9.11.2016

Genel geçer despotluğun son kullanma tarihi

Çin tarihi konusunda sürdürdüğüm okumalarım, modern tarihimte ideolojik kökenli despotluğun "devrimcilik" falan lafı altında nasıl işlediğini daha iyi görmeme yardımcı oluyor. Nazi ve Sovyet modelleri malum. Çin'de yaşananlar da bana yabancı değil, daha önce de başka kitaplarda okuduğum, Çin'deyken dinlediğim şeyler. Ama içinde yaşadığımız durum her gün insanların canını dikenli jiletli tel gibi daladıkça, okuduğunuz şeylerle bugün yaşananlar arasında daha kolay benzer yanlar bulabiliyorsunuz...
Türkiye'deki despotizmin dikkat çeken yanlarından biri, muhalefetin komplekslerini, korkularını, zayıflıklarını utanmazca kullanmak ise, diğeri de "amansızlık". Yani "neredeyse her gün manyak bir şey oluyor!.."
Twitter'dan bir kaç kere dikkat çekmeye çalıştım ama henüz pek anlaşılmış gibi görünmüyor: "Yenemeyeceksiniz", "Cumhuriyeti yıkamayacaksınız", "Teslim olmayız" gibi, fiilini iktidarın yazmış olabileceği (ama yazmıyor bile), 'Olumsuzlamalar' üzerinden işleyen bir yenilgi/savunma dili, "siyaset psikolojisi" diye bir şeyi asla duymadığı anlaşılan "akıllı, uslu, laik, demokrat" muhalefet tarafından kullanılıyor...
Tekrar etmek gerekirse, -özellikle eski mistik öğretilerde çok net anlatılır, bir fiil evrende, o fiilin olumsuzlanması ile birlikte varolmaz. Yani mistik/mental evrende sadece "yenmek" fiili vardır, "yenmemek" yoktur. Onun yerine "zafer" diye bir fiil de vardır ve "zafer kazanmamak" yoktur. Bunun modern psikolojide ve siyaset psikolojisinde özgün bir yeri vardır elbette. Sürekli "Yenemeyeceksiniz", "Cumhuriyeti yıkamayacaksınız", "Teslim olmayız" derseniz, bunun mental/psikolojik özgül ağırlığı: "Yeneceksiniz", "Cumhuriyeti yıkacaksınız", "Teslim olacağız" demektir. "Yenemeyeceksiniz" yerine, "Sizi yeneceğiz" lafını kullanmak, derin doğaya ve psikolojik kurallara daha uygundur. Ama pek ala "Sizi evire çevire yeneceğiz" diye bir cümle de kurabilirsiniz ve amaca daha uygun olur. "Cumhuriyeti çağa uygun olarak yeniden kuracağız" demek daha doğru, "Sizi teslim almak bir yana, kökünüze kibrit suyu ekeceğiz" de başka bir ifade tarzı olabilir! Olumlama üzerine kurulu bir dil, saldırı ve zafer dilidir, olumsuzlama üzerine kurulu dil de savunma ve yenilgi. Koca koca adamların koca koca muhalefet partilerinin bu temel kuralları bilmemesi gerçekten çok ilginç. -Tabii bir taraftan da nasıl bir psikolojide yaşadıklarını da ortaya koyuyor: Dostlaralışveriştegörsün çıkışları, kurku, pısma, gelecek perspektifi zaafiyeti...
Cumhuriyet Gazetesi'nin önünde yaşanan muhteşem direniş manzarası, HDP'lilerin hapse atılmasına gösterilen reaksiyon, kuşkusuz çok saygıdeğerdir. İnsanlara moral vermek ve mücadeleyi diri tutmak için elzemdir de, ama aktif bir ileriye atılım zamanı gelmedi mi?!..
İslamcı iktidar, tüm afra-tafrasına rağmen en zayıf döneminde ve bu haliyle bile -sadece- muhalefetin zaaflarına dayanarak ayakta kalabiliyorsa, o muhalefete tokat falan değil, tekme geçirerek uyanmasını sağlamak şart oluyor...
İktidar, muhalefetin zaaflarını korkularını biliyor, ona göre davranmasını biliyor, peki iktidarın zaaflarını korkularını ve zayıflıklarını analiz edip o noktalara inmeyi düşünen neden yok? Bu çok yerinde soruyu her kes soruyor. İktidarın zaaflarının başında ekonomi, dünyadaki yalnızlığı, kendi içindeki isteksiz/memnuniyetsiz kesimler, olası suçları falan gibi uzuun bir liste var. Avrupa'da elli kişiyle dünya global sisteminin nasıl çökertilebileceği hakkında kafa yoran bilim insanları varken ve ödüller falan alıyorlarken, "islamcı iktidar nasıl çökertilir" diye cidden kafa yoran elli kişi neden yok? Türklerin aptallığından mı yoksa ödlekliklerinden mi? Bence ikincisi...
Türkler, modern demokratik uygar bir hayatın, evde oturup etliye sütlüye karışmadan yürütülebileceğini sanan bir halktı. Bu işleri ya politikacılara ya da orduya emanet ediyorlardı, onlar da laiklerin emanetini kafasına göre savunuyorlardı. Şimdi laik halk korkuyor belki ama eskisinden çok daha uyanık ve aktif. Şimdi uyuyanlar, kendilerini 1960'ların dikensiz liberal gül bahçesi devrinde yaşıyor sanan seküler politikacılar. Halk o partileri boşuna seçmiyor, vekili ilan etmiyor, halk hep ayakta olamaz -olmaz. Bunun sonucunda "Doğrudan Demokrasi"nin yol alacağını kısaca not düşerek devam edelim: İkinci önemli konu, "iktidarın amansızlığı..."
Cumhuriyet kapatılıyor, ardından hop Milletvekilleri tutuklanıyor; ondan önce de başka olaylar olmuştu, gene olacak. Mao'nun "Sürekli devrim" diye bir ilkesi vardır. Sürekli birşeyler olur. Mao, en yakın adamı savunma Bakanı Liu Shaoxi'yi bile yemiştir -Bu adam Mao'nun emanetçisidir (Çünkü Mao 1959'da görevinden istifa etmişti). Çünkü Mao, "İleri doğru büyük adım" (hızlı endüstrileşme) "proce"si nedeniyle 45 milyon insanın açlıktan/sefaletten ölümüne neden olmuştu. 1950'li yolların sonunda yaşanan insanlık tarihinin bu en müthiş kıyımı zamanın Dünyasının da kör gözünden kaçabilmiştir -45 milyon insan!.. (Zaman, Menderes-İnönü didişmesi zamanı ve Türkler o zaman da kaavede "siyaset hasbihali" yapıyor, şimdinin "politika muhabbeti...")
Mao, o muazzam felaketin sorumlusu olarak güçten düşüp reformcu ılımlı Liu ve Deng Xiaoping'in liberal politikalarına önce teslim olur görünür, ama "amansız"lığını terkedince biteseğini de anlayıp muazzam bir plan yapar. Önce durum tesbiti: Korkunç felaketle açlık şehirlerin kapısına kadar dayanmıştır. Şeriat gibi her bi halta karışan (Mao'nun) Komünist Partisi'nin baskısından yılmış, geleceği karanlık bir gençlik vardır. "Feodal ve burjuva kültürüne karşı devrimci kültür" diye karısı üzerinden bir kampanya başlatır, Bu gençleri kültür diye sokağa çağırır, bir iç savaş riskine girer ve sonunda baklayı ağzından çıkarır: "Karargahı bombalayın". Komünist Partisi'nin baskısından yılmış umutsuz gençliğin arayıp da bulamadığı bir şey. Tüm okullar ve üniversiteler tatil, gençler sokağa. "Feodal gericilik ve Burjuva özentiliği" diye Çin'in geçmişinden kalan tüm kültürün yokedilmesi, liberal politikacıların öldürülmesi veya çalışma kamplarına gönderilmesi ve Mao'nun yeniden tek adam olması olayı ve olaylardan başını kaldırıp düşünmeye vakit bulamayan bir halk. Mao'nun sırrı budur ve bizim bugün Türkiye'de "nasıl olur yaw" diye şaşırdığımız olaylar, Mao Çin'iyle kıyaslandığında panayır eğlencesi kalır!..
Despotlar, şaşırtma ve şoka oynarlar. Karşılarında o şoklara göre hareket eden, kendi inisiyatifini geliştiremeyen özgüvensiz bir muhalefetin olması ve o muhalefetin adım adım demonte edilmesi, ancak "amansızlık" ile mümkündür -Türkiye'de olan da bundan farklı değil...
Tabii bu despotluğun bir de "son kullanma tarihi" var. Bu doğal sınırın en bilineni ölümdür. Kurbağalar ne kadar şişinirse şişinsin, asla öküz kadar olamaz, irilik konusunda asla öküzle boy ölçüşemez. Aynı şey, insanların başına Tanrı kesilmeye kalkanlar için de geçerlidir. Hiç kimse Tanrı gibi ölümsüz olamaz. Bütün despotlar ölümlüdür ve kendileriyle kıyaslanabilecek kişilerin yaşamasına izin vermedikleri için ölünce ardlarında kocaman bir boşluk bırakırlar ve o boşluğu da genellikle makul akıl doldurur, çünkü despotların yarattığı yıkımın üzerine tüy dikmeye kalkan yeni despotları yaşatmazlar, evrende işler böyle yürür...
Türkiye'deki despotizmin amansızlığı ve hinliği (muhalefetin korkularını/zayıflıklarını kullanan yalan ve katakulli müfredatı) kendi sınırlarına doğru yaklaşıyor. Ekonominin başaşağı gidişi, askeri ve ekonomik tehditler, muhalefetin akıllanması/cesaretlenmesi, iktidar çevrelerinde bile görülen bıkkınlık, bu dönemin son bulması için gerekli şartları sağlıyor. Şimdi eksik olan, bu pat vaziyetine bir aktif hareketle yeni bir yön verilmesi. Bunun için de bir perspektif gerekiyor...
Türkiye'nin bu dönemi aşmasının tek perspektifi, evrensel değerleri alıp, ona bir Türk kültür boyutu ekleyebileceği sağlam bir demokrasi kurmak ve ülkenin didişerek boşa harcadığı enerjisini yaratıcı alanlara kaydırmaktır. Bazı faşistler haala "bunlara çok demokrasi sağlarsak, abuk sabuk taleplerde bulunurlar, bölünürüz dölünürüz" diye korkuyorlarsa -şimdilik- "rahat" olsunlar. İnsanlar iyi kazanmak ve iyi yaşamak perspektifine sahip olunca ve yüzü dünyaya dönük olunca, size batan taleplerle gelmezler (başka taleplerle gelirler, ama o zamana kadar sizi tarihin çöplüğüne gönderirler zaten). Kısacası, Türkiye'nin önünde muazzam bir dönem var ve bunu engellemeye kalkanların ufku da "Herkes Kur'anı ezberleyecek, okullar saf Kur'an kursu olacak, tüm saflar da bizi seçecek, biz daima betonarme bir hayat süreceğiz" dolaylarında. Yani o cenahta ot bile bitmez. Ama bu cenahta Türkiye, nihayet Dünyada hak ettiği yüksek yeri alacaktır, üstelik elalemin toprağına sulanmadan, herkese örnek olarak. Güney Kore, Türkiye'nin Marmara Bölgesinden küçük, "Kuzey Kore'yi alıp Mehmetli imparatorluğu" kuracağız gibi masallarla da ilgilenmiyor, ama Kore vatandaşı olarak doğmak bile bir avantaj günümüzde. Türkiye'nin de öyle bir yer olmaması için hiç bir neden yok. Türkiye'nin kaderinin istikameti o yönde, engel olmak ise hiç bir faninin işi değil...

23.10.2016

Eski Türkiye'nin edepsizlik "kültürü"

Almanya'da yaşadığım süre boyunca en ücra köyde bile biri masama gelip masamdaki gazeteleri yüzüme bile bakmadan parmaklamadı ve benim dik dik baktığımı farkedince "Ha, gazeteler sizin miydi?" diye sorduktan sonra özür dilememezlik de etmedi ve kendi kendine "gazetelerine kalmadık" diye bir de edepsizlik etmedi...
    "Bak orada böyle, burada da böyle" tipi karşılaştırmaları ve buradan yola çıkarak Türkiye'ye bindirmeyi pek sevmem, ama bu tip, gene kendi kendine "benim ne kadar çok kitap okuduğumdan haberi yok" diye gevelemeseydi, bu yazıyı yazmayabilirdim -zira bu tip olaylara haftada bir muhatap olan biri olarak, benzeri durumları "kanıksamak" gibi bir durumdan muzdaribim...
    "Abi, yanlış anlama ama o gazetelerin hepsini okuyacak mısın" kibarlığına da alıştım bu arada. Soran, pırıl pırıl güzeller güzeli bir kasiyer, veya öğrenci, veya başka biri. Sorarken son derece saygılı falan...
    Adamın eşeklik diploması alabilmek için kaç kitap okumuş olabileceği beni hiç ilgilendirmemekle birlikte, olağan bir kabalığa alışıyoruz ve onunla birlikte yaşıyoruz -bunu da son yurtdışı yolculuğumda yeniden anladım. Alışmalı mıyız? E Hayır!
    Türkiye'de "içtenlik" ve masumiyet, olağan kabalığı katlanır kılıyor...
    Türkiye'de bir türlü alışamadığım şeylerden biri, başkalarını dinlemeden, onları takmadan saatlerce konuşmalar. Diğerlerinin kafa sallamakla yetinmek zorunda kaldığı, arada "Hı", "Evet" falan dediği, "sohbet" sayılan kerameti kendinden menkul insanların monoloğu bunlar, gerekçesi de tartışma kültürünün olmaması -ya söylenene katılacaksın ya da siktir olup gideceksin. Herkes tek başına bir Atatürk, bir Hz. Muhammed, bir Hemingway falan, haddin mi ters gelen bir fikir dillendirmek? Hemen hava soğur, bir daha da yüzüne bakılmaz, hatta "Bu hain, ajan" falan da diyebilirler arkanızdan. O kadar önemli şahıslardır ki kendilerince, gizli servisler seferber olmuş, onların "fikirlerini" öğrenmek için ajanlarını bunlarla çay içmeye göndermiştir...
    Türkiye'nin Dünyayla uyumlu olup olamaması konusunun fikir boyutundan önce, garip bir kabalık ve aşağılık kompleksi, bazı şeyleri peşinen engelliyor. Bir "Pardon" demeyi bile küçültücü bir şey sayan adam, eşek yüküyle kitap okuduğunu hatırlayıp, kendi kendini ayıplamamak için "olağan" aşağılık duygusuna sığınıyor. Cihada gidenin yediği her haltı "haklı" gören Müslüman muhafazakarla, yediği her haltın -"çok okuduğu" için- hoş görülmesi gerektiğine inananın akıl-fikir iklimi pek de farklı olmasa gerek. Kompleks aynı kompleks, kabalık aynı kabalık ve laikçisinden islamcısına kadar aynı Eski Türkiye...

