30.03.2016

"Muhalefetin etkisizliği" ve meselenin özü...

Yeniden gazetelerin konusu, yeniden köşe yazarlarının malzemesi ve gene iktidar köşebentlerinin haksız sırıtışlarına malzeme... "Muhalefet çok etkisiz". Evet...
Ama bununla dalga geçecek son kişiler, sadece bu iktidara yalakalık yapmak kayıt ve şartı altında "kendi yazıp kendi okuyan köşe yazarları". Ömrü hayatında orijinal bir fikir kırıntısı üretmemiş bu kindar ve de dindar tipler neden köşe yazarı iseler, aynı nedenlerle muhalefet de etkisiz. Peki bu ne demek...
Muhalefet iki nedenle zayıf. Birinci neden, DP döneminde İnönü'nün zayıflığı gibi bir nedenle, üstelik bundan da çok öte bir durum sözkonusu. Devlet tam anlamıyla bir AKP devleti haline getirilmiş, bunun Demokrasiyle alakasının olmadığı biline biline "NATO'ya CANTO'ya bağlıyız" söylemiyle, kendi milli sınırları dahilinde vatandaşına "Eti senin kemiği benim" gibi Davranabileceğini sanan ve bu konuda DP döneminden farklı bir çağda yaşadığımızı anlamamış ve anlamak istemeyen bir tek parti rejimi. Neoliberalizm, bir yerden sonra devlet/kamu malı yağmalayan kapital ile iktidarın giderek bir ve aynı şey haline gelmesi, tüm karar ve icra makamlarının iktidar çevrelerinin eline geçmesi durumudur. Tüm karar ve icra mekanizmalarından dışlanmış bir muhalefete kala kala mecliste bol bol konuşmak ve "çocukların korunması" türünden dünyanın en haklı taleplerinin bile otomatikman reddini kabullenmek kalır.
"Muhalefet bile iktidar partisinin içinden geliyor" derken, karar ve icra makamını etkileyebilen milletvekillerinin sadece iktidar milletvekilleri olduğu yeniden söylenmiş oluyor, o kadar. Yani muhalefetin özellikle zayıf olduğu söylenmiş olmuyor. Buraya kadar malumumuz. Kısacası, islamcının vahşi neoliberal düzeninde muhalefetin iktidar karşısında olaya daima iki sıfır arkadan başladığını kabul etmek zorundayız ve bu da İktidarın başarısından değil, iktidar denen neoliberal plütokrasinin demokrasiyi ayağının altına alıp çiğnemesinden ve bu yaptığının arkasını önünü hesap edememesinden, bunun sistemsel nedenlerle uzun süremeyeceğini de anlamamasından geliyor. Çok şeyi anlamıyor. Mesela laik eğitim sisteminin kurulmasının en önemli nedenlerinden birinin, çocuk istismarının önüne geçmek olduğunu da anlamıyor. Nihat Genç bu konuyu çok net bir yazıyla yeniden gündeme taşıdı. İslamcı çevreler, onmaz cehaletleriyle her gün Amerika'yı yeniden keşfediyor ve bunu da "Kendi milli/manevi değerlerimiz ve Batılı yabancı değerler dışında bizim hayatımız" falan sayıyorlar. Tek referansları da kendi keyiflerine ve klanlarına göre yorumladıkları ve bu konuda kendilerini tekel saydıkları "Tek kitap".
Neoliberalizmin en vahşi halini uygulayıp o paralarıyla Dünyaya açık kalmak zorunda olan bir ekonomiyle, Liberal dönemlerin sınırları dışarıya kapalı milli totaliter devletleri gibi davranıyorlar. Ama etki-tepki prensibi de eskisinden çok daha hızlı. Turizm sektörü bir yılda en az %50 geriledi. Tüm dünyayla kavgalı olunduğundan ihracat nanay. İnşaat sektörü rölantide, tekstil öldü, Irak ve Suriye kesik olduğundan ülkenin güneydoğusu, batısından daha çok kopuyor -bunun anlamı "Kürt kimliği"nin radikalleşmesidir (bir önceki yazımda bundan bahsetmiştim).
Peki muhalefet, sadece karar/icra dışı kaldığı için mi zayıf?
Hayır...
İşte eleştirdiğimiz ve muhalefete demediğimizi bırakmadığımız nokta tam da burada...
Neoliberal şartlar altında oluşan ve bizim "Post-Demokrasi" dediğimiz modelin artık Hibrid-Demokrasi'ye kadar düştüğü günümüzde, muhalefet olarak "Muhalefetsiz işleyen İktidar çarkı"nı etkilemenin tek yolu, o çarka çomak sokmaktır veya o çarkın dönüşünü hissedilir biçimde etkilemektir. Kürtler bunu -malesef- şiddet kullanarak yapabildikleri için çakma Tanrıların şimşeklerini üzerlerine çekiyorlar. CHP ise bu gerçeği henüz anlamadığından ve Demokrasinin işlediğini falan sanıp bol bol esip gürlemekle yetindiğinden, çakma Tanrıların gazabına uğramıyor, çünkü "Bak biz de Demokrasiyiz" diyebilmek için, legitimasyon/meşruiyet adına CHP gibi konuşkan bir yazlıkçılar partisi her saraya lazımdır...
Muhalefetin zayıflığı ve zaafı burada...
Eleştirilen asıl yan bu...
Muhalefet, neoliberal dönemde muhalefet yapmanın ve iktidar sistemlerini etkilemenin yollarının değiştiğini -bizzat yaşadığı halde- öğrenmiyor, yeni yöntemleri bünyesine adapte etmiyor. Mesela Gezi Hareketi, Occupy Wall Street hareketi gibi ve onun de örnek aldığı Arap Baharı gösterileri gibi "kendini hissettirme ve etkileme" türü olarak "İşgal" ve iktidara/ekonomisine belli somut işlemleri yaptırmamak fikri üzerine kuruludur. Muhalefet, tüketici tavrından WikiLeaks ve Anonymous'a kadar bir dizi eylem türünden, -şiddet kullanmadan- post-demokrasilerde nasıl etkili olunduğunu öğrenebilirdi. Muhalefeti bu uyurgezerliği ve hımbıllığı yüzünden eleştiriyoruz yoksa islamcı neoliberal düzende baştan dezavantajlı olduğundan değil.
Türkiye'nin Büyük Okyanus'da bilinmeyen bir ada devleti olmadığı, en başta Türkiye'de yatırımı olan uluslarötesi kapitalin ilgi alanına girmektedir ve bu sistemin Türkiye'de işleyebilmesi için asgari demokrasiye ihtiyacı vardır. İktidarın şimdilik tosladığı en sağlam muhalefet budur. Meclis'deki muhalefetin bu istikamette hareket etmesi bile iktidarın canını acıtabilir, ama etkili olabilmesi, sadece ve ancak "İktidarın kendine müslüman çarkının dönmesini" cidden etkileyebilmesiyle mümkündür.
Neoliberal Post-Demokrasinin en kötü biçiminin yaşandığı Türkiye'de, geleceği kuracak olan yeni liberter Sol'un yapması gereken en önemli şey, bu Hibrid-Demokrasinin yerine sağlam bir Demokrasi koyabilmek için gereken sosyoekonomik yapıyı kurmak gerektiğini bir an bile unutmamak ve buna uygun aktif strateji ve taktikler uygulayıp özgül ağırlığı yüksek çekirdekler haline gelmektir. Sözel aklın uç biçimi olarak, Kutsal kitabın çocuklara tecavüz konusunda bile "hafifletici neden" babında kullanılmaya başlamasından itibaren laf devri sona ermiştir. İslamcı denen insan türüyle laflama devri de sona ermiştir.
Bütün bu olanların, şeytanın "kutsal" kitabının birinci paragrafı "Canın her ne (yasağı/günahı) çekiyorsa onu yap, ama yaptığını da kitabına uydur" lafına çok benzediğini de ekleyebiliriz ama bunun bile bir önemi kalmadı. Artık mesele, anaokuluna saldıran İslamcının ("dini" bir yana), aklını-fikrini ve ruhunu reddetmek, İnsanoğlunun/İnsankızının şerefini ve insanlığını geri kazanmak ve insanlığı dünyaya hakim kılmak meselesidir. Bunun da lamı cimi olmaz...

