26.11.2015

Putin neden o kadar öfkelendi?

Türk Hükümeti'nin tam da Kıyamet Devri gibi bir dönemde "deneme yanılma metodu" ile savaşlara falan girebilecek kadar Rus ruleti sevdalısı Müminlerden oluşması ve Türk Halkının yarısının teveccühüne dayanarak "hareket" etmesi, kaderin bir cilvesi falan değil, bizzat kendisi olmalı. Türk Hükümetinin dış politika icraatında mantık aramayı bırakıp, şan şeref vahiy ve "Allah'ın gölgesi"ni arayanlara pek yakında Ruslar da katılabilir, nitekim o beylik sözü de ifade ettiler: "Türk hükümetinden, uçağın vurulması konusunda 'makul' bir gerekçe bekliyoruz." Tabii bekledikçe öğrenecekler, zira makul gerekçe, makuliyet-zakuliyet falan yok. Ama, "içimden öyle geldi" gibi gerekçeler olabilir ve tabii en tayin edici anda susan makul bürokratlar da olabilir, zira bu işin en başta "Müslüman Ankara"ya zarar vereceğini anlamak için uzman olmak gerekmiyor.
Tabii mesele bundan ibaret değil. Pohpohlanmaya en ihtiyaç duyduğu bir zamanda, bir insana birkaç iltifatla, bir çok şey yaptırabilirsiniz, mesela "Tepki ölçümü."
Evet Ortadoğu'ya -küllerinden doğan- yeni süpergüç pozlarında dönen ve IŞİD'e karşı savaşında Dünyanın saygısını kazanan Putin'in karizmasını çizebilirsinir. Ne de olsa NATO kurulduğundan beri ilk kez bir üye ülke Rus uçağı vuruyor, "şerefi" de Türk islamcılarına ait!
Türk Dışişleri yönetiminin, bu Suriye meselesi ortaya çıkıp bağımsız davranmaya başlayalıberi, islamcılara özgü bir, "karşıdakinin reaksiyonunu hesab etmeyip Allah'a sığınan" yanı var. Bunda, Allah'ın desteğine "kayıtsız şartsız" sahip olunduğuna dair bir inanç da rol oynuyor olabilir. Ama bütün tesadüfler, sonuçta İslamcının aleyhine dönüyor, tüm politikalar çöküyor, tıpkı Rus uçağının vurulması ardından yaşananlar ve yaşanacaklar gibi. Batı basını Putin'in öfkesini ve "sırtımızdan bıçaklandık" açıklamasını, çizilen karizmasına ve NATO ile çıkabilecek sorunlara falan yorarken, yaşanan olayın somut gerçekliğine pek bakmıyor. Olay, havalarda uçuşan bir takım yüksek hedefler ve süper devlet gösterisinin sona ermesi falan değil, o bir uçağın düşmesiyle, bir kaç ekonomik kayıpla sona ermez. Asıl konu, bizzat Türkmendağı'ndaki savaşın kendisiyle ilgili.
Türkmendağı'nda savaşanların Türkmen falan olmadığını, bir takım cihadcılar ve onların aileleri olduğunu, Türkmenlerin bölgeden ayrılıp ya Lazkiye'ye ya da Türkiye'ye gittiklerini her gün gazeteler yazıyor. O bölgede savaşanlar, Rusya'dan oraya gitmiş Çeçenler ve Ortaasyalılar, yani Rusya'nın kendi cihadcıları ve Rusya onları ezmeyi özellikle öenemsiyor. İşte böyle bir durumda Türkiye'nin, tam da orada Rus cihadcıları bombalayan uçaklardan birini düşürmesi tam anlamıyle "sırtından" bıçaklanmak oluyor, çünkü Türkmendağı'nda savaşan "Türkmenler", Suriye değil Rusya Türkleri. Rusyanın eski korkularından ve hassasiyetlerinden biri, Rus coğrafyasındaki Türklerin -Osmanlı desteğinde- ayaklanması olmuştur. Yani Rus Çarı nasıl Osmanlı tebası Slav milletleri ayaklandırdıysa, benzeri bir manivelaya Osmanlı Sultanları Rus coğrafyasında sahipti. Gerçi bu koz en son Enver Paşa tarafından kullanılmış ve paşa 41 yaşında  bir Basmacı isyanında vurulup öldürülmüş, başı gövdesinden ayrılmıştır, ama Yeni Osmanlı'nın aynı manivelayı kullanmaya kalktığı intibaını uyandırması bile son Rus Çarı Putin'in kendini sırtından bıçaklanmış hissetmesi için yeter. Rusya'ya enerji alanında fena halde bağımlı, iyi ilişkiler kurmak için çabalamış Türkiye'nin, ayrım yapmadan nedense çok sevdiği "Türkmenler"in bombalanmasına dayanamayıp böyle bir hamle yapması, Rus cenahında "su uyur düşman uyumaz" fikrini canlandırmışa benziyor ve Rusya, kendi İslamcılarının Türkiye tarafından bu kadar sahiplenmesine mutlaka benzeri tepkiler verecektir. Ermeni tasarısının apar topar Duma'ya getirilmesi, galiba en önemli örnek, ardından bazı ekonomik ambargo hatırlatmaları geldi ve en önemlisi Türkiye'yi IŞİD destekçisi/finansörü gösterebilecek bir Birleşmiş Milletler araştırması istemesi. Bu olay, Erdoğan devrinin sonu demek olabilir, çünkü Türkiye'nin Sudan sınıfında bir ülke kategorisine düşmesi halinde yaşanacak global kayıplar, AKP'yi bile Erdoğan'a karşı tavır almak zorunda bırakabilir.
Rusların Türklerin bu hareketini unutmayacaklarını ve affetmeyeceklerini, İslamcıları da -özellikle kuzey Suriye'de- itinayla yokedeceklerini şimdiden söyleyebiliriz. Ama iş o kadarla kalmaz.