21.10.2016

Türklerin kafasına dank edinceye kadar

Aslında Türkiye'nin neden Kore kadar olamadığını, son dört-beş yıldır "İslam"a sığınıp motorunu neden yakacak kadar ısıttığını falan sormuyoruz artık. Bu sorulara herkesin kendince bir cevabı var. Asıl soru, altmış yıldır Cumhuriyete burun kıvıran, Dünyadaki her halttan İngilizlerle Yahudileri sorumlu tuttuğu halde Osmanlının yokolmasından Cumhuriyeti sorumlu tutan ve kendi cehaletinden türettiği bin sürü saçma sakat yanlış yunluş bilgiye dayanarak izlediği politikalarla kendi sonuna doğru ilerleyen Eski Türkiye'nin bugünkü reel karikatürü'nün daha ne kadar yaşayabileceği. Çünkü artık Mali ile kıyaslanan böyle bir ucubenin bir beş yıl daha yaşaması eşyanın tabiatına aykırı...
Meğer Türkiye'de, "Allah'ın mucizeleri"ne meraklı ne kadar büyük bir kitle varmış. Dünyayı anlayamayan, anlayamayınca Hocasının masallarından medet uman...
"Dün gece rüyamda Peygamberimizle şakalaştık, Allah da Dünyayı benim için yarattığını söyledi" tipi laflara meftun bir koyun sürüsü yaşarmış meğer Türkiye'de. Bilgeliğin en temel kurallarına aykırı, yalan olduğu her halinden vaktinden belli böyle hikayelere, "Essah mı?!" diye sormaya bile lüzum görmeden koyun koyun inanan bir koyun sürüsü yaşarmış Türkiye'de. "Kur'an'da yazıyo" dendi mi, manyakların bile utanacağı şeyleri yapanları "hoş" gören, kafa sallayan, beşinci sınıf yalanlara kanan bir halk...
İftira atıp masumları hapse attırarak ve sınav sorusu çalıp başkalarının hakkını gasp ederek ikiyüzlülükle, yalanla, riyayla bir gün devletin tamamına sahip olacaklarını sanan Gülenciler gibi, kendini muktedir sanan ve "toprak almak" peşinde koşanların da -doğaları gereği- anlamadığı bir şey var: yalan-dolan ve atmasyona dayanan bir iktidar gücü, "en güçlü" anında iskambilden kuleler gibi çökmeye mahkumdur. Fethullahçılar "nasıl oldu da biz bu hale düştük" diye düşünedursun, aynı soruyu pek yakında Reisciler de sorabilir, çünkü kendini sadece -insan doğasıyla sorunlu- olağanüstü durumlarla sürdürebilen, buna rağmen akılla değil pazuyla hareket edenlerin, "Allah korur" veya "Ortalığı daha fazla karıştırmamak için bize bi'şey yapmazlar" diye "G", "Ğ", "H" planları yapmalarına herkes her zaman gülmez. Eski Türkiye, kırılma anına çok yakın. Üstelik bu kez dank etmek bir yana, kafası bile kırılabilir. "Eski Türkiye Yenisi" şimdi tam bu noktada...
Eski Türkiye'nin 1999'dan itibaren sonuna doğru giden yola adım attığını, ama 2008 krizi sonrasında yeni bir evreye girerek tel tel döküleceğini ve 2013'den itibaren sonuna koşacağını, 2024 yılında o eski Türkiye'nin tamamen tarihe karışmış olacağını bir kez daha yazalım...
Tarihe karışacak eski Türkiye'nin ne olduğunu da iyi anlamak gerekiyor: Kendine Dünya ülkesi/vatandaşı olmayı konduramayan, laik, ama yüzü sadece Dünyanın AVM'lerine dönük kültürsüz kasabalı ürkek/ezik/büzük kompleksli Türkiye; ve bu pısırıklığı cahil cesaretiyle esir almış muhafazakar/islamcı ahmak deryası...
Ülkenin özgür düşüncesini "bu kış kominizim gelir bak" diye sopayla susturan Sağcı gardrop Atatürkçülüğü ve onun islami Evren faşizminden İslamcı IŞİD sempatizanlığına, oradan vahabi kırması İslami ruh çürümesine kadar gelen, esasen Menderes-Demirel-Özal-Erdoğan tarafından temsil edilen ve "Biz aslında Osmanlıydık, ezildik/büzüldük ne hallere düştük" gibi bir temel maduriyet duygusunun zehrinden beslenen Sünni-Türklerin idare-i maslahatçılığı, 1990'lıların yöneteceği Yeni Türkiye'nin önünde kocaman bir leş olarak duruyor ve çürüdükçe küçülüyor. Kendi gölgesinden ürken eski Türkiye'nin en sonuncu karikatürü olmak özelliğiyle insanı şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyen günümüz "İslami idare"si ise, Eski Türkiye'nin düşünüp de asla dillendirmediği "fikirleri" ve "hissiyatı" hergün dillendirerek, pasivize ettiği eski Kemalist, eski Faşist, eski İslamcı ne kadar döküntü varsa hepsine "du'bakalım n'olcek" dedirtiyor. Kimi Kürtlerin toptan imhasını, kimi İslamın zaferini, kimi Suriye'de alınacak bir evlek "Osmanlı torpağı"nı bekliyor ve bu yüzden sesleri çıkmıyor. Eski Türkiye'nin son karikatürü, hepsinin hissiyatından anlıyor. 1990'lı Türkler tarafından temsil edilen Yeni Türkiye de, bunların şahsında neyi aşacağını, hangi pislikten kurtulacağını her gün görüp öğreniyor...
Kürtlerin kökü kazınacak, "Ah Halep güzel Halep"den de öte, Sahra çölü de hep Osmanlı olacak, gusül abdesti de Efendimiz gibi kumla alınacak, "İran ve Şam köpekleri tasmalarından Ankara'ya sıkı sıkı bağlanacak". Bunlar olduktan sonra dünya alem her gün Türklerin ne güzel duble yol yaptığına, Japonlara ne güzel köprü yaptırdığına bakıp iç geçirecek. İslam uygarlığı dediğin, bütün putları şirkleri yıkıp Kur'an okuyarak kendine acımak ve ağlamaktır zaten, geri kalanını da televizyondan seyredersin, -o kadar...
İnsanın inanmakta zorlanacağı kadar ilkel de olsa, sınır ötesi eski Osmanlı toprağından bir evlek yer alınsa, bundan gururlanacak Müslüman, Milliyetçi ve laik Türk sayısı çok yüksek. Artık işgallerin ve nüfuzun, yumuşak ve sert gücün bambaşka işlediğini bilmeyen feodal kafalar, laikinden İslamcısına kadar aynıdır ve bunu en iyi, şimdinin islamcı hükümeti bilir. Muhalefetin pısırıklığı, hatta iktidara çanak tutması biraz da bundandır. İslamcıların Türkiye'nin son zamanına yaptıkları tek katkı, (cahil tipi de olsa) "özgüven". Kimseyi takmadan kendi bildiğini okumak...
Ama savaştan anlamayan Eski Türkiye yenisi İslamcı ekran başı cengaverleri, ele geçirdikleri Türk ordusuyla, Eski Türkiye'nin nihai sonuna doğru koşuyorlar; kompleksli vasatizmin tamamen aşılacağı yere çok yaklaştılar. Doğa, bir kez daha yasalarını işletiyor ve bir tür entropi, eski Türkiye'yi asit yağmuru yemiş gibi bozup eritiyor. "Toprak alıcaz, Kürtleri susturucaz" derken koocaman Dünya'yı görmeyen, Çin orada almış başını giderken bir tek Çin uzmanı bile olmayan Eski Türkiye, kendi ezik kavrukluğu ve aptal içine kapanıklığıyla Türkleri terketmeye hazırlanıyor. Gidecek ve bir daha Dünya durdukça geri dönmeyecek...
Onbin yıllık Anadolu Uygarlığının, Hanbalık'dan Macaristan'a, Asya'dan Avrupa'ya, Karadeniz'den Mezopotamya ve Mısır'a evrensel uygarlığın varisi Yeni Türkiye'nin sahibi 1990'lı Gezi kuşağı, bayrağı devralmaya hazırlanıyor. Elde enkazdan daha kötü bir malzeme var, ama temel değişim sonrası herşey umulandan hızlı gelişecek. Temel değişim ne mi? Türklerin yeni Sol'a inanıp güvenmesi...
Kompleksli, ırkçı, arazi ve beton manyağı feodal fetihçi, ikiyüzlü barbar islamcı Türkiye'den bir cacık olmadığını yavaş yavaş herkes görüyor. O kadar ezilen yok edilen Sol'un kırıntıları kaldığı halde her biri uluslararası saygın kişi. Buluşları ve sanatı yapan, ödülleri alanlar, hep o solcular. Dünyada herkesle aynı göz hizasında konuşabilenler, kompleksli Türklerin aksine sessiz sedasız Dünya vatandaşlarıyla laf söz fikir yarıştırabilenler, üçkağıt yapmayan, hak yemeyen, çalıp çırpmayan, mahkemeye çağrılınca kaçmayan, direnmesini, yaşamasını ve ölmesini bilen bir azınlık azınlığı...
"Olmaz, olamaz!" demeyin. Mehmet Ağar bile Solcuların nasıl temiz mert fikir insanları olduklarını bizzat deneyip görmüş ve inanmış. Bu son derece önemli...
Kafayı kırmak pahasına da olsa, halk bunu mutlaka görüp anlayacaktır, bu gelişmenin somut işaretleri de vardır...
Unutmayın: İmkansız, ona mantıken ihtimal verilmediği için imkansızdır ve devran, mantığı takmayan tesadüflere göre yönlenir...

11.10.2016

"Türkler bu kadar düşük yöneticileri nereden buluyorlar?!.."

1990'lı yıllarda çok yaşlı bir Almanla tanışmıştım. Adam ileri yaşına rağmen son derece düzgün bir fiziğe sahipti ve eski Türk filmlerinden tanıdığımız mükemmel/özgün İstanbul Türkçesi konuşuyordu, Türkleri ta Birinci Dünya Savaşı'ndan, cepheden tanıyordu, -anlatmadı ama- Türk subaylarıyla birlikte aynı cephelerde savaştığından eminim. Adamın derdi, Türklerin nasıl olup da "bu kadar düştüğü" ve Almanya'ya "Türkleri 'parya' kılığında işçi olarak gönderebildiği" idi. O Türkleri "mert, akıllı, dirençli ve asil" biliyordu ve Türklerin Almanların işçisi olmalarını kabullenemiyordu. Eşit olmalıydılar, o Türkleri kendiyle eş görüyordu ne daha alçak ne daha yüksek ve Türk yöneticileri bu yüzden -daha önce hiç duymadığım şekilde- kalaylıyordu...
Sohbeti yaptığımız yıllarda Türkler Almanya'da otuz yıllık bir geçmişe sahipti ve o bunu hâlâ söylüyordu...
Aradan onca yıl geçti ve Türkiye 15 yıldır vahabi kırması "Müslüman Kardeşler" türevi islamcı bir parti tarafından yönetiliyor ve bugünün Alman eliti de aynen o Alman subayın bulunduğu yere gelmiş vaziyette. Türkiye'de muktedirlerin komplotik-katakullik konuşmalarını, bugün söylediklerinin tam tersini ertesi gün reddetmelerini, inanılmaz boşluklarını, her önüne gelenin kandırabileceği kadar aptal olduklarını itiraf etmelerine rağmen adam/kadın gibi istifa etmemelerini, şantajla dış politika yapmaya kalkmak gibi ucubeliklerini, kullandıkları nefret dilini ve ülkelerini adım adım mahvetmelerini anlayamıyorlar. Ama bir fark var. O subay gibi içten dümdüz sövmüyorlar. Sadece keder ve şaşkınlık var. Sözlerinin arasındaki sessiz anlar uzuyor. Bu insanlar Türklerin gerçek sahici dostları ve "Misafir Türk işçileri" döneminde benimsenmiş "İkinci sınıf insan" bakışı yok. Bu insanlar, Uğur Mumcu'yu bizzat tanımış, Mahirlerle Denizlerle dayanışmış, 1980 sonrası süreci iyi bilen, AB sürecinde Türkiye'yi daima desteklemiş, Türkleri iyi tanıyan, Türkiye hakkında yazıp çizmiş konuşmuş insanlar... Türklerin nasıl olup da bugünkü gibi alay etmeye bile deymeyecek kadar düşük bir çevreyi kendilerine baş edindiklerini ve döne döne yeniden seçtiklerini anlayamıyorlar...
Türkler, Menderes'den sonra ilk kez bu kadar "inanılmaz" derecede berbat bir görüntü arzediyorlar. Almanya'da tanınan başka bir entelektüel Türkiye yönetimini "Mali'den bile berbat" bulduğunu söyledi -ki, ben bu "Mali" kıyaslamasını hep "en kötü yönetim" anlamında kullanırım...
Türkiye bugünkü Erdoğan ve Erdoğanist plütokrasi tarafından "yönetildiği" sürece onmayacak. İtibarı sıfır bile değil, daha dipte. Türkiye 1918'de çöktüğünde bile bu kadar itibarsız değildi, çünkü kararlı-dişli bir muhalefet vardı ve birşeyleri harekete geçirebiliyordu, sus-pus pasif emekliler muhalefeti Yenikapı'da oyalanadursun tek gerçek muhalefet gene diasporada şekillenebilir. Türkler Dünyanın saygısını tamamen yitirmek üzere. İslamcı sinsiliği ile gidilecek bir yer de kalmadı. Son bilgi: O bölgeden gelen yabancı dostlerin anlattıklarına göre Arap ülkelerinin elitleri de Türkiye'nin -kendini bi halt sanan- İmam Hatip allame-i cihânı ahmak "elitleri"ne gülüyorlar. Ve bu dönem bitse islamcılar gitse bile, bu dönemin izlerini Dünya'nın belleğinden silmek hiç kolay olmayacak. "Uygar bir halk" sayılan Türklerin "elit" niyetine Dünya'ya sundukları alaturka politika kabzımallarının yaptığı tahribat çok büyük ve bunun sona ermesini beklemeden önce, Türkiye dışında sağlam bir diaspora oluşturmak gerek...

6.10.2016

Tarihi yeniden ve yeniden yazmak...

Ortaokulda en çok tarih kitabının arasında gizlice okumayı sevdiğim çizgi roman kahramanı Kaptan Swing, Gamlı Baykuş, Profesör ve pire torbası Puik'in devri, Amerikalıların "Kırmızı Urbalı" İngilizleri 1776'da yenip en çok Fransız devrimcileri sevindirdikleri devrin adı. Yeni kıtada İngilizlere yenilip ekonomileri çöken ve kralsız modern bir cumhuriyet kuran Amerikalılara özenen Fransız entelektüalizmin parladığı yıllar. 1780'lerde dünyanın en büyük ve kudretli bir kaç ülkesi arasında Osmanoğlu hanedanının yönettiği Türk İmparatorluğu ve Mançu Qing hanedanının yönettiği Çin İmparatorluğu en üst sıralarda geliyorken, 19'uncu Yüzyılda Dünya'nın aynı normlarla hemhal olması gibi yepyeni bir durum ortaya çıkıyor. Türklerin Mısır'dan alıp giydikleri fes, Çinlilerin saçlarının arkalarını upuzun at kuyruğu gibi örmek adeti, terke hazırlanılıyor (örmeyen asılıyordu). Giyim kuşam takıntısı sadece Türklere has değil.
Tarih, yaşam biçiminin tektipleşmesi eğiliminin kesinleştiği İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden yazılmaya başlanmıştı. Düşünce tarzları "ideoloji" adı altında tektipleşti, sofra adabı tektipleşti, okullar, "-izm"li dilller, hukuk, yönetim biçimleri, ceket-pantolonlar tektipleşti. Daha düne kadar ülkelerin tarihinden bahsediyorduk, şimdi tarih bir kez daha yeniden yazılmaya başlanıyor...
Batı'nın global tarihini yazmak kolay, şimdi tarihçiler Çin'in global tarihini yazıyorlar. Türklerin global tarihini yazmayı düşünen ciddi girişimler yok ama, tarihin bir kez daha yeniden yazılmaya başlandığı günlerdeyiz. Şimdi yazılacak olan, global yaşamın ve global kültürün yerel bazdaki tarihi olabilir mi? En ücra Mikronezya'da bile Facebook kullanılıyor. Önümüzdeki dönemde ülkelerin değil, global Dünyanın yereldeki yorumunun tarihi daha fazla ilgiçekecek gibi. Nicola Di Bari'nin aranjmanını Tanju Okan söylüyor: "Kadınım." Şarkının İspanyolcası da var, Rumcası da. Ya Arapçası, Kantoncası? Fransız çatalı Türkiye'de ne zaman benimsendi? Çin globalleşmesine uyup çöpstik kullananların tarihi ne zaman yazılacak?

15.09.2016

"İyimser gazetecilik" diye bir şey...

Gazetelere katlanmak hiç kolay değil...
Sadece Türkiye'dekilerden bahsetmiyorum...
Adına gazete demek kolay olmayan yandaş bültenlerini saymazsak, Türkiye'de basın oldukça karamsar -üstelik bunda haksız da değil. Gazetecilik Dünyada da konulara hep karanlık tarafından bakmaya meyilli, ama dil felaket tellalığına doğru yaklaşıp  "Cumhuriyet yıkılıyor", "çöküyoruz", "bitiyoruz" noktasına varınca, başka bir tür gazeteciliğin mümkün olduğuna dikkat çekmek gerekiyor.
    Gazetecilik ve etkisi hakkında Türkiye'de olduğu gibi başka yerlerde de tartışılıyor ve "acı gerçekler"i gösteren haberler insanın canını çok sıkıyor, sonunda bu haberlerden uzaklaşıyorlar. Türkiye'de yeni çıkan "mizah ve edebiyat" dergilerine bakınca, acıtan gerçeklerden kaçışın derecesini daha iyi anlıyorsunuz...
    Ne yapalım yani, -benim Almanca yaptığım gibi- havanın mavilik oranını "şiirsel" bir dille anlatmaya mı kalkalım? Hayır...
    Bu konuda Danimarka merkezli sağlam bir araştırma yapılmış ve şu sonuca varılmış: Eğer, "iklimler çöküyor ey ahali" mealinde bir şeyler yazıyorsanız ve sizi bir kişi okuyor ise; "İklimler çöküyor ama az sprey kullanırsanız çöküşe karşı birşeyler yapabilirsiniz diye yazarsanız, iki kişi okuyormuş. "Ciddi gazetecilik" dediğimiz ve açıkcası benim de taraftarı olduğum -kendini konuya angaje etmeyen tarafsız- objektif gazetecilik, o soğuk ve "gerçekçi" haliyle insanları kendi sorunlarına uzaklaştırıcı bir rol oynuyor. Burada ilk konu, objektivizm denen şeyin tarifi, ikincisi: Kamuoyunu bilgilendirmek ve kamunun kontrol mekanizmalarını işletebilmesi için ona veri sunmak gibi bir işleve sahip medyanın, kendini cazip kılmak gibi bir zorunluluğa sahip olması. Medya'nın kendi kendini işlevsiz hale getiren bir tarzı benimsemesi pek normal sayılamayacağından, benim "İyimser Gazetecilik" diye nitelediğim, Dünyada "Yapıcı Gazetecilik" denen "constuctive journalism"e dikkat çekmek şart oluyor...
    Bu yeni gazetecilik türü, "Yarın kıyamet kopacak" deyip noktayı koymuyor, onun yerine, bunu ertelemek veya durdurmak için nelerin yapılabileceğini de söylüyor. Yani gazeteciye, kafa çalıştırmak ve sorumluluk üslenmek gibi ek bir görev yüklenmiş oluyor. Evet, bu tğür gazetecilik daha çok okunuyor ve Türkiye için pek kolay bir tür de olmasa gerek... Ama kolaya kaçmanın iyi bir şey olduğunu kim söyledi?!..

