29.04.2016

Laik muhalefetin yenilgi dilini aşmak...

Son birkaç gündür yaşanan haklı paniğin içinde netleşen dil, muhalefetin hiç bir şekilde sosyopsikolojik danışman kullanmadığını gösteriyor -tabii bunu özellikle CHP için yazıyorum...
"Meclis'te son CHP'li kalıncaya kadar mücadele edeceğiz" demek, Meclis'te sahiden de CHP'li kalmayacağına inanıyorum demektir. Evrenin yasaları kuru Negasyon/Red üzerine işlemez. Neyi nasıl reddettiğiniz bir yana, bunu nasıl ifade ettiğiniz önemlidir, zira bilinçaltınızda bu konuda ne düşündüğünüzü ifade etmiş olursunuz. Buna dikkat etmek ve iyimserlik, somut bir şeydir ve inşası için de dil ve sosyopsikolojiye pozitif sinyaller vermek önemlidir. Muhalefet, 2010'dan beri tutturduğu düşük yoğunluklu lafebeliğinden kurtulamadığı gibi, sahici aktif muhalefet etmek bir yana, bir de muazzam bir çaresizlik ve karamsarlık içinde olduğunu diliyle bağıra bağıra söylüyor, bunun farkında da değil. "Laiklik elden gider", "Cumhuriyeti yıkıyorlar", bu doğrudan dil, hem umutsuzluğun ifadesi, hem de umutsuzluk -ve pasiflik- yayıyor. Muhalefetin başarılara ihtiyacı var. Bunun için küçük de olsa cidden asılıp bazı başarılar elde etmesi gerekiyor ve "Şeriat kafasını eziyoruz" dili kullanmayı da denemeli. Muhalefet hep kendi olası sonundan bahsediyor. "Son CHP'li kalıncaya kadar", bunun ifadesi. Muhalefet neden kendi gölge hükümetini kurup bunu evrenselleştirmiyor? Mücadeleyse mücadele, savaşsa savaş. Bütün Dünya İslamcılara karşı, öyleyse Dünya ile neden açık net doğrudan ilişkiler kurmuyor ve iktidarla ipleri koparmıyor?
İktidarın dokunulmazlıkları kaldırmasını desteklemek ve "gerekirse içeri de gireriz" demek, buna hazır olunduğunun ifadesidir. "Hayır, içeri girmeyeceğiz ve İslamcıları bu topraklardan tekme-tokat kovacağız" deyip Amerikalılarla Ruslarla Avrupalılarla birebir birlikte çalışmak varken karam karam kararmak neden?
Atatürk işgalci İngiliz-Fransız-İtalyan ve Yunan kuvvetlerin kuklası Saray Hükümetine karşı Ruslarla sağlam bir ittifak kurmadı mı? Bolşevik altını sayesinde Kurtuluş Savaşı en kötü anlarında bile çökmedi. Fransa ile görüşmeler sonunda onlar bile kazanılmadı mı? Sonunda İngilizler bile Yunan işgalinden kuşku duydular, savaşın finansmanı eski İstanbullu bir silah tüccarına kaldı. İstiklal Savaşı, Dünyanın desteğini kazanarak başarıldı. Şu anda Dünya sekülerlerinin yanında, ama onlar hâlâ lafla bu işi götürebileceklerini sanıyorlar. Türk halkı başarılı olana sempati duyuyor. Bakın Mahirleri Denizleri unutmadı, çünkü on tane genç faşist Devletin gücüyle alay edip umulmadık başarılar kazandılar -bunu hala hazmetmiş değil devlettengeçinmeci ahmak sağcı.
