22.01.2016

Siyasetin kaldırmadığı boşluklar, CHP ve dış dinamikler

CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray'ın Parti Meclisi'nde yaptığı konuşma, Yurt gazetesinde 22 Ocak'da yayınlandı ve gazetenin "tarihî" diye değerlendirdiği konuşmayı o kadar abartmadan, "çok önemli" diye değerlendirmek daha doğru olur ve doğru istikamette atılmış her adım gibi heyecan uyandırmış görünüyor, çünkü kuru hamaset ve "izliyoruz", "sizliyoruz" gibi pasif değil, aktif bir yan da içeriyor.
    Çıray'ın konuşmasındaki en önemli tesbitler, AKP'nin "Yeni Türkiye" dediği şeye bir anayasalık (yani belki de bir referandumluk) mesafe kaldığını söylemesi. Erdoğan'ın yeni bir "Kurucu Başkan" olmasına ramak kaldığını söylüyor -ki bunda haksız değil. Bence Çıray'ın konuşmasındaki ikinci önemli konu, AKP'nin sonunun dış dinamiklerden gelebileceği tesbiti. Bu iki temel konu dışında, CHP'nin oylarını yükseltebilmesi için önerdiği ve geleceğe ilişkin bazı önerileri var. Mesela, her türlü kimlik siyasetinden kesinlikle uzak durmasını öneriyor. Çıray, neoliberal dönemlerin siyasi ifadesi olan etnik/dînî kimlikçiliğin Türkiye'deki karşılığı Kürtçü (mikromilliyetçi) ve İslamcı temsilcileri ile CHP arasına net bir çizgi çekilmesinden yana. Bu, kesinlikle en doğru politika. Kimlikler ötesi sosyo-ekonomik yaklaşım, benim 2004'den beri ısrarla dikkat çektiğim alan. CHP, bu alanı keşfetti, ama hakkını vermiyor (Bu alanı HDP bile keşfetti). Sistemin 2008'de başlayan kategorik krizinde sosyo-ekonomik yaklaşımların yeniden önem kazanacağını çok yazdım, nitekim kazandı da, ama bu konuda sağlam bir retorik henüz oluşmuş değil. Demokratik  hukuk devletini esas alan bir merkezin kurulması için elzem. "Kimlikçiliğin Sol diye yutturulması" diye bir sözü var ki, tam da 1980 sonrasının kimlikçiliğini anlatmak için çok yerinde bir tesbit. Aynı cümleyi, "İslamcılığın Demokrasi diye yutturulması" diye de kurabiliriz. İkisi de kimlikçiliğe pozitif anlam yüklenmesinin neoliberal sonucudur.
    Çıray, kaçınmak yerine "Türk Milleti" sözünün kullanılmasından ve islamcılığa karşı net olmaktan söz ederken, islami kesimlere (veya Kürt kesimlere) hoş görünmek için seçilen vitrin elemanlarının kaygıyı azaltmayıp artırdığını söylüyor ve islamcılığa karşı daha etkili olabildiği anlaşılan bir alternatifin çıkması halinde İzmir'de bile CHP seçmeninin partiyi terkedebileceğinden bahsediyor. Burada dayandığı asıl önemli konu, vitrin elemanlarının belli bir stratejiye göre seçilmediği gerçeği. O halde bunlar, bir tür deneme-yanılma uygulaması oluyorlar ve sanırım artık bu tip uygulamalar için vakit çok kıt.
    Çıray'ın dikkat çektiği bir başka ilginç konu, AKP'nin (ve HDP'nin) CHP'nin geçmişine yaptığı saldırıların yeterince ciddiye alınmaması. Bunları kale almamanın, kabullenmek gibi yansıdığına dikkat çeken Çıray, saldırıların eleştiri değil sistemli bir kötü niyet içerdiğinden bahsederken, bu yolla bir taraftan da yeni bir tarih kurulduğundan bahsetmiyor. Ve en ilginç noktaya geliyor: "Anayasayı tanımayan bir iktidarla yeni Anayasa konuşmak, onu meşrulaştırmak olur." Buradan, AKP'nin asıl zayıf noktasını da anlamış oluyoruz: Meşruiyet. AKP bu oyunu AB ve ABD ile de oynuyor. Mesela mülteciler konusunda mecburiyetler yaratıp, kendisinin kale alınmasını ve konuşulmasını sağlıyor. Çıray, bu konunun farkına vararak çok ilginç bir öneride bulunuyor: "CHP kendi Anayasasını hazırlamalıdır." Böylece CHP, ilk kez, AKP devletinden ayrı bir devlet için ilk adımı attığının farkında değil. Bu haklı çıkış, kendi seçmenini sakinleştirmek, konsolide etmek ve sayısını artırmak için önemli; Burada tahmin ettiğim üzere Türkiye'nin iki ayrı yapılanmaya gidebileceğinin de ilk somut ifadesi. Bu haliyle, HDP'nin "Özerklik" tartışması kadar önemli, ama onun bir ön aşamasını ifade ediyor. AKP'nin meşruiyetinin zayıflaması, bu oyunu AKP'nin koyduğu "hukuki" ve "kimlik söylemli" kurallarla oynamamakla mümkün olacaktır. İslamcılığa can veren konjonktürün önemli ölçüde aşındığını ve İslamcılık devrinin kapanmakta olduğunu düşünecek olursak, İran kültürüne yakın Müslüman Tacikistan'da zorla uzun sakalların kesilmesi ve çarşafların çıkarılması, istisna değil kuraldır. O halde Çıray'ın önerdiği gibi CHP'nin "Müslümanlara yaranmak" diye bir sorununun olmaması, konjonktüre uygundur.
    AKP'nin sonunu getirecek asıl dinamiklerin dış dinamikler olmasına bakarak "etkin dış siyaset" yapmayı önermesi, CHP'ye olumlu puan kazandıracak bir durum, zira Türkiye'de dış politika çok uzun zamanlardır bu kadar belirleyici ve önemli olmadı.
    Aytun Çıray, daha net, özgül ağırlığı oy oranından çok daha fazla, aktif ve stratejik bir politika öneriyor ama galiba en önemli konuyu atlıyor: Eski Türkiye'yi -iyi yanlarıyla da olsa- değiştirmeden elde tutmak mümkün değil. Yani AKP nasıl kafasına uygun bir şekilde ülkeyi değiştirip dönüştürüyorsa, CHP'de buna alternatif bir değişim/dönüşüm zihniyetine sahip olmak zorunda. "Eskisi gibi olsun" anlamında yapılacak aktif politika da pek sonuç vermeyecektir. Türkler Dünya'da sahici bir siyasi aktör olmak istiyor. İslamcılar bunu kendi kafalarına göre denediler ve beceremediler -ama denediler. Güçleri buradan geliyor. CHP, yeni bir şey denemek/hedeflemek anlamında devrimci bir örgütlü çaba harcamadığı sürece başarılı olamayacaktır. Şu anda böyle çabaların en saçmaları ve tehlikelileri bile alıcı buluyor. En fakir ve cahil Türk bile, "Dünyada adımız var" diyebilmek istiyor, bu yalancı imajı AKP halka satabildi, inandırıcı sınır ötesi ambisyonları olmayan başka partilerin aynı başarıyı yakalamaları zor. Kısacası: Devrimci yaklaşımlar zamanı. Türkler, artık büyük hayallere oy veriyor.