29.08.2016

Hitler'in ve Hoca'nın mahrem efsaneleri gibi konular

Zamanın takıntı haline getirdiği kişiler vardır. Mesela Hitler böyle biri ve hâlâ da çok merak edilen, hatta negatif anlamda efsaneleştirilen bir adam. Bunun, İslamcılara pek yabancı geleceğini de sanmam, ayrıca İslamcıların Hitler'e gizli bir hayranlığı da vardır malum. Adam dile kolay altı milyon Yahudi'nin kanına girmiş "daha ne olsun". Hem Türkiye'de ikibinli yıllarda islamcı çevrelerde "Kavgam" kitabının "Bestseller" olduğu gibi sağlam bir veriye de sahibiz...
    FETÖ itirafçılarının kitapları daha çok yeni ama Hitler hakkında iddiaların ve söylentilerin haddi hesabı yok. Mesela Adolf Bey'in ikinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sadece bir hafta önce 30 Nisan 1945'de intihar edip cesedinin yakıldığı söyleniyor ama doğru mu bakalım? Hayır efendim, ölen ve yakılan Hitler'in dublörüdür! Hitler, bir denizaltıya binmiş, doğru Güney Amerika'ya gitmiş, orada mutlu bir yaşlılığın ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu konuda çarşaf çarşaf yazılar yazılmış. Benim de elime geçen ve Redkit'den daha eğlenceli bir başka kitaba göre, hani şu arada radarlara takılıp zınk diye kaybolan UFO'ların mucidi Nazilerdir mesela, ama "proce" savaşın kaybedilmesi nedeniyle gizli bir yere taşınmıştır ve Hitler de Ay'ın karanlık yüzündeki bir üste yaşamış, sonra her ne hikmetse ölmüştür. Naziler bir gün UFO'larıyla geri döneceklerdir, yani "Mehdi", "Kainat Kutbu" gibi eski moda liderlik tasavvurları, yaratıcılık bakımından Hitler menkıbelerinin yanından geçemez, üstelik inananı da var... Evet, islamcıların "Dünyayı yöneten İlluminati" inancından ve her taşın altında CIA aramalarından çok daha "uçuk" bir tasavvur, ama eğlenceli...
    İslamcılara ters de gelse, konuya biraz da eğlence boyutundan yaklaşırsak karşımıza bir "maden" çıkıyor. Türkiye'de ılımlı mizah sitesi Zaytung dışında pek bir yayın organının yaklaşamadığı gerçek ise şu: "İslamcılar çok eğlenceli". Filmi de çekilen Zübük bile muktedir islamcıların kendini beğenmişliğinin, cahilliğinin, yalancılığının ve katakulliciliğinin eline su dökemez. Bundan âlâ eğlencelik malzeme madeni olabilir mi?
    Hitler söylentilerinin en uçuklarına meraklı olanlar İngilizler. Gazetelerde zaman zaman Hitler haberleri çıkar ve mesela Daily Star'da biri, "Hitler hipospadias mıydı?" diye sorar. Okurlar hemen kulak kabartırlar elbette, -bir kere bilimsel bir terim, "doğru olabilir!" Efendim Hitler'in yanık bedeninde yapılan araştırmalarda Hitler'in doğuştan minimini bir penis sahibi olduğu anlaşılmış, oradan Freud'a başvurulup, onca savaşı bu kompleksi yüzünden çıkardığı kitabına uydurularak belgelenmiş, Eva Braun'a da bu yüzden el sürmemiş vs.
    Başka bir söylenti daha "bilimsel"! Hitler de tıpkı Fethullah Hoca gibi 9 Kasım 1925'de darbeye teşebbüs edip başaramamış. Ve tabii hapse gönderilmeden önce doktor kontrolundan geçmiş. Sonuç? "Hitler'de Maldescensus testis varmış!" Yani? Tek testis...
    Haydiii, buradan psikolojik sosyolojik problemlere ve "ilahi işaret"lere kadar uzanan bir tartışma... (Hitler'in testislerini kontrol etmek doktorun nereden aklına nasıl gelmiş, o da ayrı bir soru tabii)
    Avrupalılar kibar ve de bilimsel adamlar, efsaneler bile Latince adlar yakıştırıyorlar. Ya islamcılar?!
    İtirafçı ifadelerine göre Fethullah Hoca'nın göbeğinden dizine kadar "vücudunda bir kaşıntı illeti" varmış, "çok kaşınmaktan yara-bere içinde"ymiş. Çocukluğunda dört sene uyuz illetine müptela olmuş. Hoca bu yüzden evlenmemiş...
    Hiç kibar diil!..
    "Kaşıntı illeti" de ne demek, -bilimsel bi adı yok mu?
    "Kaşınmaktan yara-bere içinde" de ne? Bunu daha bilimsel, daha ilimsel ifade etmek mümkün değil mi -Latincesinden geçtik- Arapçası yok mu?
    Büyük islamcı liderler tepetaklak gidince, onlar hakkında söylenti ve efsane tipi mizahı Türkiye'de "itirafçılar" mı yapacak? Bu, düşen liderlere biraz haksızlık olmuyor mu? Hakkını vererek böyle konuları daha ince, daha kibar, daha bilimsel işleyecek yazar-çizerler nerede? Hem bu daha başlangıç. Sırada başka büyük islamcı liderler de var. Eğlence daha yeni başlıyor...

28.08.2016

Altüst aklın girdabına kapılanlar ve yeni nesil Türk entelijansiyası

Hangi aklın alt, hangi aklın üst, hangi subayın ast hangi imamın üst olduğu belirsiz bir zamandan geçerken muhalefetin aklına sadece iktidarı desteklemenin geldiği, entelijansiyanın ülkenin feci durumundan bunalıp az şekerli edebiyata sardığı, yüksek yoğunluklu bir sürmenaj dönemi yaşanıyor...
    Darbe girişimi, Kılıçdaroğlu'na suikast girişimi, OHAL, bilmemkaçbin devlet ve ordu mensubunun içeri atılması, hakimlerin savcıların kaçak göçek olduğu, Cumhurbaşkanı'nın başdanışmanlığına bir tür islami Blackwater kurucusunun getirildiği ve bütün bunların bir ay içinde yaşandığı bir dönem...
    Büyük devlet olmak aklıyla dünyanın sorunları ile ilgilenmek, barışçılık falan yerine, "Kürtler nerede başlarını kaldırıyor" diye aranan bir küçük devlet aklı, ülkenin geleceğini esir almakla kalmıyor, Kürt "hassasiyeti" bilinen Türkiye, büyük devletler tarafından rahat rahat kullanılıyor. Bu arada Suriye'de ilk Türk askeri öldü, yaralananlar oldu ve bu daha bir başlangıç. Daha ne kadar askerin öleceği, ordunun Suriye'de ne kadar kalacağı, Türk tankına Rus malı kocaman bir roket sallayanların kimler olduğu belirsiz. Saldıranların silahları bu kez, hiç de PKK'nın keleşlerine, Doçka'larına ve omuzdan atılan hafif RPG'lerine benzemiyor. YPG'nin "kara gücü" rolünü üslenmeye hazır bir Türkiye var artık...
    Bu kadar kısa sürede yaşanan bu kadar çok ve sarsıcı olayın ardından bir yavaşlama, bir hafifleme beklenmiyor. Bu gidiş ve çıldırtan gündemden bunalıp kendini siyaset dışı uğraşılara veren, -mümkün olsa görünmez olmak isteyen- böylece akıl ruh beden sağlığını korumayı amaçlayan ama bunun dışında birşeyler yapmak da aklına gelmeyen Türk entelijansiyası, yazarların/gazetecilerin hapislere atılmasını protesto etmekten, hiç bir işe yaramayan imza toplamalardan bıkkın, küskün, "bitse de gitsek" modunda bekliyor. Bu ülkede yazarlık/çizerlik veya başka sanat türleriyle uğraşmayagörün, sanatla uğraşmaktan daha çok zamanı, birinin hapse atılmasını protesto etmeye ayırmak zorunda kalıyorsunuz. Kafanız rahat, herhangi bir siyaset dışı konuyla ilgilenemiyorsunuz, ilgilenirseniz sizi de protesto ediyorlar. Öyleyse akıntıya kapıl, gelsin siyasi gündem...
    Şimdi bu yoğunluğun bir kat daha artacağı bir dönem geliyor...
    Terör, Darbe, Savaş işlerine ekonomik çöküntü ve "beklenmedik olaylar"ın ekleneceği, herkesin daha bir edebiyata sarıp gündemin deli akıntısına kapılmamak için debelenip duracağı bir dönem...
    Akıntı o kadar hızlı ki, "hadi kenarından biz de yüzelim" diyemiyorsunuz. O deli akıntıya girdiniz mi, akıntı sizi alıp götürüyor. Nerede karaya vuracağınız, boğulup boğulmayacağınız belli değil. Türkiye'nin girdiği savaş, öncesinde yaptığı "stratejik derin" akıllılıkların bini bi para olduğundan, kızgın kuzinenin üzerine su dökmek gibi. Mutlaka patlar, mutlaka çatlar, mutlaka sıçrar, mutlaka haşlar. Beklenmedik olaylar, hiç beklenmedik yerlerden gelebilir: Yeni darbe...
    Bu kez de İslamcıların gayrımenkul zengini diğer lacili ürkek kesiminin ezileceği bir askeri olay, bir askeri darbe, savaş veya işgal olabilir. 2012'de Türkiye'nin Değişim/Dönüşüm dönemi hakkında yazarken, bu büyük olayın askerlerle ilgili önemli bir bileşene sahip olduğundan bahsedip, "ya darbe, ya savaş, ya da Güneydoğu'da ayaklanma ve onun bastırılması" demiştim, ama üçünün de değil beşinin bi yerde bi arada yaşanacağını hiç düşünmemiştim. Ordu kendi içinde de savaştı, askerler değil generaller askerden kaçtı, daha ne olsun. Daha neler olacağı ve daha nasıl şaşıracağımız meçhul. IŞİD, PKK derken işin içine yeni silahlı gruplar da girdi. Kılıçdaroğlu'na yapılan saldırıyı, PKK ile ittifak yapan başka Türk silahlı grupların yaptığı söylendi. Anlaşılan bu kaos, AKP iktidardan ve devletten düşünceye kadar devam edecek, siyasetin doğası da bu. İstifa mekanizmasının olmadığı tüm siyasi yapılarda yaşanan durum. Eskiden istifa diye bir şey bilinmediğinden, iç savaş çıkıp yeni hanedanlıklar kurulurmuş. Anadolu'da Hititler, Frigyalılar, Karamanoğlu, Osmanlı istifa etmedi, ama bu konularda da -bilinmek isteyenmeyen- bir doğa yasası var anlaşılan...
    Türkiye'nin şanssızlığı, bu çılgın gidişin dışında kalıp yeni bir Türkiye tasavvuruna kafa yoran da, ortadaki trajikomik müslümantrik maganda tipi kasaba ahmakizmini ti'ye alan sanat eseri falan da yok. Bol aşk var ve ikinci el hayat felsefesi. Nedeni: Göt korkusu...
    Nazilerin insanları gaz odalarına doldurmadan önce altın dişlerini söktüğü, derilerinden abajur, yağlarından sabun yaptığı cehennemî korku devrinde Nazilere demediğini bırakmayan, Hitler'in bok rengi üniformasıyla dalga geçen ve ebediyete intikal eden edebi eserler yazan entelijansiya kumaşı yok Türkiye'de. Yurtdışına kaçan da bir iki konuşup susuyor, kalan da. Dişe dokunur birşeyler yazıldığı, ürtetildiği yok. Meğer Türklüğün onda dokuzu korkup susmak, onda biri de karanlıkta ıslık çalmakmış.
    Türkiye'de şu anda kıyamet kopuyor, Türk okur-yazar takımı da dünyanın artık birşey anlayamadığı altüst akıl girdabına kapılmış yokoluş deliğine doğru sürüklenirken ya "politika" yazıyor, ya da edebiyat niyetine sadece aşkla uğraşıyor. Türk ruhunun bi türlü çözemediği tek konu aşkmış "meğersem!"
    İleride bu günler de irdelenecek elbette, dersler çıkarılacak, ama bunu yeni nesil Türk entelijansiyası yapacak. Miladı 1990'lar olan bu nesil, dünyanın en ahmakça hatalarını yapıp hâlâ gazete/dergi/televizyon köşelerinde pişkin pişkin entellik attırmaya devam eden, aklı ve yaratıcılığı sınırlar ötesinde varolamayan, bukalemun gibi her devre entegre olabilen ama rezil olamayan, bugünün bildiğimiz esnaf tipi "Türk entelijansiyası"ndan tamamen başka bir şey olacak. Bence önümüzdeki dönemin en büyük sürprizi de bu...

19.08.2016

İslamcılıkla konuşamamak ve aradaki kan...

