30.12.2015

2016, Rusya, Suriye, İslamcılar ve Kürtler

Ruslar Suriye'de fırtına gibi esmeye başladığından beri bazı "bilinen" konular daha da iyi anlaşılmaya başlandı. Mesela Rusların sadece Suriye için savaşmadığı, İslamcıların başarı şansının olmadığı, Kürtlerin yeni geliştirdikleri milliyetçi pragmatizmleri ve Suriye/Esad rejiminin önemi...
Artık iyice anlaşıldığı üzere İslamcıların "gücü" sinsiliklerinden ve kural-kanun tanımamalarından geliyor. Ama bu malzeme uzun vadede kullanılamıyor, çünkü Türk atasözünün söylediği gibi "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar", sonra da söner... Sinsilik, yalan-dolan sadece bir kere kandırır. Sonra kimse size güvenmez, yalnız kalırsınız. Bir de tabii "teolojik politika"nın kendinden başka kimseyle ortak olamayan, kendisinden başkasına saygı duyamayan, kendine "şirk koşmayan" tekcil bir hastalığı var, islamcıların birbirini yemesi ve sadece güçlünün orman kanununu tanımaları da bu yüzden, yani oldukça zayıf bir yapı aslında İslamcılık. Ama sistemin tel tel döküldüğü kategorik kriz zamanlarında sistemin çekildiği ekonomisiz bölgelere girerek kuytularda daha kolay hayatta kalabiliyor. İslamcılara karşı Dünya cephesinin asıl nedeni de sadece İslamcılar değil, onların sistemin sorunlu boşluklarını kullanıp oralara sinmesini kontrol altına almak, boşukların ne olduğunu daha iyi anlamak -zira o boşluklar oldukça oralara başkaları da sinebilir.
İslamcıların beş yıldır yıkmak için ellerinden geleni ardlarına komadıkları seküler Suriye rejiminin herşeye rağmen ayakta kalabilmesi ve Sünniler-Aleviler-veDiğerleri gibi çözülmemesi, özellikle sistemi korumakla meşgul Batı ve Doğu'nun ilgi alanına giriyor. Arap kültürünün ortasında onca saldırıya rağmen yıkılmayan çok kültürlü seküler bir yapının korunması ve hatta örnek olarak diğer Arap ülkelerine gösterilmesi çok önemli -nitekim bu konudaki ortak çabalar en çok İslamcıları korkutuyor ve "İslamcılar" deyince elbette ilk akla gelen Suud-Katar-YeniTürkiye ittifakı oluyor.
İslamcılara karşı savaşın cidden yürütülmesinin hamisi Rusya'nın eski etki alanlarını korumak için Suriye'de bu kadar angaje olduğunu düşünenler çoğunlukta elbette. Ama o kadarcık mı? Sistemin krizi esnasında çöküşün en önce Sünni İslam bölgelerinin Cihadcıları tarafından hızlandırıldığının anlaşılmasından beri İslamcılar herkesin ilgi alanında. Doğu'nun İslamcılara karşı kesinlikle anlayışsız ve oldukça gaddar davrandığını biliyoruz, çünkü hem Rusya'da, hem Çin'de Sünni Müslüman nüfus var ve İslamcılığın "Kriz ideolojisi" olduğu bir Dünyada İslamcılığın Asya'ya da sıçrama olasılığı hem Ruslar hem Çinliler -hatta hem de Hintliler- için çok önemli. Rusya'nın Suriye'de işi sıkı tutması, Irak'ı da desteklemeye başlamasının ardında, İslamcılığı Arap coğrafyasında yoketmek çabası var. Ayrıca Rusya'nın devreye girmesinin bir sonucu olarak Amerikalı'lar da işi sıkı tutmak zorunda kalıyorlar, "dostlar alışverişte görsün" diyemiyorlar.
Ortadoğu'da -ve tabii Türkiye'de- İslamcılar yenilgiden yenilgiye koşarken, Kürtler de zaferden zafere koşuyorlar ve bunu sadece nisbeten yeni geliştirdikleri pragmatizme, evrensel değerleri sahiplenmelerine ve inatlarına borçlular. Bu denklemde Türkler her gün Dünyaya rezil rüsva olurken Kürtlerin saygınlıklarını artırmaları gibi ilginç bir ters orantılı durum yaşanıyor. Bu karmaşadan 2016'da ne çıkar?
2016 yılı Yeni Türkiye'nin felaketi olmaya devam ederken, Kürtlerin daha özgüvenli ve güçlü bir faktör olarak ortaya çıkacakları bir yıl olacak. Buna kesin gözüyle bakabiliriz. Çünkü Kürtler bu bölgede Esad Suriyesi dışında seküler Müslüman olan ve sözlerine güvenilen tek halk, üstelik bu halk dindar olmasına rağmen, eğitimli akıllı Sol değerlere yakın Kürt elitini destekliyor. Şimdiden söyleyebileceğimiz şey şu: Esad ve Kürtler 2016'da hem Doğu hem Batı'nın desteklediği halklar/rejimler olmayı sürdürecekler ve bu yüzden Güneydoğu'daki Kürt illerine tankla giren Yeni Türkiye'nin önüne hem Doğu hem Batı çıkacak. Yani Kürtlerin Özerklik talebi iyice düşünülmüş bir hamle ve kesinlikle boş bir blöf değil.
2016'nın Türkiye için nasıl biteceği, sadece Türklerin tahammül sınırına bağlı. Eğer sabretmeye devam ederlerse daha kötü ve yalnız bir Türkiye'de daha mutsuz yaşayacaklar. Veya Yeni Türkiye'yi yıkıp Yepyeni Türkiye'yi kuracaklar. Bir "ya herro ye merro" durumu...