Muhalefet, acilen sosyopsikoloji uzmanlarının desteğini almak ve öğrenmek zorunda. Ayrıca Dünyada güncellenmiş yeni bir Laiklik türü savunmak zorunda. Savunma değil saldırı, durağanlık ve eskiyi korumak değil yenilik, zamanın ruhu. Değişim/dönüşüm döneminde eskiyi aynen korumak mümkün değil. Muhalefet bunu anlarsa, eli çok daha rahat olacak ve mutlaka -küçük de olsa- başarı kazanıp o başarıların üzerine yenilerini eklemek zorunda. İktidarın gündem belirleme tuzağına düşmek yerine gündemi belirleyen adımlar atması ve mücadeleyi Dünyaya taşıması şart. Dünya Türklerden umudu kesmedi ve gönüllü bir çok insan Türkiye'nin İslamcılığa karşı mücadelesinde yerine almayı bekliyor. İslamcının yapamadığını yapıp Dünyaya açılmak, bir çok şeyi değiştirebilir.

15.04.2016

İslamcılığın son kullanma tarihi

İnsanların içini zift gibi kaplayan umutsuzluk bataklığı bile kurudu, ruhlar yavaşlayıp duyarsızlaştı. Tepkiler, mizah boyutunda ve uzun cümleler kurmaktan erinen bir bıkkınlığın ifadesi. Yönetici Türk "eliti" ve onların "Müslüman Millet"i, Dünyadaki şerefini yitidiri. Gezi isyanı gibi birşey olmasaydı, Türkiye'de ruh sahibi normal insanların da yaşadığını göstermek mümkün olmayacaktı. Ve Dünya, Türkler konusunda umudunu yitirmiş değil, Atatürk'ün temellerini sağlam attığı Türkiye'nin bedenen ve ruhen ölmediğini, Türklerin 1920'lerin başından 1930'lara uzanan dönemde yaptıkları reformlarla kendilerine çizdikleri yolun doğru olduğunu yeniden idrak sürecinden geçtiklerini anlıyor. Türkler, seçilen yolun "Batılılaşmak"dan ziyade, "Çağa uyum sağlamak ve yeni çağın şartları altında DA serpilip gelişmek" demek olduğunu yeniden anlıyorlar, zira buna itiraz edip iktidarı ele geçiren ve devleti/halkı dönüştürmeye çalışan panislamist "Yeni Osmanlı" şürekasının -değil çağa alternatif olmak- en temel ahlaki değerlerden bile yoksun, çocuğa kadına karşı akıl almaz ölçülerde şiddet kullanmaya yatkın cinsiyetçi/seksist bir ruh sapıklığını ifade ettiğini idrak süreci yaşıyorlar. Çocuklara hayvan pornosu seyrettiren ipten kazıktan kurtulmuş aşağılık zebanileri bile "canla başla" savunabilen bir kafanın -demokratik değerler dahilinde- tıpkı eskinin soykırımcı Nazileri gibi diğer 'normal insan' vatandaşlarla eşit haklara sahip olamayacağı da anlaşılıyor. Nazilere bu konuda bir çare düşünmüş Dünya kamu oyu, İslamcıların pisliklerini barındıran hıncahınç dolu lağımın patlamasından sonra, İslamcılara da bir çare düşünecektir elbette, -Naziler'in de bir gün tüm mazgalları infilak etmiş ve toplama kamplarından sabun makinalarına kadar herşey su yüzüne çıkmıştı.
    Makul aklın ve vicdanın hakim olmadığı, yalanın olağanlaştığı atmosferlerde ruh da yaşamaz. Ruhun "üç kulhuvallah bi elham" okumaktan ibaret sanan dindar şeytanlar, onun sadece iyilik/güzellik/doğruluk/dürüstlük atmosferinde hayat bulduğunu bilmez elbet. Ancak o ortamda müzik, sanat, kültür, düşünce, inanç ve hayat sevinci serpilir. Ortalık ışımak üzere. Karanlığın "hani kurşun sıksan geçmez geceden" denen halinin geride kaldığı bir zamandayız. İslamcılar dahil herkes, sabahın yakın olduğunu ve bunun böyle gitmeyeceğini biliyor. Cahil ceberutluğuyla, herkese yalan söyleyerek, her tükürdüğünü yalayarak onurlu bir millet olunamayacağını, cahil cühela da görecek. Öyle bir yere doğru gidiliyor ki, Türkiye'nin en uçuk dindarları bile bir daha çocuk tecavüzlerine kadın katliamına kafa kesen zebaniler yetiştirmeye neden olabilen "ahlak" ve "eğitim" sistemlerini, onun dayandırıldığı ilkeleri/kuralları ve hatta "kutsallığı" da reddedecek. Tek tek insanlar, aşağılık ruhlarına şetefsizliği kabul ettirebilirler, ama bir millet, şerefsiz yaşayamaz ve şeref, önce iyi/doğru, adaletli ve "adabı muaşeret" dairesinde, hakedilmiş saygı çerçevesi dahilinde yaşar. Türkiye'de yolun sonuna gelinmek üzere olduğu görülüyor.