28.03.2016

Üçe bölünmüş Fetret Türkiye'si, birlik iradesi ve Mısır'dan öğrenmek

Fetret Devri bende daima, karanlık bir hır-gür dönemini çağrıştırır. Gerçekte nasıl olduğu pek de kesin olmamakla birlikte, kendi halinde Anadolu ahalisinin yaşamını her zamanki gibi idame ettirdiği bir dönemde, Timurleng'in kafilesiyle Semerkand'a dönerken ölen Sultan Yıldırım Bayezid'in oğullarının birbirini yediği, eski beyliklerin yeniden dirildiği, Anadolu coğrafyasında at üstünde caka satan hükümdar özentilerinin halkın başını döndürdüğü bir dönem. Bölünmek denince Türkiye'de daima feodal türden arsa/tarla bölüşümü anlaşıldığından, "Türkiye'nin bölünmesi" denince bugün de herkes haritaya bakar. "Hmm, Diyarbakır ve havalisi özerk, bağımsız, dağımsız falan mı oluyor?" diye sorulur. Oysa bugün çifte vatandaş bir Kürt, İstanbul'daki evinden memleketi Tatvan'ı ziyaret ettikten sonra Van üzerinden aktarmalı Almanya'ya uçar." Bu küçük örneğin daha büyük ve uç biçimleri de vardır, mesela Fransız vatandaşı bir Cezayirli, gazeteci olarak çalıştığı Çin'de, kış tatillerini Tayland'da yapıp, "benim asıl memleketim İstanbul" diyebilir. Yani Türk feodal aklı Türkiye'nin siyasallaşmış taşra kahvelerinde ve Türk medyasının köşebent yazarlarının takıldığı pahalı Cafe'lerde yaşayadursun, asıl bölünmeler çok daha farklıdır.
    Türkiye'de gökten taş yağsa, yer yarılıp cehennemin kapıları açılsa da İslamcı iktidarı oya boğan bir kesim bulunmaktadır. Bu kesim, ülkede coğrafya ötesi bir dağılım arzedip, 1980'lerde başlayan ve Özal devrinden geçip günümüzde AKP döneminde tam anlamıyla konsolide olan "Muhafazakar iktidarlar milleti"ni teşkil etmektedir ve "Sosyal Devlet" anlayışının neoliberalizmde tasfiye edilmesinin somut ürünüdür -yani sosyoekonomik kökenli kültürcü bir halktır. Liberal dönemden neoliberal döneme geçilirken devlet/kamu malları ve hizmetlerinin özelleştirilip fakir halkın da islami cemaatlere kapılandığı yapısal bozukluğun sonucu olan bu millet, iktidardan düşürülmediği müddetçe daima İslamcı muhafazakar iktidarı veya onun devamı başka muhafazakar iktidarı destekleyecektir, çünkü normal rekabet kabiliyeti yoktur, vasatlığının ve ondan mucit çıkmayacağının bilincindedir. Bu kesimi nemalayan olduğu sürece oylar da nemalayana gidecektir. Yeni Fetret devrinin bu en iyi örgütlü ve krizlerden en az etkilenen kesiminin kemikleşmiş oy potansiyeli garabetinin çözümü, Sosyal Devlet'i yeniden kurmak veya halkın fakir kesimini ayrım yapmadan destekleyecek yeni sosyoekonomik mekanizmalar kurmaktır.
    Türkiye'nin diğer bölük parçalık kısmına kısaca "Kürtler" diyoruz. "Güneydoğu'da yaşarlar" dendiğine bakmayın. En büyük Kürt şehri İstanbul'dur, ikinci büyük Kürt şehri de Ankara'dır, Adana falan bile arkadan gelir. Kürtlük kendine bir coğrafya tarif etse de bir kimlik meselesidir ve kökeni de gene Neoliberal dönemdedir. Gelir dağılımı eşitsizliğinin büyüdüğü ülkelerde, neoliberal şartlar altında, belli kesimlerin birbirinden kopması halinde bu kopuş genellikle kültürel bir terminolojiyle ifade edilir, zira "Tarihin Sonu" gibi vecize kitaplayan Fukuyama ve benzeri koçaydınlar "Liberal Demokrasi"yi "Tekkk!" Ve muzaffer sistem saymışlardır, geri zekalı ne kadar hedonist eski solcu varsa, onlar da liberal demokrasinin "liberal kapitalizm" demek olduğunu bile bile unutmuşlar ve Türkiye'de bugüne kadar ağızlarına almamışlardır. Kısacası bir laf cambazlığı devri yaşanmış ve sistemin kökeni ekonomi, bi kenara itilmiştir, devranın "bilmemne kimliği"nin feşmekan haklarını alınca gökten para ve iş yağacağına inanılmıştır. Türkiye'de zengin Batı ile fakir Doğu arasındaki neoliberal kopuş, kendine bir dil arayıp bulmuştur ve bu dil de "Kürt sorunu" ile ifade edilmiştir. Günümüzde zengin Batı Türkiye mantalitesine bir itiraz ve "Onmaz muhafazakar/kemalist Türk vasatizminden istifa", diye tanımlanabilecek psikolojik bir boyut almış durumda, ama kökeni Batı Türkiye'den sosyoekonomik kopuşun özgün ifade kültürü olarak doğmuş bir şey ve bu yüzden de ayrılmaya teşne değil, çünkü umduğundan çok daha Türk ve Türkiyeli.