25.11.2015

Düşürülen Rus uçağına Avrupa medyasından aykırı yorumlar

Avrupa basınında, Türk sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen Rus uçağı konusunda farklı sesler de duyuluyor ve Rus Dışişleri Bakanı Lavrov'un "Uçağın düşürülmesi önceden planlanmıştı" çıkışını hem daha da anlamlı kılıyor, hem de Avrupa'daki Rusya'ya karşı kuşku yüklü havayı anlamamıza yardımcı oluyor. Mesela muhafazakar Çek gazetesi Lidove noviny, "Türkiye ya da başka bir ülkenin, Rusyanın pazularını sergileme oyununu frenlemesi iyi" diyerek oldukça net bir tavır sergiliyor. Ulusdevletlerin çıkarları sözkonusu olduğunda böyle "net" ve eski dünya modeline daha uygun tavırlar sergileyen Sağ kesimler, "Türkiye'nin Rusya ile müttefik olmasındansa bizimle müttefik olması iyidir" diyerek Türkiye'nin demokratikleşmesi için baskı uygulamayı çok kolay rafa kaldırabiliyorlar. Putin'e ve rejimine sert eleştiriler yöneltmesiyle tanınan Rus gazetesi Novaya Gazeta da oldukça ilginç bir yaklaşım sergiliyor:
"Rusya Türkiye'yi Suriye savaşında jeopolitik bir oyuncu olarak küçümsedi. Rusya şimdi, daha fazla ekonomik kayıp anlamına gelebilecek ve Suriye'deki askeri operasyonlarını zorlaştıracak başka bir potansiyel oyuncu ile karşı karşıya. Rusya, askeri planlarında, Türkiye'nin bölgesel planlarını gözönünde bulundurmadı ve Ankara'nın geleneksel rakibi Esad rejimiyle Kürtlere oynadı. Rus uzmanlar Türkiye'yi, ABD'nin kendi başına hareket edemeyen sadık bir müttefiki olarak sınıflandırıyorlar. Ama Erdoğan ve danışmanları, bölgede askeri ve politik anlamda anahtar role sahip olduklarına inanıyorlar."
İsviçrenin kaliteli Sol liberal gazetesi Tages-Anzeiger, "NATO üyesi Türkiye tarafından vurulan Rus uçağına rağmenPutin, Batı ile bir kopuş riskine girmeyecektir" dedikten sonra, bu malum gerçeğe çok ilginç bir gerekçe sunuyor: "Çünkü Türkiye'ye olan öfkesini de dizginleyecek asıl amacı Batı ile kurduğu ittifak da değil, sadece Ukrayna ve Suriye nedeniyle de değil. Rusyanın asıl amacı, ABD ve Rusya'nın yeniden önderliğini yaptığı yeni bir Dünya düzeni. Avrupalılara absürd gelebilir, ama Putin ancak iki kutuplu bir Dünya ile istikrarın yeniden kurulabileceğine inanıyor."
Muhafazakar Fransız gazetesi Le Figaro, uçağın Türkiye tarafından düşürülmesinin, Cumhurbaşkanı François Hollande'ın IŞİD'e karşı kurmaya çalıştığı uluslararası ittifak için çalışmalarını zorlaştıracağına işaret ettikten sonra, "Türkiye ve Rusya olmadan olmaz ama bu ikisi de düşünülebilecek en kötü müttefikler" diyor ve IŞİD'e karşı savaş kararlılıklarının da, Ortadoğu'daki rekabetlerinin "çelişkili" olduğunu yazıyor. Gazetenin en önemli saptaması ise çok ciddiye alınması gereken bir durum: "Suriye savaşının uluslararası bir konu haline gelmesi, Dünyanın IŞİD'e karşı kenetlenmesi için küçük bir imkan sunuyor, ama bu kenetlenme başarılı olamazsa, savaş mantığı kontrolden çıkabilir."
Sol liberal Alman gazetesi Frankfurter Rundschau'nun yorumu ise, konuya taktik anlamda ilk noktayı koyuyor: "Bu (Türk-Rus) çatışmasının gizli galipleri ise Cihad savaşçıları. Uluslararası toplumun zayıflığına seviniyorlar. Acilen barışı kurmak için kimsenin bir çaba göstermemesine sevinecekler." Hani hep şu klasik soru sorulur ya, "Cui bono?", bu işten kim karlı çıktı?! İşte bu sorunun yanıtı da bu gazete tarafından verilmiş oluyor.