    Bir kaç ay öncesinin onmaz karamsarlıkları eriyip gevşiyor. Buzlar ha kırıldı ha kırılacak. Türkiye'de güya iktidara alternatif yok, islamcılar her köşeye hakim, ama olaylar da kendi mecraında -İslamcılık sonrası devre doğru- ilerliyor. Bahar geldi. Eriyen buzlar damlayıp duruyor. "Oy" diye formüle edilen "Tercihini başkalarına bırakmış 'Kafa Sayısı' çokluğu"nun herşeye yetmediği, hatta belki pek de önemli olmadığı anlaşılıyor. Hayat, bir seçimler manzumesidir ve herkes kendi hayatının seçimlerini yapmak zorundadır. Dünyaya koyun olmak için gelinmiyor. Kendi seçimini yapmayan, başkaların kaderine mahkum olur ve bunun bedelini öder. O bedel şimdi çok yüksek. Sırf çoğunluk istiyor diye cinneti yaşamanın da bir sınırı var. İslamcılar güya her yeri ele geçirmiş, her istediklerini yapıyorlar ve yapmaya da devam edecekler gibi, ama hiç de öyle değil. Bu çağın biatkar koyunları bile bu durumda yaşamaktan bıkmak üzere. Hiç bir geleceği olmayan ve tersten esen bir kof ceberrutluk yelinin geçici, iyilik ve güzelliğin, Lodos ve Poyraz gibi kalıcı olduğunu anlıyorlar. Onlar da kendi çaplarında kaçamak yapabilecekleri alanlar açıyorlar ve bu da çok muktedir olduğunu sananların her an daha da aşınması anlamına geliyor. En sağlam blokların içinde bile çatlamalar gevşemeler, saflaşmalar, tedirginlikler ve korkunun verdiği, "olası zor günlere bilgi/dosya toplayarak hazırlıklar" var. Öfke inanılmaz boyutlarda.
    Lağım patlamak üzere. Bu kadarını ne ülke ne de Dünya kaldıracak durumda. Dünyadaki yeni paradigma yükseldikçe, eski paradigmanın aktörü İslamcılık, onun Türkiye'deki "güçlü" yapısı ve uyguladığı talancı/vahşi/kanlı neoliberalizm araba camı gibi enineboyuna yekpare çatlıyor. Dünya, İslamcılığın ve onun para için köle ticareti dahil her işi yapabilen halinden kurtulmak için Postkapitalist Paradigma'ya özgü yeni bir dinamik geliştiriyor. İslamcılar, tüm atarlanmalarına ve kendileriyle birlikte masum insanları da öldürmelerine rağmen çatlıyorlar ve ek yerlerinden inceliyorlar, kopmalar da oluyor.