İslamcılarla tartışılamadığını çünkü onlarla konuşulurken rasyonel nedensellik üzerinden üretilen argümanlarla adım adım ilerlenemediğini söyleyen yabancı bir dostum, çürütülen konuları islamcıların sonra hiçbir şey olmamış gibi baştan savunmaya devam edebildiklerini anlatmıştı. Yani bu durumda havanda su dövmüş oluyorsunuz, dön baba dönelim başa dönmek zorunda kalıyorsunuz ve ipin ucu kaçıyor. Amaçları da bu...
    Çünkü islamcı tartışmıyor aslında...
    Fix bir "düşüncesi" var (siz bunu "saplantısı var" diye de okuyabilirsiniz). Meselesi ne sahici argüman üretmek ne mantık, ne de ikna olmak. "Belki kafalarım" diye büyük bir beklentisi de yok, çünkü IQ'sü yüzün üzerindekileri sadece "ekonomik beklenti" üzerinden "ikna" edilebileceğini, onun da pek lafla alakalı olmadığını biliyor. Amacı, kendi fix düşüncesini ve diğerleriyle tartışıyormuş gibi yaparak yaşam alanını korumak. Kapitalist bir sonradan modernleşme türü olan İslamcılığın yaşam alanı modern dünyanın dışında değil, o yüzden tartışıyor görünmek zorunda. Onun amacı sadece kendi sembollerini kullanan (yani "namaz niyaz Kuran ve biat") totaliter bir "İslami düzen", bunun anlamı da sadece onun yönettiği, onun sembollerinin kullanıldığı, diğer herkesin onun gibi olup biat etmek zorunda olduğu totaliter modern bir düzeni. Kuru bir ideoloji olan İslamcılık, bugünkü tüm türleriyle selefi-vahabi örneklerden feyz aldığından; kültür düşmanı, alıntı manyağı ve kendi ideolojik tornasından geçmemiş olanlara konuşamıyor. Mesela Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Nasreddin Hoca gibi dünyanın her insanının kalbine hitab edemiyor. O insani/bireysel değil, ideolojik/düzenkurucu, örgütçü ve özgür bireyin yaşamasına izin vermiyor, onun uçkuruna kadar herşeyine karışıyor.
    Onun tanıdığı/bildiği bir tek doğru var, o da hocasının/imamının kutsal kitaptan yorumlayıp "Allahın emri" diye -dine muhtaç- insanlara sunduğu malzeme. Bu malzeme daima siyasi. İnsanların ruhuyla ilgisi oldukça düşük modda, yüzeysel. Bunlara göre Allah sanki yeryüzünde hükümetler vasat akıllı hocalar tarafından yönetilebilsin diye her türlü puştluğu mübah kılmış ve iktidar için yapılan tüm kötülükleri kutsamış...
    Kendi ikiyüzlülüğü, yalancılığı, kişiliksizliğinden başkalarını sorumlu tutan, yaptığı sınırsız kötülüğe gerekçe olarak "laikler yükselmemize izin vermediler" gibi gerekçeler bulan, Hallacı Mansur'u hiç duymamış, doğrudan sapmaktansa ölümü tercih eden sufileri hiç işitmemiş bir sinsilik "kültürü", kötülükle sorunu olmayan bir insan cinsi...
    "Orduda general seviyesindeki insanlara dinini yaşamasına izin vermiyorsunuz" o halde size iftira atılıp intihara sürüklenmenizden de kendiniz sorumlusunuz gibi akıllara seza bir mantığı savunan tipler...
    Kesinlikle bir ruh çürümesinden söz edebiliriz (Dinini yaşamak istiyenin neden ille de general olmak istediği cinliği de ayrı bir konu -zira bu "gerekçe" ile hiç bir Yehova şahidi veya Cizvit Amerikan ordusunda general olmaya kalkmıyor!)
    İslamcı, "Allah'ın düzeni kuruluncaya kadar" kendi cemaatinin/hocasının çıkarı için herşeyi mübah sayıyor -ki bu "düzen" onun her sözü kanun yerine geçinceye kadar (yani sonsuza kadar) kurulamayabilir. Bu süre zarfında şeytanlık serbest! Kısacası, kutsal kitabı ve Peygamber hadislerini kafasına ve kendi çıkarına göre yorumlayıp yumurtlayıp, sonra da ona taptığı "Allah'ın kelamı" seviyesine çıkardığı "hocasının fikri"ni, bir faninin eleştirel aklı ile sınatmayı asla düşünmeyen "tartışmacılar" bunlar. Ağa pohu üzerine poh, hoca lafı üzerine laf tanımayan, ama modern dünyadan da çekilemeyen irrasyonel laf cambazları...
    Yabancı dostlar da öğrenmişler artık:
    İstediği kadar entellik attırsın ve Batılı filozoflardan bol alıntı yapsın, istediği kadar şarap içip, karısının başörtüsüz olmasıyla övünsün; sizin filozoflara ve rasyonel gerekçelere dayandırarak çürüttüğünüz fikrini, tartışmanın ilerleyen aşamasında ısıtıp yeniden önünüze sürüyorsa, bilin ki takiyye yapan bir İslamcıyla konuşuyorsunuz -zira İslamcılarda tartışma etiği/ahlakı da yok malesef...
    İşte tam burada yeniden "Yalan prensibi"ne geliyoruz. Yıllar önce bu blogda, yalanın nasıl işlediğini, nasıl çöktüğünü ve insana/topluma etkisini yazmıştım. Şimdi yaşadığımız durum bu. Çünkü sistemli yalan söylemek, (40 yıl kendini gizleyen cemaatçi generaller ise bu işin en şeytani ucudur) "dil" denen ve insanların birbirleri ile anlaşmalarının (ondan da öte bir toplum olabilmelerinin) başat şartını bozan faktördür. İnsanlar birlikteliklerini güven üzerine kurarlar. Mütemadiyen yalan söyleyen ve aslında iktidar olmaktan başka hiçbir söze ilkeye önem vermeyen -bunun için birbirini bile yiyen- bir çevrenin bu haliyle ulaşabileceği sonuç da toplumu bozmaktan başka birşey olamazdı...
    Peki islamcılarla ne/nasıl konuşulabilir?!..
    İslamcılarla Türkiye'nin geleceği konuşulamaz, Dünya'nın geleceği hakkında söyleyecek sözleri de yok zaten, yani konuşmaya gerek yok...
    İslamcıların her Şeyhi/Şıhı/Hocası/Kutbu/Reisi, kendi kendini "Allah'ın yeryüzündeki tek temsilcisi" saydığından, sadece yeterli "iktidar gücü"ne erişinceye kadar "barışçı/mülayim"dir. O gücü ele geçirdiğine inanınca, diğer İslamcı türleri dahil herkesi şiddetle ezmek isteyecektir. Bu fikri, "ilahi tek doğru" saydığı kendi işkembe-i kübrasından almaktadır ve böyle birşeyle ne tartışılır ne de ona güvenilir. Burada döne döne yazdığım gibi, "İlahi gerçeğin tekeli"ne sahip olduğunu düşünen bir çevre, diğerlerinden sadece biat bekler ve burada "konuşmak" dediğimiz edimin şartları zaten yoktur. Konuşmak, aynı kriterler temelinde aynı sembolleri kullanan dürüst insanların birbirleriyle anlaşmak için geliştirdikleri -insanlara has- bir özelliktir. Bu temel kurallara uymayanla dialog olamaz, çünkü islamcıların yalanlarını uç uca eklediğinizde Dünya ila Ay arasında köprü olur!
    Dünyaya seküler akıl hakim -eskiden de öyleydi. "Asker toplum" olmakla övünen Türkler, savaş tarihini yeniden okusa, savaşların -sadece- akılcı bir kafayla kazanıldığını (aynı nedenle de Suriye savaşının kaybedildiğini) görebilir. İnsanlık tecrübelerinden imbiklenerek ortaya çıkmış seküler rasyonel akıl Türklere bu yüzden asla yabancı değildir, Müslüman halklar içinde en sağlam seküler ülkeyi de bu nedenle Türkler kurabilmiş -idiler. (Malesef bugün "-idiler" demek zorundayız).  Ama laik olmanın dini reddetmek demek olmadığı ve bu işlerin yeniden anlaşılmaya başlandığı bir süreç yaşıyoruz. Evet, seküler aklın eksikleri vardır ve bunları çok iyi biliyoruz, zamanı gelince o eksikliklerin de doldurulacağından eminiz. Seküler Dünyada en modern İslamcı kafasının bile yöneteceği/yönetebileceği bir Türkiye bulunmuyor. Bisiklet ehliyetiyle TIR kullanmaya kalkan mutlaka duvara toslar. İslamcı muktedirlerin yaşadığı şimdi budur. Kendi ülkenizde belki tolere edebilirsiniz, ama dünyada bisiklet ehliyetli TIR şoförünü otobana çıkarmazlar. Bu da anlaşılıyor artık. Gülenciler devleti ele geçirmek için harcadıkları "efor"u uzay bilimlerine harcasalardı, Türklerin uzayda bir uzay istasyonu olurdu. Türkiye'nin bütün enerjisini birbirinin kuyusunu kazmak için harcadığı dönem -mecburen- aşılmak yolunda.
    İktidarı ele geçirince kültür ve kadın düşmanı cinsiyetçi bir totaliterizme dönüşen vahabi-selefi türevi modern İslamcılık ile konuşmak gereksiz, ama Sufi İslamı ile konuşmak mümkün...
    Doğasına uygun olarak "İslamla konuşacaksan benimle konuşacaksın, başkası yok ki" diyenleri duyar gibi oluyorum. "Karısının başı açık, viski içen" lüks İslamcıya şu anda verilecek en kötü haber şu:
    Başka bir İslam mümkün. 40 yıl sürmez. Kökü Anadolu'da. Vahabiliğin kimseyle konuşamayan kültür sanat düşmanı, gülmeyi bile haram gören türüne karşı halka Sufi İslamı öğretilir, eliniz böğrünüzde kalır (Suud tahtının ve vahabizminin daha ne kadar hayatta kalabileceği de ayrı bir yazı konusu). Otorite tanımayan, Hacıyı hocayı ketenpereye getirmesini bilen, Nasrettin Hoca gibi hiciveden, gülen, Yunus gibi şair, Karacoğlan gibi aşık, Mevlana gibi derin, Ahiler gibi dürüst, Allah'la arasına abi/imam gibi aracı-tefeci sokmayan bireysel özgür İslam. Onunla konuşulur, konuşulacak...
    O açık şeffaf dürüst bireysel İslam'a sadece general seviyesi değil, genelkurmay başkanı seviyesi de, politikanın en tepesi en köşesi de açık olur. İyilikle kötülük, dürüstlükle sinsilik arasındaki net farkı, birey olmakla hocasının kuklası olmak arasındaki farkı anlayanlar, bunu çok iyi anlayacaklardır...
    Vahabi-selefi kırması ılımlı/ılımsız İslamcılık, insanlık tarafından kalle kuyusuna yuvarlanıyor...
    Artık arada kan var...
    Bu Dünya'da yaşayan her insanın yüreğine konuşabilen bir İslamla, sadece onunla konuşlacaktır...
    Ancak o zaman sakız gibi beyaz namaz örtüleriyle sessizce Allah'ın huzuruna çıkan büyükannelerimizin ruhları huzur bulur. Onların kutlu temiz dini, dinci ufak şeytanların oyuncağı olmaktan mutlaka kurtarılacak...