    Bölünmenin en acılı ve en depresif kısmını yaşayan üçüncü kesim, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu değerlerine bağlı -sağlıklı olması beklenen- ama devlet desteğini tamamen yitirdiği için "Saldım çayıra mevlam kayıra" tedirginliğiyle yaşayan "Seküler Türkiye." Bu kesim, devlet dışında kalıp kendi başına buyruk ve Türkiye'deki -dünyaya uyumlu- kapitalist mekanizmaların "Birey"lerinin çok büyük bir kesimini oluşturuyor. Sistemdeki bozulma arttıkça, krizler geldikçe sayıları azalsa da kültürel kimlik babında "Seküler Türk" olmayı sürdürüyor. Ülkenin vergi yükünü haala bu kesim çekiyor, siyaset dışında ülkenin yüzü de haala onlar. İşleyen kapitalist sistemin Türkiye'deki garantörü bu kesim, ve kapitalizm sonrası bir düzen henüz icad olunamadığından, diğer iki kesim de önemli ölçüde bu kesime muhtaç, ama Seküler Kesim ülkenin parçalanmışlığına karşı en samimi yaklaşımları da sergilese, sorunların kültürcü-neoliberal ifadesinden başka ciddi bir yaklaşım geliştiremediği için çözüm bulamıyor, kendi kendini bile ikna etmekte zorlanıyor ve karam karam kararıp umutsuzluk içinde debelenmekten başka bir şey yapamıyor. Halbuki sorun ne İslamcılık ne Kürtçülük ne de Laiklik meselesi. Asıl sorun, bu kültürcü ifade biçimleri arkasındaki ortak sistem sorununu tarif ederek, parçalanmışlığı her gün yeniden üreten neoliberal sistemde radikal reformlar yapmak, bunun için de önce, tarafların makul bireylerini bu konuda ikna edecek Sosyoekonomi bazlı net önlemler almak, fikir özgürlüğünü şartsız garantilemek, bölünmüşlüğün derin maliyetini net bir dille halka anlatmak ve iktidar yapısını -her ne şekilde olursa olsun- elbirliğiyle değiştirmek.
    Burada dikkat çekmek istediğim en önemli nokta, islami cemaat ve vakıfların oynadığı rolün -özellikle onları küçümseyen seküler çevrelerde- anlaşılmaması konusudur...
    Cemaat ve vakıflar, hükümetle/devletle yakınlık dereceleri üzerinden, sosyal devlet hizmetleri yürütüyorlar. Bunun için "İslamcıları oyla desteklemek" gibi çarpık bir amaç gütmeleri dışında önemli bir görev yapıyorlar. Laik/Seküler çevreler bu konuda esasen sadece konuşuyor. Sosyal Devletin iptal edildiği alanlarda halka benzeri hizmetler sunan yapılara sahip değiller veya bu konuda pek gönüllü değiller -üstelik bu konuda haklılar! Çünkü modern bir devlette bu tip hizmetleri devlet yapar ve karşılığında da kimseden oy istemez. Laik/Seküler kesim, modern bir devlette yaşadığını farzederek (çünkü kendi yaşadığı atmosferde müreffeh bir hayat sürmeye kısmen de olsa devam edebiliyor) bu alanı görmüyor.
    Mısır'da Mursi'nin iktidarda olduğu ve bir-iki yıl içinde (modernleşme tarihi Türkiye'den daha eski) bu ülkeyi islam şeriatıyla yönetebileceğini sandığı iktidar süresince aynen Türk İslamcılarının yaptığını yaptı. Devlet tarafından -islami cemaatler üzerinden- desteklenip finanse edilen bir millet yarattı. Bu konuda Türk akıl hocaları olduğu çok açık olan Mursi rejimi Sisi tarafından darbeyle devrilip "Müslüman Kardeşler" tüm ülkede ağır darbe aldıysa da, islami cemaatlerin ilgilendiği halkla ilgilenilmedi. IŞİD'in Mısır'da güçlenmesini sağlayan etmenlerden biri de bu olmalı. Sekülerler kendi keyifleri gıcır olunca halkın keyifleri de gıcır sanıyor ve işin ekonomiyi ilgilendiren asıl yanına bakmıyor.
    Mısır, darmadağın ettiği islami cemaatlerin yerine henüz bir şey koymadı, ekonomi de Suudların büyük finansal yardımlarıyla dönüyor. Bölgeyi çok iyi tanıyan yabancı bir dostum geçen kış bana, Mısır Ordusunun iç savaş hazırlığı yaptığını sandığını söylemişti. Şimdi bahar, savaş mevsimi yaklaşıyor ve iktidar olmak, sadece "doğruyu savunmak" gibi absürd laf salatasından ibaret değil. Aynı yoldan giden, ama daha tecrübeli ve sağlam bir iktidarla karşı karşıya olan Türkiye'de Fetret Devri'ni sona erdirecek olan Laik/Seküler kesimin bakış açısını değiştirip, bütünü yakalaması ilk şart. Ve o bütünün adı da, Türkiye'nin bütünü üzerinde sosyoekonomik yaklaşıma sıkı sıkıya sarılmak, özgürlükler temelinde de kimlikleri ona entegre edecek yeni bir yol izlemek ve nefretle kimlik türeten dili muhatap alıp her gün ona laf yetiştirmemek. Sıkı bir bahar oluyor, ama birlik ve dirlik mümkün.