    Yakında bir çöküş gürültüsü duyulacak ama bunun nasıl olacağı konusunda muhtelif tahminler var. Çöküşten sonra işin zor kısmı, yani mıntıka temizliği ve yeniden inşa işinin CHP'ye kalacağı büyük ihtimal olmasına rağmen, önce tekadam iktidarının gizli ve açık müttefikleri/memurları üzerinde yoğun bir "mesai" gözleniyor. MHP'yi AKP-B partisine dönüştürüp seçimlerde hezimete uğratan yönetimi, Bahçeli'nin garip ve desteksiz direnişine rağmen yenilenecek gibi. PKK'nın ateşkes yapması için de uluslararası baskılar ve çağrılar artıyor. Amerika'daki Zarrab davasının nasıl bir seyir izleyeceği merak konusu, ama İslamcıların lehine gelişmeyeceği kesin. Rusya, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na Türkiye'nin IŞİD ile yakınlığını ve desteğini kanıtladığı öne sürülen belgeler sunuyor mektuplar yazıyor ve tesadüfe bakın ki orada Türkiye'yi destekleyip yaptırım önerilerini mutlaka veto edecek bir ülke yok. İran'a yaptırım konusunda uzlaşamayan Güvenlik Kurulu Türkiye konusunda uzlaşabilir. Bütün bunlar, buzun unufak olup parçalanarak çökmesinin çok yakın olduğunu gösteriyor.
    İktidarın en önemli müttefiki, hatta iktidarın dilini ve sembollerini bile kullanmaya başlayan Bahçeli, son aylarını yaşıyor. PKK'nın savaşı sürdürmesine yarayan zehirli dil, onun gitmesiyle zayıflayacak, PKK'nın savaşı sürdürmesinde elini zayıflatacak (Bu savaşın en önemli hedefinin, barış yanlısı HDP olduğu da bir sır değil). İktidarın diğer destekçisi PKK'nın "Kürt meselesinin çözümünü akıllı Türklere bırakmayalım" mantığıyla İslamcıları tercihi ve ülke içindeki içsavaş seçimiyle İslamcılara yarayan politikaları uygulaması da akla aynı şeyi getiriyor: MHP liderliği de PKK liderliği de adeta İktidarın memuru gibi davranıyorlar ve onunla birlikte dökülebilirler. İşte bu da olayı hem daha karmaşık, ama bir o kadar da kolay hale getiriyor.
    Evrensel değerlere bağlılık, (elbette temel insani etik/ahlaki/hukuki değerlere bağlılık da demek), iç savaşı sona erdirmek, PKK'nın emekli savaş ağalarını ve MHP'nin AKP-B kadrosunu devreden çıkartmak, bir halk Devrimiyle Türklerin şereflerine yeniden kavuşmalarını ve kabusun son bulmasını sağlayabilir.

3.04.2016

İslam düşmanı ateist çocuk yetiştiren islamcı ailelerin laneti

Akıl ve ruh sağlığını zorlayan olaylara şahit oluyoruz. Karşımızda odundan daha kaba ve budaklı bir islamcı insan malzemesi var ve çocukların tecavüzü söz konusu olduğunda bile çocuklar lehinde alçakgönüllü olamayan, kendini sorgulayamayan ve "kendini korumak" diye sınıflandırdığı klan egoizmi konusunda tarihdeki tüm kötü rekorları kıran lanetli bir güruh var. Yani bilmemne vakfı sütten çıkmış ak kaşık, meleklerin yeryüzündeki temsilcisi falan bile olsa, çocuklara tecavüz söz konusu olduğunda, önce çocuklardan bahsetmesi gerekirdi, kendinden değil. Çocuklarla değil vakıfla empati kuranlar lanetlidir. İlahi bir sınav vardıysa o sınavdan çaktılar ve islamcıların en "akıllısı" en "meleği" en liberal yazarı-çizeri bile bu net ayrımı farkedemeyecek kadar kaba ruhlu (yani "ince ruhlu"nun tersi) olduğunu kanıtladı. İki yıl önce yaptığım tesbitimi yinelemek zorundayım: "islamcının meleği bile artık 'insan olmak' ediminin kapsama alanı dışındadır ve bu güruh, Tanrı'nın lanetledikleri arasındadır ve o laneti yaşamaktadır artık".