29.12.2015

Kolay "aldatılan" saf İslamcının Türke maliyeti

Şimdi burada İslamcıların "Aldatıldıkları konular" başlığı altında uzunca bir liste yazmaya hiç niyetim yok. Çok yazıldı... Ayrıca buna deymez. Ama şuna değer: Anti-Kürt politikalarının ardında duran ve çok çabuk gemileri yakmaya teşne gizli ve açık Türk Milliyetçiliğinin saf İslamcılıkla özdeşleşmeye başlaması, Kürt (duygusal) kopuşu demektir...
Burada bir zamandır dikkat çekmeye çalışıyorum:
Türkler, kara kaşları ve kara gözleri için başka halkların da Türk olmasını sağlamadılar, Türk olmaya özenildiği için yüzyıllarca süren uzun bir süreç içinde Türkleşme gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulup Kürtlerin de Türkleşmesi ve/veya en azından Türkiye denklemi içinde -gönüllü olarak- yer almalarının nedeni, elbette somut kazanımlarıydı.
Kürtler, tarihlerinde ilk kez Batı Anadolu'da da yaşamaya başladılar, eşit Türk vatandaşları olarak. Evet tam bir eşitlik asla olmadı malesef, ama Türk Vatandaşlığı çerçevesinde bu mümkün oldu, zira Türkler dünyada örnek bir halk olmuşlardı. Mucize gibi bir hamleyle Kurtuluş Savaşını gerçekleştirip bağımsız bir Cumhuriyet kurdular. Kurtuluş Savaşı'na en çok da Almanların şaştığını söylemeliyim, onlar o yenilgiden sonra yeniden savaşacak durumda/moralde değillerdi. Türkler daha sonra bir modernleşme hareketiyle yüzde 6 olan okur-yazar oranlarını on  yıl içinde yüzde 40'a çıkardılar ve uluslararası başarılar kazandılar. Birçok bilim dalında Türk bilimciler de vardı. Türklerin Cumhuriyet'le yaptıkları reformlar İran'da, Afganistan'da ve Ortadoğu'da örnek alındı. Atatürk Sadabad Paktı ve Balkan Paktını kurduğunda, Türkiye'nin tamamen yıkılmasının üzerinden sadece 10 küsür yıl geçmişti. Doğu Anadolu'da çok güç koşullarda yaşayan Kürtler, daha önce asla yaşamadıkları İstanbul'u bu süreçte 1970'lerden itibaren en büyük Kürt şehri haline getirdiler.
Ama 1970'lerden itibaren Türklerin ruhuna yanmış ağır kül gibi çöküp her haltı yasaklayan Sağ Muhafazakar Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve ardından gelen Türk-İslam şeycisi 12 Eylül faşist Darbesi, Türk olmanın albenisini çabuk tüketti. Kürt ayrılıkçılığı bu atmosferde ortaya çıktı ve Dünya'da yükselen  neoliberal etnik/dini kimlikçilik siyasetleriyle kendine yeni bir mecra buldu.