22.03.2016

Tavlacı Türk İslamcılarına karşı Amerikan satrancı

Ruslar, bir tek uçaklarını ve iki askerlerini feda ederek, koskoca Türkiye'nin kendi topraklarında Suriye sınırında kuş uçurmalarını bile engellediler. Türkiye'nin islamcı muktedirlerinin arkasını önünü düşünmeden uçak düşürebileceklerini hesaba katmış olmalılar, yoksa uyarılan Rus pilotlar hiç olmazsa ağızlarını açıp "Davay" falan gibi bir tek olsun söz söylerlerdi.
    Uçak olayının Türkiye'ye nasıl pahalıya patladığını anlamak için en basitinden aritmetik, toplama-çıkarma bilmek yeterli. Daha sonra Ruslar birden, Suriye'den çıkacaklarını ilan ettiler. Açıkcası, Suriye'de savaşa girmelerinden daha sürpriz bir olaydı ama Türk muktedirler "nedense" hiç sevinmediler, çünkü bir zamandır Amerikalılarla Ruslar çok iyi anlaşıyorlar ve IŞİD'e karşı (aslında tüm İslamcılara karşı) ittifak yapıyor görünüyorlar ve bunu düşünmek için çook sayıda gerekçemiz var. Herşeyin çığrından çıkmaya başladığı bir zaman diliminde Dünyanın asayişini korumak ne ABD ne de Rusya'nın tek başına altından kalkabileceği bir iş, hele IŞİD örneğinde islamcı terörün kanlı globalleşme eğilimleri açıkça görünürken. Dünyayı istikrarsızlaştıran bir numaralı "Siyasi aktör" IŞİD'in "Müslüman Kardeşler" tipi "ılımlı İslam"ın iflasından sonra ortaya çıkışı ve bu tiplerin uzun süre Türkiye üzerinden adam topladıkları malumken. Kısacası, ılımlı İslam topu atıp iflas edince, IŞİD gibi birşey çıktı piyasaya ve Türkiye'nin İslamcılarının -tamamının- bu tiplere en azından "anlamaya çalışan" (?!) bir gizli sempatiyle yaklaştığını bilmeyen yok.
    Neoliberal sistemin kriz ideolojisi İslamcılığın son versiyonu üzerinden "ezilecek" malzeme haline getirilmesi, sistemin sorunlarıyla yüzleşmek babında da bir aşama sayılabilir. İslamcıların ortaya çıkıp sisteme "alternatif" niyetine neoliberal bir neo-barbarizm kurmaya cüret etmeleri, kuşkusuz ezilecektir, çünkü zararı sadece kendine değil, uyguladığı sistemli terörle tüm Dünyaya. İslamcılar bitirildikten sonra ideolojik ve sosyolojik önlemler de gelecektir mutlaka, ama "ezme" aşamasında bir Rus-Amerikan işbirliği artık kesin ve Rusların Suriye'den çekilmelerini Türkiye'deki İslamcıların olumlu saymamaları ve sevinmemeleri, bu ittifakın bilincinde olmalarından kaynaklanıyor. İyi satranç oyuncusu Ruslar, çekilirken bazı şartlar öne sürmüş ve Amerikalıların da bu şartları kabul etmiş olmalı, yoksa böyle olmazdı, en azından bu şekilde olmazdı. Milliyetçi Putin'in yönetimindeki Rusların şart olarak, düşürülen uçağın hesabının Türk islamcılarından sorulmasını talep ettiklerini düşünmek için çok neden var. Türk islamcılarının Suriye'nin bu hale gelmesindeki sorumlulukları, Amerikalılarla Rusları birbirine karşı kullanmaya kalkmak gibi "cinlikler" ve İslamcılara lojistik destek sağlamak, IŞİD'le petrol işi yapmak gibi gerekçelerle Amerikalılar da Türk İslamcılarını pek sevemiyor olmalılar. Ama bu kadar açık konuşabileceklerini gerçekten kimse beklemiyordu. ABD'nin Türkiye'de görev yapmış iki Büyükelçisi, büyük bir Amerikan gazetesinde ortak bir makale yayımlayıp, yazının son sözü olarak Erdoğan'dan istifa etmesini istediler.
    İyi tavla oynayan ve iyi zar tutan, ama satranç oynanan Dünya arenasında her daim kaybeden, tavlaları koltuklarının altına tutuşturulup evine gönderilen ve oradan dışarıya çıkamayan Türk islamcıları, Amerikalıların bu satranç hamlesini bu kez anlamış olmalılar. Avrupalıların Suriyeli mülteci akınından korkup bütün değerlerini unutmaları ve Türkiye'ye boş vaadlerde bulunmaları gibi bir yola başvurmayan ABD'den ikinci hamle, Rıza Zarrab'ın tutuklanmasıyla geldi. Görmezden gelmek bu kez pek mümkün görünmüyor, çünkü davayı açan savcının Preet Bharara olması, tutuklamadan sonra Amerikan adalet bakanı yardımcısı ve FBI bölge sorumlusuyla bir basın toplantısı yapması, Amerikalıların işi oldukça sıkı tuttuklarını, ciddiye aldıklarını göstermeye yeter. Bharara, ABD'nin star savcısı ve Başkanlığa aday olması beklenen önemde biri. Savcının hamlesi, "o da paralel" gibi çocuksu gerekçelerle savuşturulabilecek gibi değil, üstelik sadece Rusları değil İranlıları bile sevindirebilecek cinsten "bir taşla üç-dört kuş"luk bir hamle.
    Tutuklamanın bu sabah gazetelerde baş sayfalarda flaş haber olarak yayınlanmasının ardından islamcı muktedirlerin gücünün nasıl kısıtlı ve sınırlı olduğunu Türklerin anlaması da sağlanmış oluyor. Türk yargısının aklın yolu bir diyerek Can Dündar ve Erdem Gül'ü serbest bırakmasının ardından yükselen itiraz seslerinin bu hamleden sonra daha da kısılacağını tahmin edebiliriz. Şimdi asıl yaşanan, ABD'nin vezir piyonu açılışının ardından, şah çekmek için bir hamle yapmış olması ve hamlesinin arkasına koyduğu taşlarıyla da şah çekmekten çekinmeyeceğini göstermesinden ibaret. Muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, ağzında bakla ıslanmayanların aceleciliğiyle Zarrab'ın konuşacağını şimdiden ilan etti. Amerika gibi bir yerde 75 yıl hapis istemiyle yargılanan birinin, iyi hal ve itiraf durumlarında daha hafif bir ceza alacağını bilmesi mümkün, konuşmaktan korkmayacağını da hesaba katabiliriz, malum Türkiye'nin kolu ne kadar uzun olursa olsun bu aşamada Zarrab'a kadar uzanamaz, ayrıca İran'ın bile bu olaydan hoşnut kalacağını da farzedebiliriz. ABD'nin yeni müttefiği İran'a da bir jest yapıyor olabileceği, Rusya'nın çıkacağı Suriye'ye İran'ın girişine de razı olduğunu gösteriyor olabilir.
    Çember daralıyor. Şimdi muhalefetin biraraya gelip bazı hamleler yapmasını bekleyebiliriz, hatta iki Büyükelçi'nin son sözünün gereğini yerine getirmeye yönelik bazı karşı hamleler de gelebilir. Dikine hamleler karşısında gelebilecek Amerikan hamleleri çok daha etkili olabilir. Tavlacılar bile bilir, satranç "Mat" ile biter ve Amerikalılar da iyi satranç oynar. Tabii son hamleyi Türklerin yapacağını ve İslamcıların yenileceğini şimdiden söyleyebiliriz.