    İslamcı bir gazeteye, islami vakıflarda çocuklara tecavüz olayı hakkında yorum gönderen bir okur, "çocuğumu oralara göndermeye devam edeceğim, eğer böyle bir şey (yani tecavüz) yaşarsa da 'kader' diyeceğim" diyor. Böyle şeyler yazabilen babaların bir gün çocuklarından, "al o dinini bir tarafına sok" lafını duyacaklarını buraya not düşmüş olalım. Kendi çocuğunun bedenini bile aşağılık sapıklara "din adına" peşkeş çekebilenlerin dini din tanrısı tanrı olamaz ve özgür irade çağında böyle bariz bir sapkınlığa hiç bir normal insan gönül düşürmez. Tanrı'nın dini için böyle sapıklara ihtiyacı varsa zaten tanrı falan değildir.
    Tacize uğrayan talebeler konuşup şikayetçi olurken ailelerinin şikayetçi olmadığı gibi durumIara tanık olunuyor. O çocukların, ailelerinin siyasi ve "duygusal" nedenlerle böyle korkunç bir suça sessiz kalmayı seçişlerini unutacaklarını mı düşünüyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Hayvanlar bile böyle şeyleri unutmaz. İş güp parti politika adına "şikayetçi olmayan", "bir kereden bir şey olmaz" diyebilen "dindar" kuşak, islam düşmanı bir kuşak yetiştirdiğinin farkında değil.
    Korkunç bir sınav veren ve Türk adının alnına kara çalan, insan olmanın en temel değerlerini bile kabaca çiğneyen aşağılık bir güruhun özene bezene kurduğu okullarda/yurtlarda tecavüze uğrayan çocukların mezun olduktan sonra yaşadıklarını unutup paşa paşa namazında niyazında insanlar olacaklarını mı sanıyorsunuz? Siyasallaşmış dinin şeytan işi olduğunu kanıtlayan öyle olaylar yaşanıyor ki, çocuğunu "dindar" sapıklara bu kadar kolay kurban edebilen bir ahalinin çocukları onların din saydığı bu akıl ve miğde almaz durumları ve onların "nedeni" sayılan dini kesinlikle reddedeceklerdir. "İslam" lafını ağzına alanın aldığına pişman olacağı bir çağ geliyor. Bu topraklarda sakız gibi örtüsüyle namaz kılan iffetli bilge kadınlara, namuslu bilge adamlara hiç kimse böyle zarar vermemiş, onlara böyle bir kötülüğü reva görmemişti. Ne Haçlılar ne Moğollar yaptı böyle bir şeyi. Bunu İslamcı denen Cehennem kaçkınları yaptı ve Türklerin böyle bir türü de olduğunu Dünyaya gösterip Türkleri tarihte hiç kimsenin yapmadığı şekilde aşağıladılar. Böyle birşey asla unutulmayacaktır ve bu zebani türü bunun bedelini en az üç kuşak boyunca ağır bir şekilde ödeyecektir.

1.04.2016

Yaklaşan darbe/devrim ve sonrası

Türkiye'de birşeyler oluyor...
Günler, olağanüstü gelişmelere gebe...
Mesela bir kaç gündür herkes darbeden bahsediyor ve eskiden "darbe" deyince kırmızı görmüş deli boğalar gibi ter ter tepinip itiraz eden eskinin Liberal ahalisi de dahil olmak üzere herkes fikir beyan edip "darbe olursa destekleriz" demeye getiriyor. Medyadaki peşin destek yazılarını garipsememek mümkün değil elbette. Gönül ister ki ülkenin demokrasi geleneği bir iktidarı düşürecek kadar güçlü, akıllı ve kararlı olsun, eh 1960 Nisan ayının bir benzerini yaşar gibiyiz sonuçta; gönül ister ki tarih "tekerrür" etmesin.
