasi at oynatma havzasını birleştirmesinin imkansız olduğunu anlamasına imkan yoktur, çünkü o birlik ancak kendi hükümdarlığı altında mümkündür ve diğer "tek" liderler de bilinçaltından ve üstünden böyle işlerler, -bu da günümüzde İslam dünyasında sonsuz savaş demektir. Bugünün koşulları altında Dünyanın geniş kesimlerini -bir tek kişi/grup tarafından konulan (insanların yatak odasına kadar karışan) kurallarla- yönetmek hem imkansızdır hem de buna razı olacak insan kütlesi bulunmamaktadır. Aslında eskiden de yoktu, gelecekte de olmayacak. İslamcı, geçmişi izah adına gerçek olmayan abstrakt bir tahayyüle sahiptir.
Ben İslamcının "ideoloji" diye sattığı ve sadece konjonktürel neoliberal kültürcü nedenlerle alıcı bulan, Sol dil kullanan alıntı bazlı safsatasını "teolojik politika" diye adlandırıyorum, çünkü benzeri başka dinlerde de -sönük de olsa- ortaya çıkmış modern zamanlara has bir şeydir. Teolojik politika, "ilahi doğru"nun tekeline sahip olmak düşüncesine sahiptir ve -yeterli güce sahip olduğunu düşününce yalan/takiyye prensibini terkedip- gerçek yüzünü gösterdiğinde, kendisi dışında hiç kimseye karşı tolerans göstermez, çünkü "tek" ilahi doğru -yani kendisi- dışındakilerin tamamı "yanlış"tır. Ve bu yüzden kendisi dışındakilerin ya biat etmeleri ya da yok edilmeleri gerekir. İslamcının "tek" ilahi doğrusu, diğerlerine karşı hoşgörü göstermeyip sadece biat bekler. Eşit şartlar altında ve aynı göz hizasında kimseyle birlikte yaşayamaz, o "tek gerçek" olarak daima üstün olmalıdır. (Tabii asıl şirk, bu çeşitliliği reddetmektir) Teolojik politika oldukça zor bir işe giriştiğinden (o kadar insanı doğramak zor ve "yorucu"dur!) önünde sonunda kendi kininde boğulur. Öyle ya, "tek" adamın çeperinden daima başka "tek" adamlar doğar, teolojik politikanın doğası bunu gerektirir. Özgüveni ve arkası güçlü olan her "teolojik politika" erbabı, er ya da geç kendi tekkesini kuracak ve diğer tekke sahipleriyle kapışacaktır. İslamcılığın kendi içinde durmadan çatlayıp bir kısmının tasfiyesinin nedeni budur ve bu kafanın değil islam aleminin birliği, uzun vadede kendi tekkesinin birliğini sağlaması bile mümkün değildir. Şimdi tam da bu noktada ve birliğin çimentosu da hanidir İslam falan değil menfaat birliği. Bu konularda Sovyetler Birliği ve benzeri ülkeleri örnek vermemin nedeni, onların da aynı "tek doğru" fikrini başka bir yerden (Marksist klasikler cenahından kendi işine geldiği gibi) savunmuş olmasıdır.
İslamcıların iktidardan düştükleri anda tuzla buz olacaklarını, düşmedikleri taktirde de birbirlerini yiyerek eski doğu bloku ülkeleri gibi tüketeceklerini söyleyebiliyoruz. Muhalefete pek de gerek olmadığı, giderek daha iyi anlaşılıyor. Muhalefet, İslamcılar sonrası için lazım. Asıl Yeni Türkiye, bu dönemin itilip kakılan ve aşağılanan kesimleri tarafından kurulacak.