18.03.2016

Terör örgütleri arasında ayrım yapmak ve yapmamak

Ankara'yı vuran iki TAK saldırısı, terörizmin yeni "örnek" modelinin IŞİD haline geldiğini ve şehirli Kürt gençlerin de bu terör modelini "uyguladıklarını" gösterdi. Kitle katliamı yapan ve kadın-çoluk-çocuk ayrımı yapmadan öldüren, bir ülkenin vatandaşlarına "artık devletimiz bizim güvenliğimizi sağlayamıyor" anafikrini benimsetmek isteyen, sistemin bozulmasının tezahürlerinden, kendisi dahil kimseye bir yararı olmayan "Hiper terörizm" modeli (bu deyim, Fransa Başbakanı Manuel Valls'a ait).
    Bizim yaşamımızın kapsama alanına giren "Terör" olayları ve örgütleri, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) İsraillilere karşı giriştiği enternasyonal vur-kaç eylemleri ve uçak kaçırmalar falandı. Leyla Halid, Türkiye'de de İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması gibi olaylardı. Örnek alınan, FKÖ'nün ses getiren eylemleriydi. Ama bu eylemlerin -Dünyada ve Türkiye'de- hiçbiri, "Kürdistan Şahinleri" TAK'ın (ve Barbar IŞİD'in) -adına "eylem" dedikleri- katliamlarla kıyaslanamaz. O nedenle burada TAK ve IŞİD arasında bir ayrım yapmaktan ziyade, FKÖ, Mahir'lerin eski DHKP-C'si, Deniz'lerin Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) (THKO) ile TAK tipi postmodern barbarlık türleri arasından bir ayrım yapmayı tercih edeceğim ve "Ama Cizre'de de bize çok sert davrandılar" gibi bir gerekçeyi kabul etmeyeceğim. Cizre'de masumların öldürülmesinin karşılığı, Ankara'da masumların öldürülmesi olamaz. 
    Burada ilginç olan, TAK ve IŞİD'in -gözlerden kaçan- akrabalığı. Dünyanın başına bela olan ve 1400 yıl öncesine has arkaik bir düzeni bugün uygulamayı amaçlayan ütopya ötesi histerik halüsinasyonist IŞİD'in globalizm ve internet çağı ürünü olduğunu, uçaktan uçağa aktarmalı turistik mobil modern yaşamın son ürünlerinden biri olduğunu unutmamak gerekiyor. Kafirlerden ziyade, "Müslümanlık taslayan kafirleri öldüre öldüre bitirmek"ten sakınmayan IŞİD ile, "hepsini faşist ve işgalci" saydığı Ankara'lı Türk talebelerini, doğmamış bebekleri ve yaşlıları "öldüre öldüre bitirmek"ten çekinmeyen TAK anlayışı akraba. Bunların ikisi de neoliberalizmin ölüsünden doğmuş garabetler olarak, etnik/dînî kimlikçi "lacili islamcılar" ve "dağların ihtiyar Kürtleri"nin yeni sürümleri. İkisi de neoliberal talan ekonomisinin zırdoğan kimlikçi intihar çizgisinin temsilcileri. Birbirleriyle kanlı-bıçaklı olmaları, onların aynı zihniyetin ürünü oldukları gerçeğini gizleyemiyor... 
    Peki PKK varken bir de TAK nereden çıktı? Bu soruyu, "İslamcılar varken bir de IŞİD nereden çıktı" diye soranların yanıtlarıyla yanıtlayabiliriz. İslamcılar IŞİD'i nasıl "hararetli gençler" sayıp gizliden saygı duyuyorsa, Kürtçüler de TAK gençliğine aynı gözle bakıyor. International Institute for Strategic Studies (IISS) analistlerinden Emile Hokayem, IŞİD'in ortaya çıkış nedenini, "Ortadoğu'daki toplumların ve devletlerin başarısızlığı/iflası" diye özetlemiş (17.3.2016, Die Zeit). Ben geçen yılın sonunda burada, "Ortadoğu'da Modernleşme projesinin evrensel bir idea olmak özelliğini kaybetmesinin bir sonucu" diye açıklamaya çalışmıştım. Öyle ya, Twitter'da arada sırada görünen "İran 1971" veya "Afganistan 