7 Haziran seçimlerinden beri yaşananlar ise, hem Türk tarafının hem de PKK tarafının "Kürt Sorunu" dedikleri konu üzerindeki kontrollerini HDP ve TBMM'ne kaptırma korkusundan doğan bir savaş hali. Meclisi işin içine karıştırmadan kendi aralarında bir tür güç oyunu oynayan iktidar ve PKK/Öcalan, şimdi savaşı Kürt şehirlerine taşıyarak "PKK'nın halk tarafından nasıl desteklediğini Dünyaya göstermek istiyor." Yani seçimlere giremeyen PKK, kendince halktan oy ötesi destek aldığını gösterip HDP'nin prestijine yeni bir darbe indiriyor ve bunu göremeyip "aldatıldık" diye ağlayan Türkler de, "Türkler saf ve cahil Sünnilerden oluşan ikinci sınıf bir halktır" önyargısını güçlendiriyorlar. Kürt kopuşu, Türk ahmaklığından kaynaklanıyor. Demirtaş'ın PKK'ya tavır almasını isteyen Neomilliyetçi seküler Türkler, Demirtaş'ın bunu çok kere yaptığını, İslamcı iktidarı da 7 Haziran'da yıktığını unuttular bile. Eh, balık hafızalı Türklere güvenemeyeceğini görünce Demirtaş nereye gidecek? Kime güvenecek? Japonlara mı? Elbette kendi halkına ve silahlı da olsa kendi gençlerine...
Türklerle birlikte yaşamaya değer mi?
Şimdi asıl soru budur. Kimse, mavi gözlerinin hatırına Amerikalı olmuyor. Kimse Durup dururken Türk olmaz. Öyle "ihanet" çırtkanlığının somut dayanağı falan da yok. Kardeşmiş falanmış, -kimse kardeş değil. Akraba olmadığına insanca davranamayan feodal bir kafaya sadık olmaya da değmez zaten. Kürtler Türkiye'de kendilerini hâlâ başka ülkelerdeki Kürtlerden daha iyi hissediyorlarsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulurken sağladığı eşit-vatandaşlık ilkesinin kör-topal işlemesi nedeniyledir. Ama bu ilke şimdi hangi noktada? Eşit olabilmenin evrensel ifadesi, artık kendini Kürt olarak da ifade edebilmekten geçiyor. Dünya 1930'lu yılların monolitik milliyetçilikler devrinde yaşamıyor (1990'lı yılların neoliberalizminde bile yaşamıyor). Türkler eğer büyük ve özenilen bir ülke olarak bir bütün halinde huzurlu yaşamak istiyorlarsa, önce tam bir ifade/beyan özgürlüğünü, akademik özgürlükleri ve her türlü (eleştirel) yaratıcılığı ve tabii bunların uygarca birlikte varolabildiği evrensel ölçülerde sahici bir demokrasiyi kurmak zorundalar -hatta o da bir yana, böyle bir yaşam küttürünü aktif olarak destekleyip geliştirmek zorundalar. Televizyonlarda Osmanlı ahkamı kesen avanaklar son 60 yıldır dünyanın tanıdığı bir tek hat sanatçısı bile çıkaramamışlarsa, hemen kenara çekilip hadlerini bilmek zorundalar. Yoksa tüm yaptıklarının bir sonucu olarak, Neron gibi, bu ülkenin yanıp çöküşünü izleyecekler ve geriye bildikleri Türkiye kalmayacak. Ve inanın, Türkleri ahmaklığa mahkum edenlerin yaşayacağı lanet çok büyük olacak.
Artık iktidarı, muhalefeti falan kalmadı. Ayrımsız hepsi aynı ahmaklık potasında erimiş bulunuyorlar. Bu gidişata karşı kesin bir itiraz, radikal bir red olmadan, bu bataklıktan çıkış zor görünüyor. Konunun özünü bir türlü görmeyen ve aklının ermediği her şeyi yasaklayan salak politika esnafı, 21'inci Yüzyılda zorla güzelliğin olamayacağını artık anlamak zorunda.