15.01.2016

Türkiye'de "Posta hizmetleri" diye bir şey var mı yok mu?

Gecikmiş bir yazı. Aslında iki yıl önce yazılması gerekiyordu...
2013 yılı başında, Avrupa'da Bestseller listelerine girmiş yabancı bir yazar arkadaşım bana özel imzaladığı bir kitabını postaladı. Tesadüf bu ya, aynı dönemde başka bir arkadaşım daha bana yurt dışından kitabını yolladı, o da imzalıydı ve beraberinde bir de mektup vardı...
Bu iki kitap da elime geçmedi...
Almadığım kitaplar için teşekkür ettim ve "uzun sürse de mutlaka elime geçer" gibi bir de Türk Postasına kefil gibi birşey oldum. Kitaplar asla gelmedi, benim gönderdiklerim de gitmedi...
Kitaplardan biri bir kriminal romanın son baskısı, diğeri bir inceleme-araştırma kitabıydı. Twitter üzerinden tanıştığım, sonra İstanbul'da beni ziyaret eden yeni dostlarıma Türk postasının işlemediğini anlatamadım. Hala bir burukluk var aramızda...
Türkiye'de yaşamaktan mıdır nedir, ben bu olayların üzerine iki bardak soğuk su içmekle yetindim...
Bu yıl...
Noel...
Yurtdışına gönderdiğim, özene bezene arayıp bulduğum yazdığım özel kartlar, asla yurtdışındaki dostlarıma, kardeşime, ulaşmadı. Buradan gönderdiğim eMail ve Twitter DM'leri ile "gönderdim" dedim ama pek inandırıcı olamadım, yalancı çıktım, çünkü bir Avrupalı için "bütün postanın yolda buharlaşması" imkansızdır...
Haydi "bu seferlik" diyelim, ama bu kaçıncı?! Saymadım!..
Çin'e yılbaşı hediyesi gönderdim, "en hızlı" posta cinsini seçip yüklü bir meblağ posta parası ödedim, "bir hafta on günde gider" dendi, tam bir ay sürdü. En azından yerine vardığına da şükür, ama bu süre için neden o kadar para bayıldığımı anlamadım. Bu sürede Cingis Han'ın atlı ulakları, Çin'e iki kere giderdi...
İnsanlarla kafa mı buluyorsunuz?!..
Beceremiyorsanız özelleştirin veya iptal edin, insanlar da başlarının çaresine baksın...
Türkiye'de posta hizmetleri diye bir şey yok. Eskiden devlet denen şeyin varlığının iki kanıtı olurdu: Adına para bastırmak ve adına pul bastırmak...
Çöken Osmanlı devletinde posta da çökmüştü ve mektupları, kartları, paketleri, kolileri, yabancı posta servisleri taşıyordu. Türkiye tam da o noktada. Türkiye'deki posta hizmetleri ölmüş, ağlayanı yok...