    Türkiye, önünde gerçek bir takoza dönüşen islamcı akıl/fikir/ruh bozulmasını aşmak zorunda ve bunun için de "devrim" mahiyetinde radikal ve güçlü girişimler gerekiyor. Bu konuyu dillendirenler artık hiç de az değil. Amerika'nın düşünce kuruluşlarının malum uzmanları bile "Darbe olursa ABD Türkiye'deki darbe yönetimiyle çalışmaya devam eder" demeye getiren beyanatlar veriyorlar, Rus askeri heyetleri gizlice Türkiye'ye geliyor, Erdoğan'ın uçağının (ABD tarihinde bir ilk olarak) devlet başkanı uçağı değil, sıradan uçak gibi indirildiği ve karşılamaya kimsenin gelmediği söyleniyor. Bir Türk Hükümeti'nin itibarı hiç bu kadar düşük olmamıştı, Damat Ferit Hükümeti bile daha fazla ciddiye alınıyordu.
    2016 hakkında yazdığım yazılarda, bu yıl (ve gelecek yıl) içinde Türkiye'de herşeyin olabileceğini yazmıştım ve bunlar içinde iç savaş, savaş, darbe de vardı. Bunların ilk ikisini bir şekilde yaşamakta olduğumuzu düşünüyorum, şimdi sıra üçüncüde mi? Hiç şaşırmayacağımız bir şey. Peki darbe mümkün mü, başarılı olabilir mi? Tamamen yapacak olan emir-komuta sisteminin kararlılığına ve planlılığına bağlı. Gerçekleşmesi halinde halkın her zaman olduğu gibi gene pasif kalacağını, ancak daha sonrasında bazı halk eylemlerinin olabileceğini düşünüyorum. Şimdi asıl mesele, bir darbenin desteklenip desteklenmeyeceği meselesinden çok, Türkiye'yi durduran ve vasatlığı/islamcılığı ile yeni döneme taşıyamayacağı çok bariz olan iktidarın aşılması meselesi. Öyle ya da böyle aşılacağı kesin. Ve bu iş "birdahaki seçim"i falan bekleyebilecek durumda değil. Konu o kadar kesin ve net ki, şimdiden "sonrası" konuşulmaya başlandı ve konuşulanlar, son derece gerekli ve önemli tartışmaların başlangıcı.
    Ben burada "Acil yeni Demokratik Anayasa", "İç barışın kesin tesisi ve Kürtlerin kazanılması mevzuu", "İslamcı kriminalitesinin sistemli bir şekilde cezalandırılması", "Diyanet dahil olmak üzere islamcılaşmanın aşılması", "İktidar ekonomisinin sonlandırılması" falan gibi -bir darbenin/devrimin önünde duran- aküt sorunların çözümünden bahsetmekten ziyade, daha temel bir konudan bahsedeceğim. Ve bu sorundan bahsetmek cesaretini de İlber Ortaylı Hoca'nın Tarih Dergisi'nin Nisan sayısına yazdığı kısa bir yazısından alıyorum, -benim de yıllar yılı bahsettiğim konulardandır.
    İlber Hoca, 16'ıncı Yüzyılda İspanyol enflasyonu ile gelen krizi ve 19'uncu yüzyıldaki "değişim ve intibak asrı"nı Türklerin, "iyi yetişmiş yönetici kadroları sayesinde" aşabildiğini yazmış. (Bu arada Türkiye'deki okur-yazarlık seviyesinin Birinci Dünya Savaşı sırasında bile yüzde onları bulmadığını hemen belirtelim) Ama o zaman bile her Avrupalı devlet adamıyla aşık atabilecek kalitede Türk devlet adamları vardı ve ülke bunu, elit eğitimine borçluydu, yani akıllı olanların önünü açan bir mekanizma vardı, Cumhuriyet'in ilk yıllarında da böyleydi.
    İlber Hoca, "Üçüncü kriz geliyor" diyerek, Amerika'nın keşfi sonrası dönemdeki ve 19'uncu yüzyıl endüstrileşme dönemindeki gibi çok temel ve önemli yeni bir değişim/dönüşüm döneminin geldiğine işaret ediyor. Gelenin ne olduğundan bahsetmemekle birlikte, her şehre üniversite, lise, imamhatip açıp vasat insanlar yetiştirerek kendimizi kandırmamamız gerektiğini söylüyor. Her şehre açılan üniversite adlı yüksek liselerle ve tabii bugünkü politika anlayışıyla, yeni trene binemeyeceğimizi söylüyor -ki yerden göğe haklı. Treni kaçırmamak için yazının genelinden çıkan iki önerisine de aynen katıldığımı bu blogu takip edenler bilirler.