27.12.2015

Türkiye felaketinin oy getirisi

Hani bir söz vardır, "Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete" derler... Türkiye de sözün tam anlamıyla Kıyametin eşiğinde ve bir mucize olmazsa rota oraya kilitli. Üstelik bunun Başkanlık sistemi için oy getirisi de var!
Kıyamet oy getirir mi?
Her ne sebeple olursa olsun ezik Türk seçmeni, yumruğunu masaya vuran önderleri seviyor. Sonra ekonomi çökmüş -ne gam. Başkanlık sistemini isteyenler zaten fakir insanlar, ülke ekonomisindeki yerleri önemsiz. Bu arada ülke bölünüp Doğu Anadolu'nun bir kısmı otonom olursa, bu da iktidara oy getirebilir, çünkü lidere itaat etmeyene kötek "hak"dır, iktidar da tam bunu yapıyor -ama burada bir de Rusya faktörü var tabii.
Harita başında imparatorlık hayalleri kuran "Yeni Osmanlı"lar hep haritanın alt kısımlarına bakıp, üst kısmındaki koca Rusya'yı görmüyorlar. Osmanlı devrinde Ortodoks Rumların ve Slavların hamisi olan Rusya, şimdi de Kürtlerin hamisi oluyor. Eh Sun Zi'nin "Saldırıken bir köşeyi olsun açık bırak" diye verdiği öğütleri konuşmak bir yana, "köşeye kıstırılan kediler insanın üzerine atlar" gibi köy Bilgeliğine sahip Mehmet amcanın stratejisi bile Türkiye'ninkilerden daha derin. Ve Türkler nedense Rusları bir türlü görmüyor. Şimdi elbette, "Kürtler ayrılmayı zaten kafalarına koymuşlardı" diyenler de çıkacaktır, ama kimse, Kürtlerin adım adım bu noktaya getirilmelerinde kendi kendini suçlamayacaktır, suçu gene "Emperyalistler"e atacaktır (Sırplar ve Rumlar ayrılırken de sadece "Emperyalistler" sorumluydu, Abdülhamit ve Hilafetçi totalitarizminin hiç "suçu yok"tu).
Ruslar adım adım Türkiye denklemine giriyor ve açıkcası Amerikalılar da buna pek itiraz etmiyorlar, çünkü IŞİD'e kök söktüren PYD'ye AKP'den daha çok güveniyorlar.
Anadolu ve Rumeli'nde süren Türkiye Cumhuriyeti devri de sona eriyor. Türk Generallerin eskiden her MGK toplantısına getirdikleri "İrtica tehlikesi" adlı soyut durum, artık somutlandı ve eski Sovyetler Birliği'nin köhne ve yolsuz Komünist Partisi devleti gibi T.C. devleti de son çaycısına kadar İslamcılarla dolduruldu. Tabii bu gene de somut bir güç belirtisi olmuyor. Zira bir taraftan da İslamcı Dünya çatır çatır çöküyor. Suudi Arabistan bile asla giremediği Suriye ve Irak'daki durumu bahane ederek bir birleşik Sünni ordusu kurdu ve bu haliyle sadece bir panik ordusu olmak özelliği taşıyor. Çöküşü önleyemiyor.
Türkiye Rus uçağını düşürdüğünden beri Suriye'deki Rus askeri yoğunluğu ikiye katlandı.
Büyük Savaş, düşük yoğunluklu bir şekilde devam ediyor ve mesela ABD, Rusya, Esad güçleri ile PYD, Türkiye'nin IŞİD'le komşu olduğu alanı Türkiye'den ayırmaya çalışıyorlar. Böylece IŞİD "başkenti" Rakka'nın Türkiye ile bağı kopmuş olacak. Yani burada alenen Türkiye ve IŞİD'e karşı bir savaş söz konusu.