10.08.2016

Türk İslamcılığının kendini inkarı aşaması ve duvarın öbür tarafı

Her lafını kutsal kitaplara dayandırınca doğru konuşmuş sayıldığını sanan "dindar"ın anlayacağı dilden anlatmak gerekirse, özel bir adı sanı olan her canlı ve ruhsal varlık ölümlüdür. Buna, Tanrılar da dahildir. Mısır'ın Tanrısı Amon-Ra'nın bugün "Amin" ve "Rab" sözcükleriyle anılmaya devam etmesine rağmen, artık yaşamadığını biliyoruz. Kural, "birşeylere ad koymak" gibi âdetlerin sahibi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu nedenle, eski kam geleneğinin Çin uygarlığında vücut bulmuş Daoizmde herşeyi harekete geçiren o ilk "neden"inin bir adı yoktur, Batı dillerine çevrilmiş haliyle "Dao" gibi ("yol" anlamında) abstrakt bir sözcük izahata yardımcı olması amacıyla kullanır. Türkler de aynı nedenle o ilk "Neden"e kestirmeden "Tengri" derler, yani "Gök". Bu sözü Çinliler de aynı anlamda kullanırlar ve Göğe, "Tian" derler.
    Darbe girişiminden sonra ünlü bir yazarla uzun bir sohbet yapmak imkanı buldum ve ondan önemli bir şey öğrendim -benim gözümden kaçmış: Temmuz ayı başında Medine'de Hz. Muhammed'in kabrinin de dahil olduğu Mescid-i Nebevi camii yanında bir intihar bombacısı kendini patlattı. İslam'ın ikinci kutsal mekanının dibinde bomba patlatanların protesto edildiğini, ünlü Müslüman din adamlarının bu konuda bir çift laf ettiğini duydunuz mu? Ben duymadım (E bir şey de söylememişler zaten). Ben yıllardır islamcılığın, islamcı ideolojinin hükmen çöktüğünü yazıp söylüyorum, ama bu tesbiti genişletip "İslam da çöktü" diyen olursa artık pek itirazım olmaz, zira bu intihar saldırısından sonra İslam dünyasının tık demediğini internette bir araştırma yapıp siz de görebilirsiniz. 
    Roma'da Petrus kilisesinin yakınında bomba patlasa Katolik Dünyası ayağa kalkar. Aynı şey Kudüs'te yaşansa, Hristiyan ve Musevi Dünyaları sokağa iner. Çin'de Yasak Şehrin yakınında, Japonya'da Kyoto'da bomba patlasa bu ülkelerde kıyamet kopar. Ama Medine bombalanınca sesini bile yükseltmeyen İslam Dünyası, Hristiyanların Budistlerin duyarlılığına pek sahip görünmüyor. Peygamber karikatürlerine esip gürleyen, Salman Rushdi'ye ölüm fetvaları çıkaran, başörtüsü için Türkiye'yi ayağa kaldıran Müslümanlar, Hz Muhammed'in mezarının yanında bomba patlayınca seslerini çıkarmadılar. Böylece, İslam dininin angaje "İnananları"nın asıl derdinin, kutsallarıyla alakalı olmadığını da anlamış oluyoruz. Bu bomba olay, İslamcılığın, angaje İslam'ın ta kendisi haline geldiğini göstermekle kalmayıp, İslam'ın ana akımının da -tayin edici ölçüde- İslamcılığın etkisine girerek, eskiden bildiğimiz dinden uzaklaştığını kanıtlıyor. Siyaset ötesi bir İslam kaldı mı, kaldıysa kendi değerlerine sahip çıkacak gücü var mı? Bu sorunun yanıtı şimdilik "Hayır."
    Yaşayan reel İslam, kendini kutsalları üzerinden tanımlamak yerine, kendi tarikat/cemaat/mezhep klanından olmayanlarla düşmanlığa varan farklılıkları esas alan, "teolojik politik" kültürel kimliklerden ibaret. Şimdi o kimliğin de terkedilmeye başlandığı sosyoekonomik kriz dönemini yaşıyoruz.   
    İran'da de Zerdüşt dini, orta Amerika eski Maya/Aztek inançları kısmen yaşıyor, ama bu dinlerin mensupları kendi kutsallarının müze haline getirilip kontrollerinden çıkmasına karşı söz hakkına sahip olabilecek bir çoğunluğa ve dinsel yoğunluğa sahip değiller. Bağrından IŞİD gibi bir "şey" çıkaran ve buna karşı oldukça cılız tepki veren (Sünni) İslam, giderek Dünyada bir terörizm türü gibi algılanıyor ve bu algıya karşı mücadele edenler de gene Batılı/Avrupalı aydın çevreler, Solcular vs. Müslüman ülkelerde IŞİD'e karşı kararlı gösteriler ve Dünyada yankı uyandıran çıkışlar olmuyor. İslam'a karşı henüz telaffuz edilmeyen uygulamalar ise "yükselen" yeni Sağ popülizm ile birlikte yolda: Reel İslamın yasaklanması. 
    Neoliberal dönemlerde "İslamın yükselişi" diye bir şey yaşandı ve bunu artık aşağı yukarı aynı sözcük anlamıyla "İslamcılığın yükselişi" diye okuyoruz ve ikisi arasındaki sınırın giderek silindiğini görüyoruz. Rasyonel aklın sigortası sekülerizmden/laiklikten ölümüne korkan ve kadrolarını "Allah diyen" adamlar arsından seçmek adına vasıfsız ahmakları devlete doldurarak oluşturan ve "gavurlaşmış Türkler"in sultasından kurtulmayı umanlar, sağlam bir darbe yiyip fena korktular. Şimdi saf saf, "ama biz sadece inançlı insanların yükselmesini istemiştik, onlar üzerinden bir imamın devleti ele geçirmeye kalkacağını düşünmemiştik" diyorlar. Elbette, hiç bir şey düşündükleri gibi olmadı, çünkü "Allah diyen"lerin bir şekilde düşünce özürlü olduğu (ya da "yalan kültürü" konusunda oldukça uzun bir mesafe katettikleri) da anlaşıldı, yoksa bu kadar çok "kandırılamazlardı". 
    "Deccal"le eş tuttukları rasyonel akıl gidecek, dinle afyonlanmış biatkar kurnazlığı denen şey gelecekti ve onunla Dünyaya hükmedeceklerdi, büyüyüp Halife, Peygamber, Allah falan olacaklardı. Olmadı. Olmayacağını sonunda kendileri de anladı. Ve dincilikten milliyetçiliğe geçiş yaptılar. Gerçi geçiş çok hızlı yaşandığından, sakallı çarşaflı halk, elinde bayrak "Allahuekber" diyekaldı. Şaşkınlık biraz daha süreceğe benzer. Şimdi kimlik değişip, kırmızı bayraklanıyor, yarın tevhid bayrakları tamamen kaybolup, bayrakların pembelenebileceğini bile söyleyebiliriz, yeter ki baştakiler değişmesin, çünkü meselenin "kutsal"la alakası yok...
    İslamcının hitab ettiği "Ümmet" veya yeni adıyla "Millet"in kutsalı ne kitap ne de bayraktır, sadece kendi klanı içinde asgari güvence içinde -ve en iyisi de iktidarın serin gölgesinde yaşamaktır. İktidar pembelense o da pembelenecek. Zaten tankın üzerine de o yüzden, "aman bizimkiler iktidarı kaybetmesin" diye çıktı, çok demokrasi istediğinden falan değildi.
    Hz. Paygamber hayattayken yeryüzünün bir küçük Arap yarımadasına hükmetmişken, kendi kendine Kainat İmamlığına kadar yükselip Allah'la yarışan ilkokul terk "akıllı" hocalar ve onlara "inananlar", Dünyalara hükmedecekleri gibi bir vahametle yaşıyorlardı. "İnanan", ama imtihanları hileyle ve kopyayla kazanan biatkar "Altın nesil", idealiyle birlikte bir ayda çökerek yalanların çökücülüğü yasasını bir kez daha kanıtladı. Belki o ideale de kimse inanmıyordu da sadece inanmış gibi yapıyordu. Sahiden inanan olsaydı, cesaretle çıkıp böyle bir zamanda o nesli samimiyetle svunurdu. Savunan yok. Takiyyenin de bir haddı hududu olmalı. Bu artık takiyye değil, riya suskunluğu.
    Ancak 80'lerde, sinemanın kriz yıllarında çevrilmiş vasat ajan filmlerinde olabilecek bir sanaryo ile -ki o filmlerde bile Dünyaya hükmetmeye kalkanlar mutlaka yenilirler- sinsilikle/yalanla Dünyanın bütün devletlerini bir gün ele geçirebileceğini sanan düz bir saflık türünün trajedisini izledik. Mertçe değil de yalan/dolanla, sinsilikle ele geçirilmiş bir DünyaNın hayalini kuruyorlardı. Neymiş, o dünyada herkes "Türkçe" konuşacakmış!.. Türkçe'yi sinsiliğin dili yapmaya kalkanlara karşı o dili kesip atacak ve Türkçe'yi bırakıp başka dil konuşacak kadar onurlu Türklerin de var olabileceğini hiç düşünmemişler. Burada düşük ruhun, sahici yücelikten nasıl bihaber olduğunu da net bir şekilde görmüş oluyoruz. "Gatagulli" ile Dünyaya hükümdar olmanın bir tek örneği yoktur -buna kutsal kitapların "kötü kahramanı" ihtiyar şeytanının uyguladığı sinsi katakulliler de dahildir. 
    İslam'la İslamcılık arasındaki sınır ise; çalınmış sorular, yenmiş haklar, atılmış iftiralar, başkalarının haksız yere karartılmış hayatları üzerine kurulmuş kariyerlerin ve makamların, "dindar halkımız" tarafından sorgusuz-sualsiz-itirazsız kabullenilmesiyle birlikte silinmiştir. "Allah diyen halkımız", kendi hakedilmemiş yükselişi adına -kendinden saymadığına- her türlü kötülüğün yapılmasını kabul etmiş ve desteklemiştir. 
    Kötü "değerler", insanlık icad olunduğundan beri aynı: On Emir'de bunlar taşa da çakılıp ahit sandığına konmuş, sandık da Etiyopya'da Axum'da bugüne kadar saklanmış. Orada ne yazdığını herkes bilir, çünkü evrensel değerlerdendir: Çalmayacaksın, çırpmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, öldürmeyeceksin. Kısacası, sinsi olmayacaksın, başkasının hakkıyla geldiği makamlara, sen hırsızlık malı sorularla gelmeyeceksin. Düşük ruhun anlayamadığı ve asla anlayamayacağı şey ise, haksız edinilmiş herşeyin, mutlaka çökeceği, mutlaka bir bedeli olduğu ve tüm yalanın/katakullinin mutlaka ortaya çıkacağı gerçeğidir. Bu dünyanın sadece fizik kuralları yok, ruhsal kuralları da var. Ve o kurallar da fizik kuralları kadar kesindir.
    İslamcılık, kurnazlığa ve vasatizme bir kudsiyet yakıştırarak akla ve kaliteye karşı başarılı olunabileceğini sanan bir ahmaklık türü. (Bu işlemde kamuflaj olarak kullanılan İslam da mundar edilmiş dinin adı oluyor)
    Evet islamcılık bir dönem çok başarılı oldu, Fethullahçıların devletin içine sızıp iyice kurumlaşmalarına bakarak bunu söyleyebiliriz. Ama sonlarının net bir çöküş olduğu da açık. Bundan sonra "İslam", başarısızlığın adıdır. Bu din, ancak başkasının hükmü altında, azınlık olduğu zaman, demokrasiye veya düzene uyum sağlayabiliyor. O halde her zaman azınlık/yönetilen olacaktır. Bundan sonra "tesadüfler" de zaman da bu istikamette işleyecektir. IŞİD'e karşı sadece Müslüman olmayan ülkelerindeki azınlık Müslümanlar tarafından gösteriler yapıldı. Şimdiye kadar gördüğüm en mülayim İslam, Çin'de gördüğüm İslam'dı. Bulgaristan'da, Yunanistan'da gördüğüm İslamlardan bile daha "uyumluydu." Çünkü azınlık ve İslamcılığın kanlısı ÇKP tarafından yönetiliyor. 
    Paradigma değişti. Türkiye'nin İslam'ı da diğer örnekler gibi kendi sonuna koşuyor. Kendi klanının din anlayışından başkasını asla kabullenemeyen ve "tek kutsal doğru"nun tekeline sahip olduğu duygusundan büyüklük devşiren bir psikolojinin tek "Halife" veya "Kutb-ül Aktab" olarak güçleninceye kadar ve herkesi kendi din anlayışına zorlayacağı (kabul ettiremediği "kafirleri" de yok edeceği) güne kadar sinsi sinsi takiyye yapacağını, ama amacına ulaşamadan boynunun altında kalacağını, doğa kuraları daha sert metodlarla gösteriyor artık. İslamcı teolojik politikanın kendi dinamikleri, kendi kendinin hızlı mahvını da içinde taşıyor. Tek yol: bu yoldan dönmek. Türkiye'nin İslamcı muktedirlerinin şimdi yapmayı denediği ve saf muhalefeti de bu planlarına alet ettikleri şey bu: İslamcılıktan dönmek.
    Türkiye'nin muktedirleri, postkapitalist paradigmanın alıp yürüdüğü atmosferde İslamcı kalarak yaşamanın mümkün olmadığını Gülencilerin hezimetiyle dangadanak anlamış bulunuyorlar -ki Gülenciler bir de "akıllı/entelektüel/dünyavatandaşı" falan sayılıyordu. İlkokul terk Kainat İmamının yapamadığını Emir ül Müminin Halife Sultan'ın yapabilmesi mümkün mü? Tek çaresi yeni bir takiyye devrine girip bir sonraki yüzyılı beklemektir. İliklerine kemiklerine kadar sızıp onların canına kasteden Gülencilikten temizlenip -en azından- kendi klanının homojen İslamını oluşturuncaya kadar, sahip olmadığı kadroları başkasından devşirmek de tek yöntemdir. CHP'ye Dışişleri, Eğitim, Adalet bakanlıkları, MHP'ye İçişleri ve Savunma bakanlıkları verilebilir, yeter ki iktidar ve baş olunmaya devam edilebilsin. Çünkü hatayatta kalmanın TEK koşulu iktidarda kalmaktır. İslami "teolojik politika"ya sadık kaldığı sürece, kendi içinden başka imamların çıkıp kendini "Sirius takımyıldızı başmüezzini" ilan etmesine karşı yapabileceği tek şey, güvenilir yeni kadro devşirmek ve bir süreliğine de olsa "duvarın ötesine geçmek". Artık güvenemediği ABD'den uzaklaşıp Rusya'ya sığınmak şart olmuştur.
    Burada yıllardır yazdığımı tekrar edip, "Her ne yaparsa yapsın, İslamcılık, yaptığı şeyin yoğunluğu/büyüklüğü oranında zarar görecek" diyeyim. Batı Türkiye'nin muktedir İslamcılarını hiç sevmiyor, ama en azından onlara tahammül ediyor. Rusya ve Çin, İslamcıları öldürüyor... Yani Doğuya sığınan İslamcılık kendi mahvını sadece hızlandırmış olacaktır. Kolera ile veba arasında seçim yapmak zorundaydı -vebayı seçti! Doğu İslamcılığa karşı Batı'dan çok daha hassas, çok daha akıllı ve çok daha sert, çünkü Doğu'da büyük Sünni Müslüman azınlık halklar yaşıyor, ama Batı ülkelerinde Müslümanlar sadece göçmenlerden oluşan -Avrupa'nın dokusuna ait olmayan- küçük azınlıklardan ibaret. Türkiye'nin ABD/Batı/NATO'yu terkedip "duvarın öbür tarafına geçmesi"ni isteyenler arasında Atatürkçüler/Kemalistler de var ve bunlar şimdi AKP ile müttefikler. Darbe girişiminde hem NATO'ya hem de Gülencilere kazık atanların da bu kesim olabileceği gibi bir görüntü var. Belki, darbeye son anda katılmayıp darbecileri bombalayarak iktidara Gülenciliği temizletmek gibi bir yola gidilmiştir. Muktedirlerin korku adına neler yapabileceklerini tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye Rusya'ya yanaşırsa, İslamcılar Türkiye'den çok daha kesin bir şekilde temizleyecektir -buna kuşku yok. Kemalistlerin Çarlık sonrası derin Rusya ile ilşkileri yüz yıllık geçmişe sahip. Gülencilerin Rus/Moskof/Gomonis korkusu da malum ve hiç boş değil. İslamcıların Moskova'yla yakınlaşmaları sadece geçici/taktikseldir, Batı'ya şantaj malzemesine benziyor. İslamcı türleri İslamın mahvını farkedip, milliyetçiliğe dönüşerek kaderlerinden kaçabileceklerini sanıyorlarsa aldanıyorlar. Demokrasi havarisine dönüşen Cemaatçiler kaçamadılar. İnternet unutmaz.
    Türkiye, zamanın kalitesine uygun olarak İslamcılıktan arınıyor. Arınmanın hızını, en başta, İslamcıların yaptıklarının yoğunluğu/büyüklüğü belirleyecek, zira su bile içseler yaramayacak. Yeni paradigmaya hoşgeldiniz.

3.08.2016

"Siyaset" manyağı Türkiye...

"Vapur Ada'ya bir yığın ganimet, kuvvet, servet, muhabbet taşımış ve dökmüş olurdu. Gelenler de kalanları affetmiş gibi, dahası, dün gece ve bu sabah açılmamış zevklerin anahtarlarını bulmuşlar da ceplerinde getiriyorlarmış gibi memnun ve ümitli bir eda ile gelirler ve iki sıraya dizilmiş neşeli yüzler, tebessümlü ağızlar, muhabbetli gözler arasından geçerlerdi. Nişanlılar ve sevdalılar birbirlerine daha uzaktan gözleriyle kavuşurlar ve daha cesaretli bazıları kucaklaşarak birbirlerini öperlerdi. Güya bu akşama mahsus bir şenlik varmış gibi etraf bir seyir yeri, bir panayır neşesi içinde kaynaşır, çıplak ayaklıişgüzar çocuklar haykırışıraka ve koşarak halk arasına karışır, herkes kalabalığın ötesindeki yola çıkıncaya kadar, beş on dakika, umumi bir sevinç kaynağı içinden geçerek umumi bir haz banyosu almış olur ve aradaki asıl kendi hayatına bundan sonra yollanırdı."
    Abdülhak Şinasi Hisar bu satırları 1954'de yazmış. Menderes'li yıllar. "Plan değil pilav" gibi manyak sloganların ilk kez laf diye yüksek seviyede talaffuz edildiği yıllar. Türkiye'de Amerikan çağının başlangıcı. NATO, CENTO. İstanbul'un ortalık yerinden iş makinalarını dümdüz sürüp önüne çıkan tüm tarihi binaları, camileri yıkıp dümdüz Vatan Caddesini yapan ve sonra o yolda kuyruklu Playmouth, Chevrolet gezdiren yeni "Demokrat"lar...
    Demokrat Parti devrinin ezip geçtiği güzelliklerin başında, Türkiye'nin onca kısıtlı bütçesine ve kısıtlı imkanlarına rağmen tercüme odaları kurup kültür bakanı Hasan Ali Yücel'in bütün önemli dünya klasiklerini Türkçeye kazandırması ve Anadolu'ya kültürü ve modern uygarlığı taşıyan halk evlerini sayabiliriz...
    Şimdi buraya kadar çok kişiyle hemfikir olduğumu biliyorum. (Modernleşmeyi reddedip sadece defolu vasat insan malzemesi yetiştirerek son darbe denemesinden sonra Vahabi kırması yobaz bir kafayla bu dünyada var olmanın imkansızlığını anlamaya başlayan, -Amerika'yı 60 yıl sonra yeniden keşfeden- "Müslüman muhafazakar" ahaliyle henüz hemfikir olamıyoruz bu konuda)
    Nedir?
    Güya Demokrat Parti ve onun sonraki türevleri gelmiş, "Gavurlaşmak" olarak gördükleri modern (seküler/laik) temelli yeni kültür ve sanatı reddetmiş, onun yerine Kur'an'ın irili ufaklı ucuz pahalı versiyonlarını, cemaatleşmeleri vs. dayamışlar, her şeyi bozmuşlardır...
    Öyle mi?!..
    Hayır, bu kadarcık değil...
    Türkiye ve Türkler (elbette Kürtler de) dibine kadar siyaset manyağı...
    Bu kesin yargımı artık yazabilirim sanıyorum, çünkü bazı şeyleri artık yazmak gerekiyor. Lise talebesiyken duvarlara sloganlar yazıp bildiri dağıtırken veya Lenin'in o kuru kitaplarını okuyup bir de alıntı ezberlerken araya Monet'nin Picasso'nun tablolarını karıştırınca, daha sakalı çıkmamış devrimci arkadaşlarımdan, "Burjuva işi bunlar" gibi laflar işitmişliği olan biri olarak sanatı uzun süre -ben de- hafife aldım. İtiraf ediyorum. Ama Türkiye'nin 1954'de Güney Kore'den ve Yunanistan'dan çok daha ileri ve modern bir ülke iken bugün sadece Samsung cep telefonu kullanma "teknolojisi" dolaylarında gezinmesinin de... ve onca krize/çöküşe rağmen Yunanistan'ın GSMH'sının Türkiye'yi ikiye katlamasının nedeninin de, bu ülkelerde sanatın Türkiye'deki kadar hafife alınmaması olduğunu biliyorum artık.
    Türkiye'nin mürekkep yalamış betonarme ahmak deryası, çocuğunun doktor mühendis işletmeci hukukçu olmasını ister ama sanatçı olmasını istemez, çünkü "sanatçı" aşağılık küçük bir şeydir. Çalgıcıdır. Türkücüdür. Çingenedir. Abuk sabuk kitaplar yazan ve sonra aptal gibi bir de hapis yatandır. Kimse çocuğunu bu ne idüğü belirsiz insanların arasına sokmak istemez, o yüzden kütük gibi hepsi aynı TOKİ tipi lök gibi evlerde oturur, grayder gibi ağır mobilyalar alır, altın rengi yüz kiloluk perdelerin arkasından kıçının dibine park ettiği Japon Kore Alman malı arabasını çocukların top oynarken çizip çizmeyeceğine bakar.
    Abdülhak Şinasi Hisar, sanatçının devlet katında da sahiden önemsendiği ve itibar sahibi olduğu dönemin son kişilerinden. Kendisi malesef 1963'de beyin kanamasından öldü ve o yıllarda Türkiye'de sanat tamamen muhalif bir şey haline gelmişti çünkü odunist "Demokrat Parti"nin sanatçı saydıkları artık partici Büyükdoğucu Necip Fazıl gibi meczuplardan ibaretti, sahici sanat ölçüsü devlet katından kovulmuştu. Evrensel ölçülerin yerini partizanlık aldı ve Necip Fazıl dahil o dönemin "sanatçı"ları Arapça'ya Farsça'ya bile çevrilmedi, onları "Demokratlar"ın entel özentileri dışında kimse de okumadı, çünkü kötülerdi, katır kutur şiirler yazdılar, Kemalettin Tuğcu tadında romanlar yazdılar ve bir de utanmadan aşağıladıkları sanatın neden muhalif olduğunu ama eskiden neden muhalif olmadığını sorgulamadılar. Bir sanatçı Hasan Ali Yücel'e neden karşı olsun, Halkevlerini açanlara neden muhalif olsun ki? Demokratlar, "Biz Osmanlıydık" kompleksiyle kültür ve sanatı kademeli olarak reddetmeselerdi, Türkiye'nin kötü de olsa bir kültür/sanat politikası olsaydı, bu konularda evrensel ölçüleri esas alsaydı, Türk sanatçıları da bu kadar muhalif olmazdı belki.
    Bu konuda bir çok kişiyle hemfikir olduğumu biliyorum...
    Ama hemfikir olmadığım şey, beni derinden yaralayan, dahil olduğum seküler/laik (hatta Sol) çevrenin falsolu bir yaklaşımı. Bu durumu, 1994 yılında gördüğüm ve bugün görmüşüm gibi aklımdan çıkmayan ve çıkmayacak olan bir görüntüyle anlatmaya çalışayım.
    Çok iyi tanıdığım bir evde çay içiyordum ve gözüm, göğsüme kadar gelen bir kitaplıktaydı, yani fi tarihinde ekstra kitap koymak için yaptırılmış  ahşap bir kitaplık. Kitaplıktaki kitaplar, kaç on yıldır ellenmedilerse, birbirlerine girişip kaynamış ve kahverengi sırtlı bloklar haline gelmişlerdi. Yukarıdan aşağıya, sırtları da dökülmeye yüz tutmuş ama hiç ellenmemiş kitaplar. Ben kitaplık görünce mutlaka bakarım neler olup olmadığına, okuduğum şeylerin olup olmadığına, ilginç birşey bulmak amacıyla vs. Mutlaka bakarım. Ama hiç bir kitabı yerinden oynatmak mümkün değildi. Bu, bir ulusun, hem de bi halt olma iddiasındaki seküler Türk ulusunun intiharının resmidir ve hiç aklımdan çıkmadı. Hangi kitabın hangi rafta yapışıp kalmış olduğu bile aklımda...
    Menderes ve şürekası sanatı biçti, kültürü öldürdü, edebiyatı hapislere tıktı da, seküler/laik olanlar sanata sahip mi çıktı? Kitap mı okudular ve hepsinden önemlisi sanatın tayin edici önemini kavradılar mı? Asla!
    Özgür ve yaratıcı düşünce, sanat, kültür, Apple veya Samsung telefonun ayrıntısında, stilinde, dizaynında vs. gizli. 21'inci yüzyılda hepsi birbirinin klonu ev ve cami ile kiminle yarışacak Türkler? Korelilerle, Yunanlılarla yarışamıyorlar. İran bile öne geçiyor. İslamcılara kızan, köpüren, islamcıları aykırılamasına boyayanları döne döne okuyan siyaset manyağı seküler/laik Türkiye İslamcılara "kültürü sanatı mahvettiler" diye kızarken, gazetelerin kültür-sanat sayfalarına bakıyor mu ("okuyor mu" demiyorum) bakmıyor, birçok gazetenin o sayfası da yok zaten. Okumadığı için yok. Okunsa mutlaka o sayfalar da olur. Ama mesele sadece okumak/okunmak değil. Mesele, bir ülkenin ve halkın yukarıdan aşağıya -hem de okumuşları dahil- bu konuyu ciddiye almamaması. Neymiş bu ülkede sanatçılar çok baskı görmüş devlet de asla desteklemeyip köstek olmuş o yüzden gelişememiş, dünyaya açılamamış falan...
    Mısır'ın bile Türkiye'den çok daha fazla uluslararası sanatçısı var. İslamcısı sanatı desteklemiyorsa sekülerinin eli armut mu topluyor? devletin yapmadığını -hala Türkiye'nin en zenginleri olan- İstanbul sermayesi neden yapmıyor? Hitler Almanyası sırasında Arjantin'e kaçıp orada kitap yazan Stefan Zweig'lar vardı, İkinci Dünya Savaşı sırasında kapılarını Yahudi kökenli Alman sanatçılara ve bilim insanlarına açan bir Türkiye vardı. Ben, krize girip sanat üretemediği için maddi sorunlar çeken Avrupalı bir sanatçı tanıyorum ve bu sanatçının maddi giderlerini arkadaşları, bir vakıf falan sağlıyor. Burada bırakın üretim krizi yaşayan bir sanatçıya yardım etmeyi, sanatla uğraşmayı bile aptallık/zayıflık sayan bir mantalite var. Hem de gücün ve refahın ayrıntıda gizli olduğu bir çağda. İslamcıları haklı olarak küçümseyen, onları haklı olarak aşağılayan seküler/laik çevreler Türkiye'de hiç büyüklenmesinler. Ne kadar kof ve boş olduklarını Edirne'nin ötesine çıkar çıkamaz anlıyorlar. O boşluk her gün Türkiye politikası okuyup yazarak, "darbenin arkasında 'dış güçler' var" gibi teoriler üzerinde ciddi ciddi tartışarak dolmuyor.
    Darbe girişiminin hemen öncesinde Ankara'daydım, darbenin hemen ertesi günü de İstanbul'daydım. İnsanlarla konuştum, insanların kendi aralarındaki konuşmaları dinledim ve sarsıcı bir tesbitte bulundum: Darbe sırasında ve sonrasında sokağa çıkmayıp olanları televizyondan izlemekle yetinen ve daha iyi eğitimli hali vakti daha yerinde seküler/laik çevreler, Sokaklara çıkıp elinde bayrak asker tartaklayan "muhafazakar/islamcı"dan öyle ahım şahım üstün değil. İki insan malzemesi de birbirine benziyor. İzmit'de laiklerin kendi aralarında bir "CIA yaptı, zaten İlluminati denen Yahudi örgütü de..." türevinde bir tartışma dinledim, "Hocanın cinleri" teması kalitesindeydi -tek farkı, "İlluminati" lafını duymuş (belki bu konuda sekunder literatürden birşeyler okumuş) kişiler tarafından konuşulması ve konuşanların hepsinin de kendini uzman falan sanmasıydı.
    Türkiye'de "siyaset" konuşuluyor. "Ülke bu haldeyken başka ne konuşulacaktı" diyen entel hanzolara Nazi döneminde yurt dışında diyaspora Almanlarını örnek verebilirim. Amerikan sineması fenomenini başlatan adamlar. Türkiye'de yaptıklarını zaten anlatmaya gerek yok. Ama Almanlar belki klişe sayılır, yurtdışı Çinlilerini örnek vereyim. Mao'nun ÇKP'si Çin'in üzerine çöküp "parti sanatı" denen saçmalık dışında herşeyi yasakladığı dönem oldukça uzun sürdü, Nazi Almanyası 12 yıllık bir olay. Mao, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu 1949'da ilan etti ve 1978'de Deng Xiaoping'in liberalleşmeyi başlattığı döneme kadar geçen süre otuz yıl ve o yıllarda dünyada "Hong Kong sineması" diye bir fenomen vardı, Mao bile Bruce Lee filmleri seyrediyordu. Çinliler kendilerine sanat yapacak bir yer buldular ve evrensel kültüre katkıda bulundular. Sadece orada değil, Filipinlerde ve Endonezya'da yaşayan bir Çin diyasporası vardı ve oranın Çinli iş adamı Hong Kong sinemasına yatırım yapıyor, sanatçısı için lobi bile yapıyordu. Yani bu iş "başımızdaki despot" meselesi değil. Kültür ve sanatla incelmemiş bir ruhun ürettiği betonun da alıcısı yok artık. Bunu elin kaba saba küfürbaz İslamcısı anlamıyorsa sen anla, anlamıyorsan boşuna konuşma...