1973" altyazılı minili kız fotoraflarına artık neden tanık olunmadığının bir açıklaması olmalıydı. Bu izahat, bazılarının sandığı gibi, sosyo-ekonomi ötesi "İslam artık çok tutuluyor, moda, özüne dönüp şeyediyor" falan gibi islami popülist laf salatası değildir. Modernleşme projesinin 1960'lı yıllarında, herkes, Astronotlara "yeni evliya" gibi bakıyordu. Mini etek, kravat, Dünya'nın belli bir seküler elit kültürüne dahil olmak, ilerlemeci dünya görüşüne inanmanın sembolü sayılıyordu. Her ülke ilerleyecek, halkı iyi yaşayacak, evlatları uzaya gidecekti. Ama o "İlerleme kültürü", insanların hayallerini gerçekleştiremedi, sunduğu perspektifin gerçekleşemeyeceği anlaşıldı. Zira 1980'li yıllarda o idea Ortadoğu'da bitmiş, Türkiye'de de tükenmekteydi. Esmeye başlayan neoliberalizm rüzgarı, gelir dağılımındaki uçurumu tarihin rekor seviyesine çıkardı. Mesele kuru "laiklik" ve "islam" çatışması değildi yani. Türkiye'deki islamcılaşma da, toplumun posmodern yeni sorunlarının çözülemeyişinden güç aldı. Bu sorunlardan biri de, yeni çözümsüzlüklerden üreyen kimlikçi yaklaşımlardı. (Kimlikçiliklerin sosyo-ekonomik temelini/nedenini gösteren yazıları bu blogda okuyabilirsiniz)
    Kısacası: İnsanların modern bir geleceğe inançları kalmadı. TAK, Türkiye'de siyaset alanının islamcılar tarafından akıl/mantık ötesi "yaptım oldu" gerekçelerle tıkanıp umudun yokolduğu aşamada hortlayıp ön alan bir Kürt IŞİD'i. Yaptıkları katliamların birgün anlayış göreceğini, bu katliamlardan özgür Kürdistan çıkacağını falan sanıyorlarsa çok yanılıyorlar. Böyle katliamların üzerine hiçbir şey kurulamaz ve bunu Türkler unutsa Dünya unutmaz. İnternette herşey aynen kalır, planlayanlar mutlaka bulunup cezalandırılır, zaten öyle olması gerekir.
    TAK veya PKK, -her kim veya ne ise- Ankara katliamlarını yapanlar, islamcıların aslını oluşturduğu yeni tip intihar çizgisinin Kürtçe ifadesidir ve doğrudan İslamcıların ajandasına hizmet etmektedir. 
    Hokayem, IŞİD gibi oluşukların ortaya çıkış nedenlerinden bahsederken, Arap ülkelerindeki rejimler/hükümetler için "muazzam derecede kleptokratlar" diye bir şey söylüyor (Aynı yerde). Çalmadan duramayanları anlatmak için kullanılan bir terim! Ortadoğululaşmanın Türkiye'de de denenip topyekün iflas ettiği ve çökeceği saati beklediği günümüzde, TAK gibi kanlı barbar "gençlik örgütleri"nin, IŞİD'li "gençler" ile yakınlığı da sürpriz olmuyor. Ama asıl mesele gelecekle ilgili:
     IŞİD ve TAK gibi "örgüt"ler, Dünya'dan kopmuş yolsuz ve otoriter durağanlık ortamlarında hayat buluyor. O ortamlar değişmeden ve halka mantıklı özgürlükçü bir gelecek perspektifi sunulmadan da yok edilemezler. IŞİD'in kökü elbette kazınacaktır. TAK'ı da bitirirler, ama onların yerini DİŞİD ve TATAK gibi başka örgütler alır, olan da gene masumlara olur. Zira şimdi sorulan, "Terör saldırısı yaşayacak mıyız" değil, "Terör saldırısını gene ne zaman yaşayacağız" sorusu ve iki soru arasında dağlar kadar fark var. Neoliberalizmin final aşamasında, neoliberalizm gibi onun en yeni aktörleri de ölüme oynuyorlar ve ölüp "kazanacaklar". Ama geriye ne kalacak? İşte asıl soru bu. O yüzden, eski bir reklam spotunu tekrarlayalım:
"Sivrisinekleri öldürmek yerine bataklığı kurut."