Rusya'nın ekonomik yaptırımlarla yetineceğini sanan İslamcı iktidar, oy götürmeyeceği anlaşılan bir alan için fazla endişelenmemiş, "gülüp geçmiş"ti. Rusya PYD ile birlikte PKK'yı da silahlandırıp siyasi destek vererek bir de Kürtlerin arkasında duru rsa, Türkiye'nin haritabaşı savaşçıları ne yapacak, NATO'yu yardıma mı çağıracaklar? ABD ve Batılı ülkeler de YPG'yi destekliyorlar.
Masa devirmeyi marifet sayan İslamcıların karşısına son zamanda sürekli Ruslar çıkıyor ve masaya yumruk vurup oy toplamanın maliyeti de hızla artıyor. Bu şartlarda Başkanlık sistemi de değil, Halifelik sistemi kurulsa ne olur? Asıl mesele bu makamların adı mı, dokunulmazlığı mı? Türkiye, bir bütün olarak daha dokunulabilir yalnız ve güçsüz bir ülkeye dönüşüyor. Bu denklemde iktidardakilerin yeni titri, onlara uluslararası arenada ek bir güç, imtiyaz ve güvence sağlamıyor -tam tersine. Yeni titrler Osmanlı devrini anımsattığından bu makamlara karşı, eski Osmanlı coğrafyasından daha kararlı ve birlik olmuş tepkiler gelebiliyor.
Türkiye'nin iç politika tribünlerine oynamak dışında bir anlam ifade etmeyen absürd "askeri cesaret"i, yeni bir Kürdistan kurulabilmesi için gereken tüm kozları sağlıyor ve Türkiye'de bir iç savaşın yoltaşlarını döşüyor. Türkiye'de sahici bir bölünme gündeme gelinceye kadar, şiddet politikası sürecek ve Milliyetçi Muhafazakar seçmenin oylarıyla da desteklenecek gibi. Bir mucize olup bu gidişat durdurulamazsa, "Küçük olsun ama sadece benden olsun" mantığının sonucu, Türkiye'nin üçe bölünmesi olabilir. Türkiye'den önce Kürtler, sonra seküler Türkler ayrılır. Bunlar bir çeşit eyaletler gibi bir arada varolabilirlerse ne âlâ. Ama o zamana kadar çoğunluk gene "Milli Manevi Değerler"e bağlı olan iktidarı oya boğacaktır, Kürtlere demediğini bırakmayacaktır ve kendi büyüklüğüyle övüne övüne küçülen islamcı elitin ülkesi de, belki Bulgaristan kadar bir Sünni Müslüman Türkiye Devletine dönüşecektir. Ancak bu şekilde çok kısa bir süreliğine de olsa kendi "iç dengesini" bulabilir.
Büyük harita meraklısı Türklere kötü haber: Sürpriz bir değişiklik olmaz ve rota aynen bu günkü istikamette kalırsa, geleceğin 'Yepyeni Türkiye'si, ancak 1911-1923 gibi bir Kıyametin ardından kurulabilecektir ve ülke uzunca bir süre de tek parça olamayacaktır. Türkler, bu devirde ülke içindeki sorunlarını zor kullanarak silahla çözemeyeceklerini anlayıncaya ve mütevaziliğin değerini yeniden öğreninceye kadar anca küçülür ve çok daha mazbut bir ülke haline gelirler. İşte ancak o zaman masalar yeniden kıymete biner, ama iş işten geçtikten sonra. Ve bu dinamiği işletecek faktör de, İslamcıların haritalarda bir türlü göremediği Rusya olabilir.