31.07.2016

Başarısız "İslamcı Askeri Darbe" girişimi hakkında bir kaç söz

Benim aslında beklediğim ama beklemediğim bir olaydı darbe...
    Kulağa olağan saçmalıklar gibi gelen bu cümleyi açıklamalıyım.
    Uluslararası önemli bir dergide çalışan yabancı genç arkadışım ile Ankara'da kısa bir sohbet yapıyorduk, "Darbe olabileceğini iki hafta önce söylemiştin" dedi. Olayların yoğunluğunda tamamen unutmuşum. İstanbul'da Bebek'te son buluştuğumuzda ona ciddi ciddi darbe beklediğimi anlatmıştım, darbeden bir kaç gün önceydi.
    Benim iki "savaşkan" düşünce üretim "merkezim" var. Biri aklım, diğeri kalbim (yani içgüdülerim). Bunların ikisi genellikle çatışırlar ve rasyonel-bilimsel işleyen aklım bu darbe tahminine "hadi canım sen de" der, ama içgüdülerim tersini söyler ve beni genellikle yanıltmazlar. Ben, rezil olmayı da göze alarak içgüdülerimin konuşmasına izin veririm ama bunu kendime yakın hissettiklerime yaparım (ya da söylemek zorunluluğu hissettiğimde). Sadece aklımı dinlesem darbe falan olmaz, sadece olaylar daha da sarpa sarıp bir yerde diklemesine çöker falan, ama zaman içinde aklımla kalbimi -kavga da etseler- bir arada ele alıp ikisine de kulak vermeyi bir yere kadar öğrendim. Arkadaşım, benim sözlerimi bana detaylarıyla aktardı. İnsan bir tuhaf oluyor. Evet bahsetmiştim ve darbe denemesi oldu, başarısız oldu -iyi ki de başarısız oldu, çünkü bu darbe bir İSLAMCI DARBE idi. Konunun bu yanına hiç kimsenin odaklanmamasını, "İslamcı Darbe"yi kimsenin konuşmamasını, bunun anlamına kimsenin kafa yormamasını anlayamıyorum.
    Burada, darbeden bir gün önce yazdığım yazıda Fethullahçıların tasfiyesi ile başlayacak yeni bir dönemden bahsetmiştim. Yeniden belirtmekte fayda var: Gülenciler de islamcı, hem de çok daha sinsi ve çok daha iyi örgütlü türünden... İyi takiyye yapmaları, onların "Peygamber'den sonraki 14'üncü imam"a itaat ve hatta teslim olmuş müritlerden oluştukları gerçeğini değiştirmiyor. "Önderleri Humeyni gibi dönecekti" diyenlerin bu sözlerinin anlamını cidden düşündüklerini de sanmıyorum, çünkü işin vizüel/görsel yanının ön plana çıkarıldığı bir söylem bu sadece. Herkes "Darbe önlendi" deyip geçiyor. Evet. Ama bu darbe girişiminin sadece iktidardakilerden daha farklı bir tür "İslamcı totaliter Türkiye" kurmayı amaçladığını düşünen yok.
    Evet, İslamcı bir Türkiye kuramazlardı, diğerleri de kuramayacak/kuramıyor ama bu yolun cidden denenmiş olması bile yeterince vahim ve siyasi muhalefetin pek bilincine varmadığı önemli bir durum.
    Darbeye "ruh" veren aklın doğrudan 'kötücül' olduğunu nereden anlıyoruz? Darbeciler eğer iyi bir amaç uğruna darbe yaptıklarını düşünüyor olsalardı ve bu adamlar asker idilerse, en azından birinin çıkıp takır takır yapılan darbeyi savunması, sorumluluğu üslenmesi ve "asacaksanız asın" falan demesi gerekirdi. Kahramanlığın, vatanseverliğin ve savaşçı ruhunun -yanlış bir idealin peşinden de gitse- her zaman mert ve korkusuz bir yanı vardır. Ama sinsilikten kahramanlık çıkmaz. Darbecilerin tamamına yakını darbeciliği reddediyor. Bu insanlar için en önemli fenomen, darbe girişiminin sadece "emredildiği için yapıldığı", aslında o yapıya dahil olanların kendi yerleri ve hayatlarından memnun olduklarını ve böyle yaşayıp gitmeyi amaçladıklarını, kendi hallerine bırakılsalar darbe-marbe düşünmediklerini gösterir. Ama onlara soruları önceden verip haksız yere subay olmalarını sağlayan o "güç odağı", bu kanunsuzluğu/haksızlığı şantaj olarak kullanıp "adam ettiği fakir aile çocuklarını" hiç rahat bırakmamış. İşin kötülüğü de tam burada.
    "Hizmet Hareketi" çok iyi şeyler yapmış, onca fakir genci okutmuş falan. Evet! Ama o "yardımlar" ve "hizmetler" asla karşılıksız değilmiş ki...
    Neoliberal dönemde sosyal devletin işlemediği fakir alanların islamcılara ihaleye çıkarılması bu darbe girişiminin asıl sosyal nedeni oluyor. Seküler iş adamlarının aklına fakir çocukları okutmak için ciddi girişimlerde bulunmak gelmedi. Onların aklına göre devlet bunları yapmalıydı. Evet! Devletin yapması gereken işi islami cemaatler -Uğur Mumcu'nun deyimiyle- "Siyaset tarikat ticaret üçgeninde" üslendiler ve bu hikaye de 1980 darbesiyle başladı. "Türk-İslam Sentezi" hikayesi falan vardı ya ondan bahsediyoruz.
    Türkiye, bir islamcı darbeyi savuşturdu. Şimdi islamcılığın hızla güç kaybedip Türkiye'de milliyetçiliğe evrildiği bir dönem yaşıyoruz. Ama tehlike devam ediyor. "Keser döner sap döner" diye hiç sevmediğim kaba saba bir müteahhit atasözü vardır. Şimdi bunu Gülencilere söylüyorlar. Ergenekon ve Balyoz davasıyla iftira atılıp ordudan uzaklaştıılanlar dönüyor, yeniden orduda etkili oluyorlar -ama en önemlisi halkta bu yeni değişimin altyapısı var. "İslam" artık pek alıcı bulamayacak. Şimdi şu keser ve sapın bir daha dönmesi mümkün. Bu kez AKP zirvesinin hiç ummadığı/beklemediği şeyler olabilir. Bir önceki yazımda belirttim, yürekleri ağızlara getirecek olaylar Ağustos ve Eylülde, hatta onun da ötesinde 2018'e sarkan bir süreklilik arzedebilir. Ben buna inanmak istemiyorum, bunun için rasyonel bir gerekçem yok, ama gene de dikkatli olunmasında fayda var, çünkü buraları gerçekten çok seviyorum. İstanbul, bu dünyanın en güzel şehri...
    Darbenin ertesinde yurtdışından panikle beni arayıp ilk fırsatta Türkiye'den ayrılmam gerekirse, istediğim kadar evlerinde kalabileceğimi söyleyen çok sayıda dostuma da buradan kocaman teşekkür ediyorum: Danke vom ganzen Herzen!