13.03.2016

Savaş meydanı Türkiye?

Demokrasinin gökten üç elma misali düşen bir beleş nimet sanıldığı Türkiye'de, Cumhuriyet kurulduğundan beri savaş yaşanmamış olmasının da değeri bilmez pek. Sevimli bir politikacı olmasa da İnönü'ye elli yıl boyunca "Bize süpürge tohumu yedirdi, camileri ahıra çevirdi" diye söven İslami Muhafazakar kasaba aklı, Türkiye'de süpürge tohumu yenirken Almanya'da ve Avrupa'da şehirlerin sistematik bir şekilde bombalandığını, insanların leş yemek zorunda kaldığı veya açlıktan öldüğünü bilmiyordu, çünkü Türkiye'nin sınırları dışına bakabilen herhangi bir duyargaya sahip değildi ve artık iyi bildiğimiz gibi benmerkezci ucuz bir egoizmin müridiydi, yani her durumu hakaniyetle değil, sadece hendi küçük pinti yararcılığı üzerinden değerlendiriyordu. Muhafazahar bostan deryası, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı yıkımının dışında kalmasının kadrini asla bilmemiştir. Koca Kurtuluş Savaşında bile dokuzbin küsür asker ve yerel direnişçi ölmüştü. İkinci Dünya Savaşında öldürülen Yahudi sayısı altı milyondu. Dresden şehri haritadan silindi. Barışın değerini bilmeyen balık hafızalı vasat ve ahlaksız hafızlar devrinde, PKK savaşından bıkan halkın "Bunlar Müslüman, çalmazlar" ve "Kürt sorununu çözer" diye iktidara getirilenler devrinde Türkiye sistemli bir şekilde "Terör saldırıları"na maruz kalıyor, sözün özü: bir savaş meydanına dönüşüyor.
Terör saldırılarını üzerine çeken, elbette Türkiye'yi yönettiğini sanan kibir küpü kompleksli politikacı esnafının "politika" sandığı akıl/mantık ötesi dandik ideolojik "hedefler" ve onlara varmak için her yolun mübah sayılması "fikri"dir. İnsan hayatını at pazarlığına çevirecek kadar ruhsal kabalık "erbabı", insan haysiyetini Dolar ile ölçerken bunun nasıl bir haysiyetsizlik olduğunu anlayamayan, üstelik bu dipsiz utancı marifet sanıp fırsatçı Avrupalıları bile buna ortak edebilen, dokunduğunu kirleten bir lanet, basiretleri bağlamış durumda. Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak için savaşı bile göze alabilen, bastığı zeminin ayağının altından kaydığını gördükçe, bir nebze "mazlumiyet" için bin canı feda edebilecek tıynette, savaş meraklısı operet tipi askeri "deha." Ve bütün bunların vardığı nokta, Türkiye'nin bütün savaş şeytanlarını üzerine çekmesi...
Ürdün de Suriye savaşında Amerikalılara üs verdi, "Suriyeli Muhalif" eğitti, onlara lojistik destek sağladı, ama bunun yürümediğini görünce 'real politik'e geri döndü. Türkiye gibi inadı "dik durmak" sanmıyor ve Amman'da Ankara'daki gibi bombalar patlamıyor. Ayrıca, Ürdün kralı her ağzını açtığında bir ülke liderini/ülkesini kabaca aşağılamıyor, diplomasi dilini kullanmaya devam ediyor. Terörden korunmak, polisiye bir önlem değildir. Bu çağda nüfusun yarısını polis yapsanız, düşman kazandıysanız o düşman gelir sizi vurur. Haybeye esip gürleme çağı sona erdi.
Türkiye, adına politikacı denen lacili esnafın bönlüğü yüzünden yavaş yavaş bir savaş meydanına dönüşüyor. Hiçbir şey yapmadan, kılını bile kıpırdatmadan demokratik laik bir ülkede yaşayabileceğini sanan seküler kasaba aklı da buna kahrolup duruyor, ama yazlıklardan çıkıp kararlılıkla sokağa inmiyor, hesap sormuyor, hatta oy kullanmıyor, sadece karam karam kararıyor. En kötüsü de, yüzlerce insanın öldüğü kanlı katliamları, aradan bir ay bile geçmeden unutuyor ve kanıksıyor. Böyle böyle, Cehennemin kapılarını açıyor ve her yeni "terör saldırısı"nın daha çok can almasına ve bu saldırıların çoğalmasına alışıyor. O alıştıkça bombalar daha çok can alıyor. Bu saldırıları "amasız fakatsiz lanetleyen" ve bol bol "dikkatle izleyen" tatlı su muhalefeti, seçimlerden yönetim biçine kadar herşeyi şaibeli bir iktidarı değiştirmek için haala -fi tarihinde yapılacak olan- seçimlere bel bağlayabiliyor. Kritik eşiğin aşılmakta olduğu, savaşta olan bir ülkede seçim-meçim yapılamayacağını, daha şimdiden süs bitkisine dönüştüğünü idrak edemiyor. "Yeni Türkiye" denen intihar eylemcisi, Tek sahici muhalefeti -Kürtleri- de acımasızca eziyor ve bunun için seküler kasaba aklının demode milliyetçilik takıntısını tepe tepe kullanıyor.
Onca kan ve katliamın, paramparça olan suçsuz-günahsız insanların pisi pisine ölümü üzerinden siyasi güç devşirmeye çalışan, İslamcısından Kürtçüsüne ve daha kimbilir kimine kadar, bir ülkede her türlü demokratik hakkın kaldırılıp tüm ahmak milliyetçileri "vatan savunması" diye faşistlerin ardına sıraya dizse de, sonuçta intihar etmekte olduğunun farkında değil. Terörü kanıksatarak, kendi yaşam alanlarını da yok ettiklerini görmüyorlar.
Malezya'da yaşayabileceğinizi mi sanıyorsunuz veya Kuzey Irak'ta, Suudi Arabistan'da veya Singapur'da? Nereye gideceksiniz? Atmaya başladığınız bombalar sizi evinizde mutlaka bulur, o kurşunlardan saklanacak yerlerin hiçbiri kalmaz, dımdızlak ortada kalırsınız. Ne yüksek güvenlikli sığınaklarınızda, ne erişilmez saydığınız dağlarınızda, ne de kaçıp saklandığınız yabancı sahil kasabalarda rahat uyuyabilirsiniz. Uykusuzluk öldürücüdür...