25.12.2015

"Entelektüel" yasaklarla, banal özgürlükler arasında

Türkiye tam bir yasaklar ülkesine döndüğünden ve eleştiriler hakaret, yergiler küfür, hicivler "hapislik" kategorisinde değerlendirildiğinden, bir başka yasak türü, değerlendirilmeye bile "layık" bulunmuyor. Bu yasak türünün adı, ağır abi veya entelektüel yasakları...
Ben burada -hiç de fena okunmayan- bir bloga yazmak gibi bir imtiyaza sahip olduğumdan ve yakınımda "şunu yazman iyi de, bunu yazmasan daha iyi olur" türünden "fikirler" veren herhangi bir dangalak bulunmadığından, konu seçmekte bir sınırım yok.
Geçenlerde bir yabancı dergide benzeri tartışmaların başka yerlerde de yaşandığını görünce, uzun zamandır beni rahatsız eden bu konuya değinmeyi uygun gördüm.
Efendim, Sevan Nişanyan birkaç günlüğüne serbest bırakılmış, o da Cihangir'deki Cezayir otalde bunu arkadaşlarıyla kutlamış ve oraya bir de dansöz gelmiş -aman ne kötü, hem de Cihangir Solcusu HDP milletvekilleri de oraya gelmiş ve Güneydoğu yanıp yıkılırken orada eğlenmişler, bu nasıl olurmuş! Evet, olmasa bence de daha iyiymiş ama olmuş ve bu haliyle mesela Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a konu olmuş. Aslında böyle şeyleri olağan zamanda da desteklemezmiş, ama şimdi olağanüstü dönemde hiç olmazmış. Burada mesele, böyle bir eğlenceyi ve ona HDP'lilerin katılmasını eleştirmekten ziyade, "Bu yapılmaz" diye bir tür etik/entelektüel yasak koymak. Ahmet Hakan'ın aynı gün ikinci bir yasağı daha var: Hayvanları sövgü ve yergi örneği, metafor olarak falan kullanmamalıymışız! Yani Hindistan'ın Beydaba'sından Buraların Ezop'una, Fransa'nın La Fontaine'ine kadar köklü fabl geleneğini de bir kenara koyacağız, çünkü fabllarda hayvanlara karakterler atfedilir, tilki kurnazdır, yılan sinsidir falan. Tatlı su entellerinin hatırına, insanoğlunun hayvanlar üzerinden övgüsüne yergisine karışabileceğini sanmak. Bu biraz büyük bir talep olmuyor mu?!..
Bugün bir sokak kedisi resmen tepeme çıktı, sevildiklerini hemen anlarlar. Çok severim, kedi arkadaşlar da beni sever, ama bu, hayvanların sanatta/dilde negatif öğeler olarak da kullanılmalarını engellememeli. Sanatçı bunu bal gibi kullanır, kimsenin yasağını da takmaz. Konuyu kendi ülkesi açısından izleyen yabancı bir gazeteci, sanat eserlerinden bu yolla bir çok şeyin ayıklanmaya başlandığını örnekleriyle anlatıyor ve aynen katıldığım bir sonuca varıyor: Yavanlaşma. Ve bu yolla yasakçı yavanlaşma, sanattan kültüre kadar her yere nüfuz ediyor. Küfürbaz İslamcılar gibi olmamak adına hayatı sterilleştirmeye kalkmanın lüzumu yok...
Hayvanları sövgü malzemesi yapmak hoş değil, ama "bunu yapmayalım" diye olayı genellemek ve kurallaştırıp bir tür yasak haline getirmeye kalkmak de başka bir şey.
Cumhuriyet gazetesinin hapisteki iki önemli gazetecisi için Silivri'de Mete Akyol bir nöbet başlattı. Bence çok güzel bir olay. Başta nöbeti sadece gazeteciler tutuyordu, sonra eski TKP'li polisiye yazarları, eski şarkıcılar falan da işin içine girip nöbete durdular. Konunun bir tür reklam gibi kullanılabileceğini düşünmek serbest, çünkü nöbet tutanlar gazetelerin baş sayfasında yer alıyorlar, bazı gazeteler buna önem veriyor, çok güzel. Sözcü yazarı Emin Çölaşan, bu işin suyunun çıkarılmaması konusunda haklı bir uyarı yaptı ama bir genelleme yapmadı, yani "sedece gazeteciler nöbet tutsun" demedi. Bence doğru tutum budur, bir takım "entelektüel" yasaklar koymak değildir. Çölaşan'ın dili ve çizgisiyle pek uyuştuğum söylenemez, ama böyle durumlarda nasıl tutum alınmasını göstermek bakımından iyi bir örnek teşkil etti...
Yazı bu kadar.
Şimdi bugün çektiğim kedi fotoraflarımı tasnif edeceğim!..