19.11.2015

İslamcı İslamıyla "müşerref" olan Türk ruhunun alçalması üzerine

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un "İslami hassasiyeti nisbeten daha yüksek" diye tanımlayabileceğim bölgelerinde gezinip insanlarla konuşuyorum ve tesbit ettiğim yeni bir gerçeği doğrulatmaya çalışıyorum: Paris katliamına -yani mağdur Fransa ve Fransızlara- gelen tepkiler, (bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve bazı seküler çevrelerden gelen tepkiler de dahil olmak üzere) "beter olsunlar, zaten bunlar değil mi buraları karıştıranlar" dozunda bir "İslamcı zehiri" içeriyor. Evet, İslamcı zehiri, herkesi etkiliyor. Çünkü günümüzde bu retoriği baz alan başka bir siyasi duruş yok. Elbette Avrupalılara kusur bulan, bu bölgede dinmeyen savaşları I. Dünya Savaşı sonrasının son emperyalist paylaşım hikayelerine bağlayan çok, bunlar haklılar da. Ve geçtiğimiz yıl bu savaşın yüzüncü yıldönümünde bu konu (Türkiye'de değil) Avrupa'da tartışıldı, ama kendine tek bir kusur/suç bulamayıp tüm kötülükleri bugün de "Emperyalistlere" yükleyen son kitlesel egoizm/egosentrizm örneği İslamcıların icadı ve bu zehrin, halkın ruhunu fena halde zehirlediğini artık kabul etmek gerekiyor.
   "Du yu spik ingliş?
    Yes?
    Veri gud.
    Ay sey: Erdoğan is veri veri gud. Hollande is bad.
    Moslems gud, Krisçians bed."
    Bu düsturdan sonra dükkanından Avrupalı kovan bir esnafla tanıştım mesela. Başka biri, tükürükler saçarak, "O silahları IŞİD nereden buluyor? Bunlar (Avrupalılar) vermiyor mu?" diye bağırıyor. Ben sadece dinliyorum ve "peki o tetiği çekenin hiç mi suçu yok" demiyorum. Aklıma böyle bir sürü soru geliyor, susuyorum. Anlamaya çalışıyorum.
    Eskiden Türk misafirperverliği diye bir şey vardı, onunla birlikte birçok iyi özellik, vicdan, saygı, sevgi, garip bir nefret duygusuna kurban gidiyor. Toplumda derin bir yarılma yaşanıyor ama bu yarılma siyasi bir yarılma değil artık. İslamcılara kapılanlar, eğitim derecesinden bağımsız bir şekilde -temel insanlık özellikleriyle alakasız bol küfürlü - Dünyanın başka yerlerindeki insanların anlayamadığı tavır ve davranışlar sergiliyorlar.
    Heyecanlı esnafın celaline tanık olduğumda, henüz Türkiye-Yunanistan dostluk maçı oynanmamış, hem Yunan milli marşı hem de Paris'de hayatını kaybetmiş suçsuz insanların anısına yapılan saygı duruşu bütün stad tarafından ıslıklanmamıştı...
    "Emperyalist" Avrupalılara sövmenin kısır kolaycılığı, Avrupa zayıfladıkça artıyor, ama sadece radikalleşip kendi içine kapanmakta olan Türk aşağılık kompleksinin tasdikine yarıyor ve unutulmasın: Artık bu ucuz kısırlığa kulak asmayıp geleceğe bakan sağlam bir Türk kuşağı da var. "Batılı" diye reddedilen evrensel değerler dışında, "İslamcı İslamı"nın "normal insan olmak kodeksi" gibi en asgari değerlere bile sahip olmadığını, komplekssiz Türkler hergün görüyor. İslamcı İslamı, sadece kendisinden olana üzülüyor, sadece kendisine Müslüman olup, evrensel bir insani bakış ve duruş sergileyemiyor. İslamcı İslamının mümini, kendisi dışında hiç kimseyle barış içinde birlikte yaşayamıyor. İslamcı İslamı, kendinden saymadığının ölüsüne bile saygı göstermiyor -ki dirisine saygı