    1. En geç 15-20 yıla kadar hızla, evrensel ölçülerde eğitimli/akıllı/yaratıcı bir elit ortaya çıkartmak gerekiyor.
    2. Ve yeni bir politika anlayışı gerekiyor.
    Burada "Politika anlayışı" derken, İlber Hoca'nın sadece iktidar partisini kasdetmediğini, "Oy beklentisiyle hareket etMEmek gerektiği" üzerinde durmasından anlıyoruz. Kısacası, halkın yüzde ellisi imamhatip istiyor diye oy beklentisiyle imamhatip yapMAyacak bir politika anlayışı ve o anlayışı taşıyacak bir yeni yapı gerekiyor. Burada dikkat çekmek istediğim nokta, sıradan seçimler-geçimler ile yürüyecek bir Türkiye'de, önümüzdeki dönemde popülist olmayan ve çoğunluğun ille de desteklemeyeceği bir yönetim olmak zorunluluğudur. Bunun ne anlama geleceğini da şimdilik sizlere bırakıyorum, ama bir kaç genel bilgiyi de aktarayım:
    Herkese oy hakkı tanıyan demokrasi türü, Dünya'da oldukça yenidir, esasen İkinci Dünya Savaşı sonrasının ürünüdür ve Liberal ekonomiye eklemlenmiş bir şekildir. Daha öncesinde herkesin oy hakkı ve siyaseti belirleme hakkı yoktu, sosyo-ekonomik sistemin buna elverdiği 1950'li yıllardan itibaren tüm Dünyada yaygınlaştı ve kabul gördü.
    İlber Hoca'nın da dediği gibi, Dünya kalitesinde Türklere ihtiyaç var ve onları yetiştirmek mümkün, ama seri üretim mümkün değil elbette -sadece akıllılar ve yaratıcılar...
    Yani Türkiye, "Benden olsun da aptal olsun" mantığıyla beş yıl ötesine bile gidemez, çünkü gelişmeler eskisinden çok daha hızlı. İslamcılar mecburen gidecek, çünkü yeni döneme ayak uydurmalarına yardım edecek Kur'an ayeti, Sure falan yok, İncil'de de yazmıyor. Hayal etmeleri ise mümkün değil.
    Yeni Türkiye, benzeri bir çok ülke gibi, "halkın milli ve manevi değerleri" denen yasakçı/günahçı Kur'an kursu "kültürü" ve milliyetçi aşağılık kompleksinin oy sayısına göre yönlendirilmeyecek. Bu da belli bir eğitim seviyesi altında olanların oy hakkının iptali (veya etkisinin düşürülmesi) veya başka bir şey demek olabilir. Bunlar, devrim/darbe ile ülkeyi yeniden Dünya seviyesini yakalamak yoluna sokacak olanların cidden düşünmeleri gerekecek konular. Ülke, geleceğini, oy sayısına ve çoğunluğun "Dünya görüşü"ne göre şekillendiremez. Bu çok net ve buna uygun her ne yapılması gerekiyorsa yapılacaktır -sadece Türkiye'de değil, başka yerlerde de.
    Elit eğitim nasıl olacak?
    Bu konuda Osmanlı'nın son döneine, Cumhuriyet'in ilk dönemine bakabiliriz. Cumhuriyetin ilk dönemi pek de öyle demokrat falan değildi, Osmanlı devri de öyleydi, ama alabildiğine özgür zihinli bir çevre yetiştirildi ve bunların Dünya'daki benzerlerinden hiç de aşağı kalır yanları yoktu.
    Kısacası: Kemerlerinizi bağlayınız. Koltuklarınızın dik, masalarınızın kapalı olduğundan emin olunuz ve kalkışa hazırlanınız.