10.12.2015

"Ali Baba ve 7 Cüceler" ile körü körüne Türk filmi seyretmek

Sürekli hayal kırıklığına uğramaktan bıktığım için popüler türk filmlerinden kaçındığım bir zamanda, "Cem Yılmaz'ın son filminde çok güldüğü için mahkemelik olan adam" haberini okuyunca, şıp diye Beyoğlu sinemalarına damladım elbette -zira bundan daha iyi bir doğal reklam olabileceğini düşünemiyorum bir komedi filmi için.
    Cem Yılmaz'ın tek adamlık ilk şovları, malum meddah geleneğinin en yeni ve en güzel örneklerini oluşturuyordu ve geçildiğini de hiç sanmıyorum. Bu muazzam sermayeyi yiye yiye bitiremeyen Cem Yılmaz, eğrisi giderek düşen bir komediler serisiyle Türkiye'nin en önemli (artık "en iyi" değil) komedyenleri arasında yer alıyor ve kuşkusuz çok önemli. Ama son filmi "Ali Baba ve Yedi Cüceler" filmi, yeni Türk filmlerinin kafa karıştırıcı özelliklerine fazlasıyla sahip; yani film hem çok ilginç ve bence önemli öğeler taşıyor, hem de çok kötü. Böyle kokteylleri kurgulamak, bir de Hint sinemasına has galiba!
    Cem Yılmaz'ın yeni filminin Bulgaristan'da geçmesi ve filmin bir bölümünde Bulgarca konuşulması, Sofya'da geçmesi falan gerçekten örnek gösterilecek bir özellik. Galiba bu bir ilk. Bulgaristan'a ve Slav kültürüne açılmayı deneyen filmi selamlamak gerekirken bunu yapamıyoruz, çünkü film çok kötü, çok teatral. Oldukça şişmanlamış bir Cem Yılmaz, artık baş rolü bırakıp rejisör koltuğuyla yetinse daha iyi olacak gibi. Filmdeki çok iyi birkaç espri dışında, ikinci sınıf bir 80'li yıllar komedisiyle karşı karşıyayız. Gene zayıf bir hikaye, gene kötü oyunculuklar, gene amatör aksiyon sahneleri. Filmde bir tek botun patlaması olayı bir nebze profesyonel. Büyük aktör Zafer Alagöz'ün rolü çok derme-çatma, her filmde iki Cem Yılmaz fazla abartılı duruyor.
    Cem Yılmaz'ın sermayeden yemesi bu kez bir iki talihsizlik kurbanı -üstelik. "Ali Baba ve Yedi Cüceler" filmi vizyona girdiğinde, "Düğün Dernek" serisinin ikinci filmi vizyona girdi ve göründüğü kadarıyla Cem Yılmaz'ın filminden çok daha fazla ilgi görüyor. Cem Yılmaz'ın filminin ikinci şanssızlığı gerçek: Türkiye-Rusya kapışması. Türkiye Suriye sınırında bir Rus uçağını düşürdüğünden beri iki ülke arasında tanssiyon bir türlü düşmüyor. Slav kültür öğelerini kendi filmine alıp kullanan büyük Türk komedyeninin, tam da olağandışı bir gerginlik sırasında vizyona giren filmiyle kenarda kalması ayrı bir talihsizlik.
    Türkiye'deki bildik siyasi kamplaşmaların ve "tartışmalar"ın ucuzluğu, seviyesizliği ve kısıtlılığı nedeniyle sanatsal ufkun kısıtlandığı destrüktif bir atmosfer zaten var. İnsanlar Türkiye'nin beyin yiyen "siyasi atmosferi"ne zaman harcayarak zaten yaratıcılıktan uzaklaşıyorlar, çünkü bu seviyesiz atmosfer, daha önemli ve farklı konuların konuşulmasını, insanların yaratıcılık yelpazesini geniş tutmalarını önlüyor. Türkiye'nin cinnet tipi gündeminden kopup yeni perspektifler ve hikayeler göreceği sanata özellikle ihtiyacı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Cem Yılmaz'ın son filmi, büyük bir devinim yaşayan Türkiye'de insanları acı gerçekten koparmayı başaramayan, teatral bir gösteri. Ama Bulgaristan'ı Türkiye seyircisine taşımasını döne döne övmek gerekiyor.