12.03.2016

Bugünün gerçek James Bond Hikayeleri daha fantastik

Bütün James Bond filmlerini seyrettim sanıyordum, yanılmışım. Aynı şekilde bu filmlerin aslında roman olduklarına da inanamamıştım ve hiç bir Bond romanını sonuna kadar okuyamamıştım. Ama gerçek ajan hikayeleri kısadır ve onlara tüm kulaklar dikilir, çünkü gizli ve yasak konular herkesin ilgisini çeker, hele gerçeklerse. İnsan doğasıdır.
Çok olağanüstü bir dönemde yaşıyoruz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza anlatacağımız çok şey yaşıyordunuz ama bunun için sevinmeli ve övünmeli miyiz, işte ondan pek emin olamıyorum. Türkiye her zaman kendine odaklıdır, şimdilerde Ortadoğu'ya ve her daim Avrupa'ya bakar ama Asya? Ya Afrika? Kimseyi ilgilendirmez. Ama en ilginç hikayeleri de, herkesin bakmadığı yerlerde görebilirsiniz, tabii dikkatli gözlerle bakarsanız.
Geçenlerde Zimbabve'nin başkentine, Harare havaalanına MD-11 tipi bir kargo uçağı "teknik sorunlar nedeniyle mecburen" indi. Global Air firmasına ait kargo uçağı önce pek dikkat çekmedi, ama uçağın bakımını yapmakla görevli personel polise "uçaktan kan sızıyor" bilgisini verinceye kadar.
Zimbabve polisi, tamir için bekleyen uçağa girince gerçekten şaşırmış olmalı, çünkü kargo uçağının deposunda 57 ton nakit para ve bir de ceset bulmuşlar.
Uçak firması, "İran Contra" skandalına karışan eski Southern Air'in devamı olduğu malum. O zaman akla Amerikan gizli servisi geliyor elbette.
ABD, Zimbabve'ye siyasi baskı uygulayıp, tutuklanan Pilot ve uçuş görevlilerini serbest bıraktırdı, ama ortada tonlarca para ve bir ceset var ve de Papa Franciskus'un meşhur vecizesi:
"Biz şu anda Üçüncü Dünya Savaşı'nı yaşıyoruz."
Gerçekten öyle mi? Bunu konuşabiliriz, ama olayın perde arkası hakkındaki tahminler en yaman beyin fırtınalarından daha çılgın:
1. Batı Afrika'da yeni petrol bölgeleri var, Çin de Afrika'da çok etkin ve güçlü. Amerikalılar orada imtiyaz satın almak istiyorlar -idi. Para da bu işler için -midir?
2. ABD, Dünya'nın yeni gerçeği "Göçmen akınları"nı ülkesinden uzak tutup Avrupa'ya yönlendirmek istiyor -zira sadece Suriyeli göçmenler yok, Afrikalılar da var ve bunların aklına Amerika gelmemeli -midir?
Olayın ardından yaşanan en ilginç olay, Batı basının bundan hiç bahsetmemesi. Buradan da bir James Bond olayıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz.
Eskiden, James Bond filmlerinde onca patlayan çaylayan mahal ve ölüp öldürülen insanın ne olduğunu merak ederdim, zira Batı'da, yürüyen merdivenin sol şeridini işgal etmeniz bile kamu davası konusu olabiliyorsa, sinek gibi ölen ajan filmi figüranlarının menşeini cidden soruşturan polisler de var demektir.
Sonuç ne olur?
Bu hiç önemli değil. Önemli olan, gidişatı para dağıtarak değiştirmek gibi zayıf durumlara teslim olmayan fit bir büyük devletin varlığı.
Amerikan ordusu, her biri maaşlı elemanlardan oluşan muazzam bir makina olabilir, ama Dünya'da her şeyin para kuvvetiyle alınamayacağı gerçeğini algılamak zorundayız.
Sonuç?
Zimbabve polisinin yaptığı soruşturmaya göre Güney Afrika'nın Durban şehrine uçmakta olan uçağın ambarındaki cesetle ilgili edinilen ilk bilgi,  adamın cesedinin Mozambik'te bir yerde denize fırlatılması planlandığı halde uçağın kapılarını havada bir türlü açılmaması. Yani arkadaşlar uçakta birini öldürüyorlar ve ölenin cesedini de Bond filmlerindeki gibi uçaktan atmaya çalışıyorlar ve filmle gerçeğin arasındaki farkı da bu vesileyle öğreniyorlar.
Hikaye bu kadar. İşin aslı astarının ne olduğu belki hiç ortaya çıkmayacak ama büyük işlerin döndüğü ve onları gizli tutmanın zorlaştığı bir dönemde, bir Amerikan operasyononun ortalığa saçılmasından bile korkulmadığını söyleyebiliriz. IŞİD uzatmaları oynuyot...