25.07.2016

Darbe, belirsizliğin anlamı ve Türkiye'nin hızlı zamanları

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, ama bu "Darbe" hiç göründüğü gibi değil. Bir kere çok fazla belirsizlik, muğlaklık var. Darbe, yaşanan dönemin sadece bir görüngüsü ve başka radikal olaylar da yaşanacak gibi. Burada benim için oldukça net görünen konu, 2009'dan beri yazdığım, "Türkiye'nin en hızlı Değişim/Dönüşüm dönemi"nin tüm yoğunluğuyla ülkenin üzerine çökmüş olması. Yaşadıkça, bu dönemin tahminlerimizden daha sıcak, daha radikal ve daha hızlı yaşanacağı gibi bir izlenim ediniyorum ve bundan hiç memnun değilim, daha yavaş ve kansız olanlarını tercih ederim. Giderek netleşen bir başka konu ise bu yakıcı etkinin zaman kalitesi bakımından anlamı ve süresi. Türkiye'nin içine girdiği fırtınanın -daha önce yazdığım gibi- 2017 ortasına kadar değil, 2018'in ilk aylarına kadar sürebileceğini tahmin ediyorum.
    Gülen Cemaati, devletin yarısını ele geçirmiş olabilir mi? Bu konuda herhangi bir tahmin yapacak durumda değiliz. Şu anda medyaya sunulan bilgilerle yetinmek zorundayız. Sadece gazeteciler değil, gazetecilik de büyük bir gelecek korkusu yaşadığından, konuları kendi başına buyruk tarafsızlık içinde araştıramıyor. Olağanüstü zamanlar. Tutuklu darbecilerle, onları tutuklayan güvenlik güçleriyle makul bir ses tonuyla konuşmak henüz mümkün değil. Medyada yayınlanan ilk fotoraflar, darbecilere hiç de iyi davranılmadığını gösteriyordu. İnsan Hakları örgütleri korkunç şeyler anlatıyor. Linç olayları oldu, yüzlerce sivil öldürüldü. Darbecilerin tankla halkın arasına dalınmasını istemeleri ve sivillere ateş emri vermiş olmaları herşeyi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. İnsan haysiyetinin çiğnenmesi gibi kötü durumlara mutlaka dikkat çekmek gerekiyor.
    1980 Darbesinin ayrıntıları da ancak yıllar sonra öğrenilebilmişti. Şimdiki darbe hakkında iletişim çağında güya daha çok şey biliyoruz ama bilgi seli arasında kaybolmamam işten değil. 1980 öncesindeki "Anarşi" ve her gün gençlerin birbirini öldürmesi darbenin hemen ertesi günü nasıl sona erdiyse, 15 Temmuz sonrasında da IS ve PKK bombaları kesildi mi sahiden bakacağız (belki de "darbe kadar ilgi çekmez" diyerek patlatılmayan bombalar vardır).
    2016 yılı darbe teşebbüsünü belirleyen en önemli olay, Erdoğan'ın halkı sokağa dökmesi ve Erdoğan'dan nefret edenlerin bile darbeyi desteklememesidir elbette, ama bu yazıyı asıl ilgilendiren konu, bütün bu olayların fonunu ve atmosferini belirleyen konjonktürel ve paradigmik faktörlerdir. Kısacası, "halk sokağa inmeseydi darbe belki de başarılı olacaktı. -Tabii bütün bunlar, şimdilik "bilinen" verilere göre yapılmış tesbitler" diyerek sular seller gibi gazetelerde/televizyonda okuduğunuz dinlediğiniz sayısız konuyu buraya alıp inceleyebiliriz, ama bunların hiçbirinin yaşanları anlatmaya yeteceğini sanmıyorum, çünkü olaya çok daha geniş bir perspektiften yaklaşmalıyız.
    Değişken Türkiye gündeminin 2018'e kadarki sürede çok daha radikal, değişken ve acıtıcı olacağını, şimdi tartışılan darbe günü olaylarının belki bir iki hafta sonra bambaşka konularla örtülebileceğini söylemekle yetinelim. Darbeden daha büyük ne olabilir? Bu soruyu sormak yerine darbe öncesinin "daha kötü ne olabilir" sorularını hatırlamayı öneriyorum -biliyorum unutuldu! Yaşadığımız dönem böyle bir şey ve o yüzden bu yoğunluğa KAPILMAMAK, şimdilik en önemli gereklilik gibi görünüyor. İktidar ve Muhalefet politikacılarının kaçınması gereken, olayları hızlandırmaktır, çünkü hızlandırmak herşeyi daha da karmaşık hale getirebilir. Türkiye artık, yaşanan bu olağanüstü tarihi döneme uygun davranıyor izlenimi veriyor. İktidarın kutuplaştırıcı (nefret içeren) dili terkedeceğine dair net işaretler vermesi, CHP mitingine AKP'lilerin katılması, son derece önemli ve olumlu işaretler. Şundan önemli: Türkiye hem kendine hem de Dünyaya yaklaşım konusunda yeni bir bakış tarzı edinmek zorunda. Yeni düşünce tarzı, toplumun tüm kesimlerinin ülkenin yönetiminde temsilini sağlamak, devleti tüm kesimlere -liyakate ve kaliteye göre- açmak zorunda. Türkiye, gizli örgütlenmelerle devleti ele geçirmek mantığının bastığı zemini yoketmek ve devleti belli kesimlere kapatmak mantığı ile hesaplaşmak zorunda. Şu anda -mecburen- yapılan şeylerden sadece biri. Tarih Türkiye'yi değişmeye zorluyor ve zorlamalar sürecek. Daha neler yaşanacağını herkes gibi ben de merak ediyorum ve bu konularda yapılabilecek tek uyarının, "zaten yeterince hızlı yaşanan olayları dha da hızlandırmaktan kaçınmak" olabileceğini sanıyorum.
    Darbenin Erdoğan dışında hiç bir siyasi ile cidden ilgilenmemesi, onları tutuklamaya kalkmaması, buna karşın tüm dikkatini Ordunun üst kademesi ve komutasını ele geçirmeye vermesi, Gülencilerin ordunun diğer yarısını ele geçirmeye çalıştıklarını gösterir mi bilmiyoruz, çünkü darbeciler arasında sadece Gülenciler değil başkaları da var gibi. Hatta sayısız kişiden, "Aslında Ordunun üst kademesi de darbenin içinde ama işler sarpa sarınca 'kaçırıldık' dediler" gibi laflar da duyuluyor. Burada tek önemli konu, hiç beklenmeyenlerin yaşanması ve bir sonraki büyük olayın niteliğinin bilinmemesi. Türkiye'nin bu olaylar karşısında yapması gereken tek şey makul olmak, birlik için kutuplaşmayı aşmak, birbirine güvenmeyi öğrenmek ve ülke yönetiminin herkesi temsil eder bir yapıya bürünmesi için yapısal reformları sürdürmek.
    Ordu Gülencilerin eline geçse ve Türkiye'de Gülenci bir darbe olsa ne olur?
    Yanıt net: Felaket olur!
    Kısacası, her bakanlığa ve orduya bir imamın baktığı, tek kişinin karar verdiği malum bir "İlahi tek gerçeğin 'tekeline sahip' tek adamcı teolojik politik diktatörlük" kurulsaydı ve bunun başı da Gülen olsaydı...
    Olamazdı!
    İşte bütün mesele de bu zaten.
    Gerçi 2008'de başladı ama Türkiye'de 2013'den beri net hissedilen etkisiyle, İslamcılığın feriştahı gelse, bundan sonra ne Türkiye'de ne de başka bir yerde başarılı olamaz, tutunamaz, yaşayamaz. "Darbe olsaydı" bile diyemiyorum, çünkü zaten olamazdı, olsaydı da tutunamazdı, kendi iç çelişkilerinin kurbanı olup çökerdi ve Türkiye'ye zararı çok daha büyük olurdu. Türkiye'de muktedir İslamcılık mecburen milliyetçiliğe doğru evriliyor. Kimlik siyasetleri her geçen gün biraz daha zayıflıyor ve bunu hissedenler/anlayanlar kimlikçilik ötesi yeni alanlara açılıyorlar (HDP'nin kuruluş fikri bile bundan yola çıkıyor, MHP'nin önderliğini değiştirip merkez parti olmaya oynaması da bu gelişmenin başka bir ifadesi).
    2010'da "alttan sağlam adımlarla güçlü gelen" İslamcılığın, sekülerizmin son kalesi Orduyu ele geçirmesi halinde nasıl ikiye bölünüp çökeceğini ve sonunda Ordu tarafından temsil edilen sekülerlerin "yeni bir tohum olarak" yeniden yeşereceklerini yazmıştım. İslamcılık, tam da kendinden beklendiği gibi Orduyu Ergenekon/Balyoz/vs davalarıyla etkisizleştip/itibarsızlaştırdıktan sonra, İki "tek adam"a bölündü. Erdoğan ve Gülen o zamandan beri, Türkiye'deki İslamcılara kimsenin yapamayacağı kadar derin zarar veriyorlar ve -hele son darbe denemesi ardından- barışmaları, bir araya gelmeleri artık kesinlikle imkansız. Birbirini yiyerek sürekli zayıflatan ve sonunda önemsizleştirip marjinalleştirecek bir savaş sürüyorlar. Savaşın galibi şimdilik Erdoğan gibi ama son sözler söylenmedi ve söylenmeyecek, bu devir böyle sona erecek.
    Tarih içinde tesadüfler, Dünyanın en yaratıcı ve en önemli faktörleridir. Ve dikkat edin, her şey "onbeş dakika gecikseydi" gibi pamuk ipliklerine bağlıdır ve o kısacık anların ardından herşey yepyeni bir mecrada akmaya başlar. Türkiye, Kanada pasaportlu illegal İmamlar cumhuriyeti olamadı, olamazdı... Türkiye, tek adamın İslam soslu otokratik cumhuriyeti olur mu? Sanmıyorum. Çok emin değilim, çünkü milliyetçiliğe doğru evriliyor ve sistem krizinin alıp başını gittiği popülizm çağında yaşıyoruz, -ama olsa bile uzun ömürlü olamaz, 2018'in ötesine gidemez. Darbe girişimi sonrası AKP, kutuplaştıran nefret dilini terkedeceğine dair net sinyaller yolluyor. İslamcılığa inanmak zor ama elbette herkes lafa değil işe bakacaktır ve bu söze inanmak mümkün, çünkü başka çare yoktur. Devletin yarısının tasfiye edilip fellik fellik nitelikli memur arandığı bir dönemde, bu boşluğun AKP kadrolarıyla doldurulması mümkün değildir, onların yerine tecrübeli Kemalist kökenli sekülerler, hatta Aleviler ve Kürtler, Ermeniler geri dönecektir. Dünyanın kocaman gözlerle izlediği bu muazzam Değişim/Dönüşüm döneminde kuvvetle arzu ettiğimiz en önemli şeyler, bu dönemin kansız yaşanması, kimseye eziyet edilmemesi, insan haysiyetine mutlaka saygılı olunması ve gelişmelere fena halde kaptırıp aklı/mantığı yitirmemektir. Türkiye'nin kurduğu ve geçtiğimiz dönemde bozulan deforme olan tüm yapılarının sahici bir sınavdan geçtiği görülüyor. Bu yapıların sadece AKP devleti haline getirilmesinin falan mümkün olmadığı açıktır ve bu şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Çünkü AKP dahil her siyasi partinin ve çevresinin güven içinde yaşayabilmesinin ön koşulu, devletin sahiden de herkesin devleti haline getirilmesidir -sadece bir çevrenin devleti değil. İktidar çevreleri bu önemli gerçeği anlamış görünüyor. Ne geleceği, ne olacağı bilinmiyor. Bu bilinmezlik, yapısal reformların ve zoraki demokratlaşmanın da motoru.
    Bunca karışıklık içinde iyimserliğimize güvenerek konuşacak olursak, Türkiye'nin -yeni/çağdaş anlamda- evrensel fabrika ayarlarına dönmekte olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç umulandan da iyi olacak, ama bugün yaşanan olayların sonucu ve istikameti hakkında kesin kanıya varmak için henüz çok erken olduğunu da not düşelim.

14.07.2016

Yeni döneme "Gülencilerden intikam"la başlamak

Türkiye'de ortaya çıkan en rafine islamcılığın "Gülencilik" olduğunu söyleyebiliriz. Elbette buna itiraz edenler olacaktır ve "Hizmet Hareketi"nin İslamcı olmadığını iddia edenler de vardır, ama Sünni İslam ortak paydasında siyasi hedefleri olan her legal-illegal örgütlenme "İslami teolojik politika" sınıfında tarif edilir ve bunun anlamı da "Tek ilahi doğrunun tekeline sahip olduğu düşüncesindeki tek ilahi öndere biat temelinde uygulanan örgütlü siyasi teori ve pratiktir" -yani bu tarife uyan her "islami kimlik" İslamcılık sayılabilir.
    Ergenekon tutuklamaları başlamadan önceki son aşamada AKP'nin kapatılması son kere tartışılıp parti yüksek savcıdan döndüğünde, "Siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz, bizi o kadar kolay teslim alabileceğinizi mi sanıyorsunuz?" gibi Bir çıkış gelmişti islami-muktedir cenahtan. Açıklamayı ve kim tarafından yapıldığını tam hatırlamıyorum, ama ses tonu, o zamana dek hiç duyulmamış ölçüde özgüvenli, nefret dolu, öfkeli ve meydan okuyan keskinlikteydi. O günlerde bilinen ama telaffuz edilmeyen veya fazla ciddiye alınmayan konu, "Gülenciler devleti ele geçirdiler" söylemiydi. Daha sonra bu konuda yazanların kitaplarının daha basılmadan yasaklandığına falan da şahit olduk.
    İslamcı olmadığı iddia edilen Gülencilerin devlette kilit yerlere adam yerleştirmek gibi bir şeye neden tevessül ettikleri, yıllar yılı bunun için sistemli/stratejik bir çalışmayı neden yürüttüklerini soran da azdı. Bilinen şey, Gülenci "Hizmet"in devlette varolduğuydu, bilinmeyen ise ne ölçüde/kuvvette varolduğundan ibaretti.
    "Ergenekon davası"nın dünya tarihinde "örnek" bir basın ve hukuk cinayeti olduğu ve okullarda okutulacak boyutta devasa bir fenomen haline gelmesinden önce bu haksızlıkların hukuksuzlukların "devrim" diye yeni Sağcı (eski Solcu) bazı ahmak entelektüeller tarafından kutsanması, Ergenekon davasından içeri alınan -ve küçük bir azınlığı teşkil eden- sahici kanlı/darbeci güruhun da sonradan aklanacağının ön işaretiydi. Allahın İslamcı muktedirlerine "demokratik devrimci" payesi bahşeden entel zevatın bir türlü bağışlanmaması ve bağışlanmak için çabalarının pek karşılık bulmamasının sebebi, bu "olağanüstü" ahmaklık katsayılarından gelmektedir. Dava sırasında suçlu ve suçsuz arasında samimi bir ayrım gözetselerdi ve "askerin hepsi kötüdür" gibi "rasyonel" bir fikri benimsemeselerdi, böyle devasa bir Çifte-hata da yapmamış olacaklardı.
    O günlerde, bu çarpık Ergenekon ve onunla anılan diğer davaların bir rövanşı olacağını ve Türk Ordusu'nun bunun intikamını mutlaka alacağını yazmıştım. Türk ordusunun çok eski bir tarihi vardır ve Solumtrak/İslamcı entel deryası ne kadar küçümserse küçümsesin, Anadolu'da bin yıldır ortak dil babında Türkçe konuşulmasının ve bu toprakların bin yıl önce Batılılar tarafından "Türkiye" diye adlandırılmasının baş nedeni Türk Ordusu'dur, "altakıl üstakıl" diye günaşırı yazı yazan köşelemecilerin bir de "derinakıl" diye bir şeyin varolduğundan haberdar olduğunu ve bunu iyi değerlendirdiğini söylemek çok zor. Bu konuda Kürt hareketinin çok daha gerçekçi olduğunu söylemek gerek.
    Ordu'nun rövanşı alacağı belliydi ve "Merhamet olmayacak" diye de bin kere yazmışımdır her halde. Şimdi şaşılacak bir şekilde Gülenciler ve Gülenci olabilecekler ile Gülencilerin gölgesinin değdiği herkes devletten temizleniyor. Bunun anlamı, Demirel-Erbakan devrinden beri adım adım devlete yerleşen, devletin dokusunu değiştirmeyi amaçlayan ve Türkiye gibi en az bin yıllık devlet geleneğine sahip bir yeri "Kainat İmamı" gibi Saidi Nursi adlı esrik bir istihbaratçı/mistiğin külliyatına dayanan -bilemedin- yüz yıllık bir Sünni ambisyonuyla başka bir "tek adam"a teslim edebileceğini sanan girişimin mahvıdır. İyi ve doğru değerlerin "azıcık kötülükten zarar gelmez" anlayışıyla zehirlenmesinin bedeli ağır. Türk Ordu'sunu hafife alan Gülenciler, "Generallerin üzerindeki zırhı yırtıp alın" dendiğinde, askerleri sadece zırhın koruduğunu falan sanıyorlardı. Kainatın nasıl işlediğini de bilmediklerinden, hiç ummadıkları bir duruma düştüler ve durumlarının daha da kötü olacağı açık. Üstelik Gülencilerin düştüğü durum, bu hayatta devlete son çaycısına kadar hakim olmanın da bir "garanti" teşkil etmediğini -Amerika'yı- yeniden keşfetmekten ibaret. Ve Gülencilerin durumu, diğer İslamcılık türleri için de bir format, bir örnekprototipi teşkil ediyor.
    Türk Ordusu'nun yeniden ipleri ele geçirmesi ve İslamcıları kukla gibi oynatması, onların hakkından sırayla gelmesi, gelecekte siyasi muhalefetin -ve Türkiye'nin- fena halde aleyhinedir. Ama anlaşılan, kaçınılmaz bir gelişme ve hımbıl muhalefetin de sonu. Yani tırpan sadece İslamcıları budamıyor, en kritik dönemde laf ve yanlış karardan başka birşey üretemeyen muhalefeti de lüzumsuz hale getiriyor. Türkiye'nin asker vesayetinden kurtulması doğru ve iyi bir hedeftir. Siyaset, askere bırakılamayacak kadar önemli bir iştir. Şimdi işler askerin kontrolüne giriyor ve tabii bundan sadece Gülenist İslamcılar zarar görmüyor, en başta Kürtler zarar görüyor, onurlu bir barış yapılmıyor ve insanları yıldırmayı amaçlayan kanlı bir politika yürütülüyor. Bu, gelecekte ülkenin birliği için büyük bir hata olarak değerlendirilebilir -tabii Türkiye yeniden önemli bir ekonomik/kültürel yükseliş ivmesi yakalayamazsa. Düşmanlıklar üzerine yüksek kültür/uygarlık/ekonomi kurulamayacağı çok nettir.
    Türkiye'yi 2024'de, yani 'Değişim/Dönüşüm Dönemi" sonunda tanımanın pek mümkün olmayacağını tekrar edeyim. Türkiye belki eskisinin aynısı Kemalist bir yer olmayacak, ama bir şekilde fabrika ayarlarına dönecek gibi görünüyor ve kimlikçiliğe son veren yeni postkapitalist paradigmanın İslamcılığa/Kürtçülüğe fena dalacağı anlaşılıyor, Ordu da bunu görmüş gibi ve çok derinden kararlı stratejik bir yürüyüş sergiliyor.
    Bu konuyu konuştuğum dostlarım, bu gelişmenin olumlu ve olumsuzluğu arasında bölünmüş durumdalar. En kötü kemalist iktidarın bile islamcılardan iyi olduğunu söyleyen de var, "islamcılar bunlardan iyidir" diyen de. Ben bu işin bir tür "kader meselesi" haline geldiğini ve iktidarın/gücün boşluk kaldırmadığını, o boşluğu askerlerin derinden derine doldurduklarını düşünüyorum. Endişelendirecek bir durum. Bu gelişmenin siyasi ifadesi de "Milliyetçi popülizm" oluyor tabii ve MHP'de Meral Akşener'in yükselişi ve geleceğin merkez partisi olmaya oynaması da anlaşılır bir durum. Olaylar fena halde Kürtlerin aleyhine gelişiyor ve bu çok ürkütücü, çünkü Kürtler, Ortadoğu'nun en büyük modern seküler halkı olarak 20'inci Yüzyıldaki gibi/türde kanla ezilmeyi haketmiyor ve ezilmeyi -haklı olarak- kabul etmiyor. 21'inci Yüzyıl bir Kürt Yükselişi ile başladı. Şu anda Batı'nın bu bölgede en çok güvendiği halk Kürtler, ama Suriye durulursa ilk ezilecek olanlar gene onlar olabilir. Buna izin vermemek gerek. Devletsiz Kürt Halkı, ulusdevletlerin mecburen değişecek formatlarının yeniden belirlenmesi konusunda Dünyaya örnek olabilir ve bunu hak ediyor. Devleti bir türlü terketmeyen Kürt fobisinden kurtuluş, Türkiye için önemli.
    Türkiye, Büyük İskender'in İranlıları yenmesinden beri esasen en çok Batı'dan (yani Roma ve sonra Avrupa'dan) etkilenmiştir, onları önemli ölçüde etkilemiştir. Mesela Japonlarla aynı köklere sahip bir dil konuşan Türklerin oralara, Japonya'ya Çin'e baktığı hiç olmamıştır, hatta Rusya'ya bile pek bakmamış, Büyük Petro'yu "Deli Petro" ilan edivermişlerdir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin fabrika ayarlarına döndüğü aşamada, o zamanın ittifaklarına benzer bir dış politikaya dönme eğilimleri de görülüyor. Komintern, daha Ulusal Kurtuluş Hareketlerini desteklemek kararını almadan Mustafa Kemal önderliğindeki Millici direnişi destekliyordu. Türklerin kesin yenilgisiyle sonuçlanan Türk-Rus savaşlarından sonra Lenin ve Atatürk yakınlaşması, o zamanlar sansasyonel bir olaydı. Lenin bunu sonra bir dünya politikasına dönüştürdü ve Sovyetler Birliği'nin bu politikası, II. Dünya Savaşından sonra hegemonyacı ikinci büyük güç olmasının da önünü açtı. Şimdi benzeri bir Türk-Rus yakınlaşması yaşanıyor gibi. Bu yakınlaşmayı, "Batı'yla yakınlığı dengelemeyi amaçlayan bir Doğu desteği" gibi algılamak mümkün ve Türkiye'nin Doğu'yla yakınlaşması, konjonktürün ve Dünya trendlerinin bir gereği. Çin'in önlenemeyen yükselişi ve ABD'nin tek başına kontol edemediği -giderek çok kutuplu- Dünya, Türkiye'yi özellikle şimdi buna zorluyor. Ergenekon operasyonunun ABD'nin -en azından- gözyummasıyla gerçeklerştiğini bilmek, köklü Türk Ordusu hafızasına oldukça derin bir şekilde kazınmış görünüyor. Amerikalıların şimdi de Gülencilerin devletten temizlenmesine suskun kalması -hatta destekler görünmesi- "kendini affettirmek" gibi bir duruşa benziyor. Tabii neyin ne olduğunu önümüzdeki dönemde daha net görmek mümkün olacak.
    Yeni dönemde asıl sözü Sol'un söyleyeceğini tekrarlarken, "Sol asla iktidar olamaz" diyenleri de duyar gibi olyorum. Evet! Ama oy çokluğunun her şey olmadığını şimdi yaşananlardan görmek mümkün. Etki ve yönlendirme, sadece oy meselesi değildir. Gülenciler de çoğunluk değillerdi. Şimdi kimlikçilik ve kaba kapitalizmin çakılmakta olduğu bir devirde yaşıyoruz. Eski Ortodoks Sol klişelerden kurtulmuş liberter yeni Sol, zaten İnternette yaşayan ve gençliğin benimsediği temel kurallar demek. Farklılıklara/inançlara saygılı seküler rasyonel esprili akılcı bir özgürlükçülüğün savunduğu "kendini sürekli yenileyen ve değiştirip geliştiren", çoğunluğun yararını düşünen ekonomi pratikleri. Bunlar elbette hâlâ kapitalizm bazlı -eh biz de postkapitalizmden bahsediyoruz zaten. Ama yumuşak, birbirini gözeten ve deneylere açık bir yanı var. Kapitalizmin alternatifinin internette doğup çok kısa sürede Dünyaya yayılabileceğini söyleyebiliriz. Yeni Pokemon çılgınlığı kadar hızlı yayılmayabilir ama herkesi şaşırtabilecek kadar etkili olabilir. Kısacası çok hızlı yaşıyoruz ve 2024 Türkiye'sini tanımak güç olacak ve bence herşey çok güzel olacak.