2.12.2015

Düşen Rus uçağının dip dalgaları Avrupa basınında

Rus savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, sanıldığından daha büyük bir dip dalgasına yol açmış görünüyor. Bazıları Putin'in aşırı tepkisini anlamaz görünüyor ama Türkiye gibi çok önemli olmayan bir NATO üyesinin, bu ittifakın tarihinde ilk kez bir Rus uçağı düşürmesi, Batı tarafından mesafeli karşılandı, gerginliğe karşı olduklarını belirttiler ama ABD başta olmak üzere çoğu NATO üyesi de Türkiye'nin pozisyonunu kısık sesle de olsa desteklediler, bir tek Almanya ve İspanya olaya karşı net tavır sergiledi.
Rus uçağının düşürülmesiyle gelen yeni durum hakkında Avrupa basınında çıkan aykırı yorumlar, Putin'in "Bilerek ve planlı olarak düşürdüler" sözlerini destekler durumda. İtalya'nın liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore, Türkiye'nin bu tehlikeli hamlesinin sonucunu çok net özetlemiş: "Suriye'de bir yanda Suriyeliler, Ruslar ve İranlılar birlikte savaş yürütecekler, diğer yanda ABD ve Avrupalılar savaş yürütecekler. İttifak yerine rekabet olacak. Rus Çarıyla Türk Sultanının arasının açılmasının sonucu bu. İki grubun da ortak bir düşmanı -yani IŞİD- ve farklı hedefleri/amaçları var. Birbirlerin ayağına dolaşmamaya çalışacaklar. Obama'nın arabuluculuğuna rağmen Türk-Rus gerginliği devam edecek. Ve bu arada Suriye'deki Türk yayılmacılığını en çok durdurmak isteyenlerin başında da Amerikalılar geliyor, çünkü Erdoğan'a güvenmiyorlar. Sadece Erdoğan'ı ve Sünni cephenin Arap ortaklarını angaje halde tutabilmek için, Obama halâ Esad'ın geri çekilmesinden bahsediyor."
Bulgaristanın saygın internet gazetesi Club Z, Putin'in bundan sonra Esad rejimini çok daha kararlı bir şekilde destekleyeceğini söyleyip, "NATO, Rusya'nın Suriye sorunu tekeline karşı bundan sonra tavır alacak?" diye bodoslama bir soru soruyor.
Bu arada Fransa'nın Rusya ile askeri ittifak arayışları sürüyor. İsviçre'nin Sol liberal gazetesi Tages-Anzeiger, doğal ittifakların nasıl doğduğunu da göstermiş oluyor: "IŞİD-saldırısı korkusu Putin ve Hollande'ı bir araya getirdi." Sol liberal Britanya gazetesi The Guardian ise hiç değinilmeyen bir konuya değiniyor: "Büyük Britanya'nın bizim müttefiklerimizin, IŞİD'e karşı savaşta Esad için net bir rol yok. Bu konunun muğlakta bırakılması halinde Suriyeli Sünniler, dış dünyanın diktatörle şeytani bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşmanın da Suriye halkını ezmek demek olduğunu söyleyecekler, bu da IŞİD'in pozisyonunu güçlendirecek. Bizimkiler Esad'ın gitmesini bile isteseler, yerine kimin gelebileceğini söylemeliler."