3.07.2016

Otoriter babaların faşist çocukları

Atatürk Havaalanına saldıran ve asıl sayısını hala bilmediğimiz "Üç terörist" (dışarıda dört kişinin daha beklediği de ileri sürülmüştü) kendileriyle birlikte 48 kişiyi öldürdüler. Saldırının çok profesyonel olduğu iddialarından tutun da Türk istihbarat çevrelerinin böyle büyük olayları bir türlü önceden haber alamamasına ve IŞİD'in bu eylemleri üslenmemesine kadar (ama Bangladeş'deki olayı üslendiler) bir dizi "acaiplik" ötesi durumdan da öte başka bir durum var ki, bu yazının konusu: Türklerin onca şiddet eylemine "bana mısın" dememesi, son bir yıldır her alanda azan şiddet eylemlerine ve devletin şiddet politikalarına sessiz kalması, başka ülkelerde kıyameti koparıp travmalara neden olacak olayların Türkiye'de üç günde unutulması ve tabii despotların despot babaları.
    Çocukların kabasına kızılcık sopasıyla vurularak "terbiye" edildiği bir İngiliz filmi görmüştüm. Bu yöntemin eskiden Alman ailelerde de olduğunu yabancı dostlarımdan ilk duyduğumda açıkcası çok şaşırmıştım. Türkiye'de "terbiye" durumlarının eskiden nasıl olduğunu söylemeye gerek yok. Türklerin şiddete alışık bir toplum olduğu da malum. Ailede otoriter baba fenomeni Türklere yabancı değil. Ben de yatılı okuldayken cetvelle parmak uçlarımıza vurularak cezalandırıldığımız bir gün vardı, onu unutmadım. Ama şiddet bugün nal çivisi gibi de değil, kurşun ve şarapnel olarak çakılıyor ve bedenleri tanınmayacak ölçede parçalıyor. Eskiden Güney Amerika'da ve ondan önce İspanyol iç savaşında falan, gerilla olmanın romantik bir yanı vardı, artık böyle şeylerin tedavülden tamamen kaldırıldığı, sek şiddet sözkonusu.
    Otuz küsür yıldır her gün asker polis PKK'lı ve halktan insanlar, kadınlar, çocuklar ölüyor, politikacıların "Allah'tan rahmet" dileklerine yakında Gökten, "rahmet taze bitti" diye yanıt gelmek üzere, ama bu laflardan usanmalar ve cenaze törenlerinde politikacıları protesto, hâlâ cılız. Muktedir siyasilerin acziyeti ve çapsızlığı bir yana, onca olay, onca şiddetin birkaç gün içinde unutulmaları, siyasileri yeni taziye nakaratlarını tekrarlamak cüretini güçlendiriyor. Mesela Atatürk Havaalanı saldırıları sonrasında suçsuz günahsız ölülerin sayısı her gün artıyor ve bu da basında yer alıyor, ama konu hakkındaki temel bilgiler bile muğlak. Saldırının unutulmasını önlemek maksadıyla olayın yaşandığı yerde veya yakınında, ölenler ve yaralananlara saygı için kurulmuş bir köşe, bir işaret yok. Sonra da "Dünya Paris'de yaşanan IŞİD saldırısına gösterilen duyarlılığı İstanbu'a göstermiyor" deniyor, Türkler o duyarlılığı kendi ülkelerine kendi ölülerine göstermiyor ki, başkaları göstersin! Basının olaya normal ilgisini eleştiren ve bunu hükümete karşı bir komplo gibi yansıtmaya çalışanların yaşadığı bir ülke burası ve çocukluğundan itibaren şiddeti kanıksayan, önce baba dayağı, sonra öğretmen cetveli, derken asker tokadı, nihayetinde biber gazı ve polis copu ile yaşayan bir halktan bahsediyoruz.
    Ailelerinden onca şiddet gören çocukların bununla nasıl başa çıktıkları konusu benim için oldukça yeni bir konu. Çocukları çok severim. Hatta benim için kutsala yakın bir yerleri vardır çocukların ve onlara kötü davranılması açıkcası algılama alanımın da dışında, sadece gazetelerde-filmlerdedir. Kısacası, yakın ve uzak çevremde çocuklara kötü davranan insanlar hiç olmadı. Ensar vakfı olayından sonra konuyla cidden ilgilendiğimi söyleyebilirim. Ve başta, okumakta bile zorlandığım bu olayın ardında bir tür ataerkil zihniyetin olduğunu gördükten sonra Amerika'yı yeniden keşfederek, tanıdık ve tanımadık despot siyasilerin hemen hepsinin despot babaları olduğunu gördüm. Türkiye'de bugünlerde adına "biat" denen ve özünde "Tanrı'ya kayıtsız-şartsız itaat" anlamına gelen sözcüğün, "yönetici otoriteye körü körüne itaat" anlamında kullanıldığı islami Kıyamet devrinde yaşıyoruz. İslam dininin "İslamcılık" adlı "yeni" ve çağdaş yorumunun bir zebani ideolojine dönüşmüş haliyle artık hakkınca ciddiye alınıp şiddetle ve akılla ezildiği günümüzde, bu "İslam türü"nün seksist/cinsiyetçi, ataerkil "er"kek yanı üzerinde durmak önemli geliyor bana, zira bu yan sadece "İslam"a özgü değil ve ileride başka biçimde yeniden karşımıza çıkabilir. İdeal bir dünya yaratmak peşinde koşan ideolojiler hakkında, Friedrich Nietzsche'nin -katıldığım- yorumu kısa ve öz: "İdeal dünya, bir yalandan ibarettir." Hayat, çok yönlü çok katmanlı bir şeydir ve ideologların onu tek bir kalıba dökme girişimi her daim başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve İslamcılığın çok daha büyük bir başarısızlıkla sonuçlanacağı şimdiden kesindir.
    Çocuğuna sistematik şiddet uygulayan despot baba...
    Bana tamamen yabancı bir tipoloji. 'Konstantiniye notları' bloguma Mao'nun kişiliği ile ilgili yazdığım son yazıda babasının nasıl biri olduğunu anlatmıştım. Mao, babasının dayağı ve aşağılamalarına dayanamayıp onu intihar etmekle tehdit ediyor. Hitler'in babası daha da despot. Alois Hitler, insanların ona "Gümrük dairesi yüksek memuru" diye tam titriyle hitap etmelerini istermiş ve oğlu Adolf'ü "kan akıtıncaya kadar" dövermiş. "Duygusuz, öfkeli", şiddet ve celal sahibi otoriter biri diye tanıtılıyor. Hitler'in babası hakkında kurduğu tek cümlede de onun hakkında iyi bir şey söyleyemediğini biliyoruz. Mao da babasından bahsetmiyor. Çok dövülen, şiddete alıştırılan çocuklar toplumu nasıl bir şey? Milletler/ideolojiler ötesi bir konu olduğundan ideolojilerden daha ciddi bir konu bu ve "biat"ın kanıksanmasını da açıklayabilecek bir alan.
    Çocuk, annesine-babasına sığınmak ister ve daha önemlisi, algıladığı şeylere verdiği tepkinin anne-babsında bir yankı bulmasına ihtiyaç duyar. Çocuğun hayata tutunmak için gerekli bu ruhsal tasdik, anne-baba tarafından korunup kollanmakla da ilgilidir. Anne-baba, bu anlamda çocuğun kendini koruma altında hissettiği, yaptığı şeyleri kabuledilebilir bir tasdik/red ile çocuğa yön veren kişilerdir. Çocuğun tek sığınak olarak tanıdığı anne-babasından veya bunların birinden sistemli olarak kötü muameleye maruz kalmasının yarattığı ilk şok, çocuğun gideceği başka bir kişi/yer olmadığını anlamasıdır ve bu ölüm korkusu kadar derin bir korku uyandırı. Çocuk bu korkuyla uzun süre yaşayamadığından (çocuklar için kısa zaman aralıkları bile küçük sonsuzluklar gibi algılanır) ve bu korkuyla hesaplaşamadığından, şiddete teslim olur ve şiddet uygulanmasını "sevgi"ye dönüştürür, bunun ifadesini "sever de döver de" lafından biliyoruz. Baba dövüyorsa bir bildiği vardır ve "çocuğu iyiliği için döver".
    Şiddet uygulayanı bir yerden sonra sevmeye başlamak ve çekilen acıya iyi bir "sevecen" gerekçe uydurmak olayı, toplumda çeşitli kavramlar altına gizlenir. Mesela "vefakar olmak" bu kavramların en rafine olanıdır. Dayağı yiyeceksin ama babandır diye vefakar kalacaksın. "İtaatkar" olmak daha açık, köleliğe katlanmayı daha çok çağrıştıran, eskiden erdem sayılan, bugün duyarsız öküzlüğe pek uzak olmayan bir kavram. "Biat" ise, Türkiye'de islamcılığın/dinciliğin basına benimsettiği nisbeten yeni bir kavram ve eski devrin küçük beyliklerinin Osmanlıya "tâbî" olması tınısına yakın, ulvi/kudsi bir kavram gibi duruyor.
    Sürekli baba şiddeti gören ve babasının her dediğini ürkek tavşanlar gibi flaş körü vaziyette itirazsız yapan oğulların kişiliği gelişmiyor. Gelişmemiş kişiliğin hayatta en çok muhtaç olduğu, devlet dairesinde bir dayı, beğendiği kıza "bak bununla evlensen iyi olur" diyebilecek bir abi, siyasette etkili bir amcadır. Sadece işini değil, karısını bile başkalarının bulduğu sinik sünepe, bir koltuğa oturtulunca da "dünyanın efendisi" sanan toplum tipolojisi, kesinlikle "dayağa alışmış toplum" tipolojisidir -burada bilerek "birey" demiyorum, çünkü bu tipolojinin kişisi birey olamıyor ve ideolojiler içinde kendine yer aramaya meyilli oluyor, ve malumunuzdur, ideolojiler "uğrunda ölünebilecek" bir gerekçe sunup insanları kendilerini havaya uçurabilecek kıvama getirebilen "zihnî" oluşuklar artık.
    Buradan nereye geleceğim? Elbette eğitime. Çocukların her türlü istismara açık oldukları ve otorite saydıkları kişiler tarafından mahvedilmelerini sağlayan zihniyet, "eti senin kemiği benim" zihniyetidir. Baba bunu genellikle öğretmene ve çırak verdiği ustaya, kendi çocuğu için söylerdi. Gerçek şudur: Her insan, doğduğu andan itibaren asgari 'insan haysiyeti' atmosferinde yaşamalıdır. Bunu sağlamayanlar anne-baba da olsa, çağdaş hukuk tarafından cezalandırılır. Kimsenin eti-kemiği kimseye ait değildir ve buna analar babalar da dahildir. Çocuk istismarı, bu evrensel yasanın göremediği yerlerde oluyor. Aile içinde ve din hocasının dizinin dibinde. Çünkü buralara evrensel/toplumsal kontrol sızamıyor, sızmakta zorlanıyor. O halde çağdaş eğitimin dünyada edindiği kazanımı uygulayıp, çocukların tanımadık yetişkinlerle yalnız kalması üzerine kurulu "din hocası eğitimi"ni Japon bıçağı kesinliğiyle kesip çöpe atmak şart. Çocuklara karşı şiddet uygulamanın büyük bir suç (ve günah) olduğu konusunda toplumsal duyarlılık geliştirip, bu duyarlılığın kamusal yönetim tarafından da benimsenmesi sağlanmak zorunda. Çocuk, sadece okullarda, diğer çocuklarla bir arada eğitildiği atmosferde, yani eğitimin ve eğitenlerin kontrol edilebildiği atmosferde, yetişkinlere teslim edilebilir. Toplumun başına bela faşistlerin yetişmesini önlemek için yapılabilecek somut eylemlerden biri, toplumdaki şiddetin en alt basamağını kararlı bir şekilde yok etmektir -ki şiddet tırmanamasın, olağan normalliklerden biri sayılamasın. İdeolojiler içinde seksist/cinsiyetçi islamcılığın ürettiği yüksek şiddetin kökeninde ataerkil "dediğim dedik" hödüklüğünün olduğu, bunun da bir "er"kek zayıflığından ibaret olduğu unutulmamalı ve 21'inci yüzyılın hakkı verilerek kadınlara daha fazla alan/yer açılmalıdır. Kompleksli hotzot erkeklerin ideolojiye sığınan şiddet ve ondan "kişilik" devşiren politikacı versiyonları, zavallılardan oluşuyor. Babalarından dayak yiye yiye büyümüş yetişkin faşistlerin, bugünün çocuklarına aynı Cehennem azabını yaşatmalarını engellemek, gelecek için çok önemli bir mücadele alanının adıdır.