göstersin. Ve bir de hiç utanmadan kendi "İslamcı İslamı"na ve buna dayandırdığı kendi "Yaşam biçimi"ne saygı bekliyor. İslamcı İslamının Türkçe konuşan halkı, değil Dünyada, İslam coğrafyasında bile asla çoğunluk olamayacağını, kimseyle samimi dostluk kuramayan yalnız başıyla global Dünya'da her türlü krize saldırıya ve hakir görmeye açık olduğunu hissediyor. Onun siyasileri, bu durumundan da "mağduriyet" üretip kendi sakat ruhlarını hergün yeniden tatmin ve tahkim etmeye hazırlar, ama asla huzur bulmuyorlar, çünkü insan doğasına ters olduklarını biliyorlar.
    İslamcının bozuk ruhu, sadece kendine Müslüman olmaktan kaynaklanan bir çifte standardın ürünü. Koca bir stadın ölenler için saygı duruşunu ıslıklamasına tepki olarak Türk yetkililerin verdiği ilk tepki, gazeteci tribününü kapatıp, gazetecilerin çıkmasını engellemek oluyor. Ama buna yalan bulmak imkansız. Mızrak o kadar büyük ki, onu sığdıracak çuval Dünyada yok, zira stadda o ıslıklara maruz kalanlardan biri de Yunanistan Başbakanı. Ve oldukça konuşkan bir genç. Yani Konya'da Ankara katliamı için saygı duruşunun ıslıklanmasını Dünya kamuoyundan gizlemek nisbeten başarılı olabildi belki, ama bunu gizlemek mümkün değil. Türk yetkililer, ıslıkların kötü birşey olduğunu, "ülkenin itibarını zedeleyeceğini" falan anlamışlar, ama kimseden de özür dilemediler. Islıklanan bir Yunan marşını dinlemek zorunda kalan Yunan Başbakanı da bu olayı "Yeni Türkiye"nin -sadece- kendine has yeni adetlerinden biri saymış olabilir ve böyle adetlerin Suudi Arabistan'da bile olmadığını da bilirdir.
    Ölü ıslıklayan Yeni Türkiye insanı, ölü çocuk annesi yuhalatan politikacılar tarafından üretildi. Şimdi ABD, Rusya ve Fransa'nın ortak operasyonlar yaparak Türk sınırından uzaklaştırmayı planladığı IŞİD'in en büyük destekçisinin de Türkiye olduğunu, Washington'dan Avrupa'ya ve oradan Moskova'ya Pekin'e kadar tüm Ortadoğu uzmanları fısıldayarak söylüyorlar. Türkiye, IŞİD'e karşı tavrını kökten değiştirmezse, seslerini yükselteceklerdir.
    Türkiye'de İslamcı İslamına gönül vermişlerin Paris katliamından sonraki paniği ve sırıtan politikacıların yerini terleyen ve gece yarıları Paris açıklamaları yapan politikacıların alışı, "iş üzerinde yakalanmış"ların paniğini yansıtıyor ve sahip oldukları çifte standartla, ibretlik gülünç durumlara düşüyorlar ve bu hallerini sövüp sayarak örtmeye çalışıyorlar. Yaptıkları tek iyi şey, İslam dinini kendi tekeli sayan ve kendisi dışında hiç kimseyle -yalansız hilesiz hurdasız- birarada yaşayamayan bir cahil egoizminin iyot gibi ortaya çıkmasıdır. Bu halleriyle, Türkiye'de makul insanların da yaşadığını, Yunan Başbakanıyla Türk Muhalefet liderinin birlikte, aynı İslamcı Türk acaipliklerine gülebildiğinin Dünya tarafından görülmesini sağlıyorlar. Evet bir yarılma sözkonusu ve bu yarılma, dini/ırkı/milleti/dili her ne olursa olsun makul insanla islamcı insan arasında. Makul insanın kriterleri tüm insanlığı bağlarken, islamcı insanın kriterleri sadece kendini bağlıyor ve kendisi dışındakileri her türlü kötülüğe müstehak sayıyor. Bu yüzden onları -gönül rahatlığıyla- aldatıyor, onların firmalarına el koyuyor, onları öldürüyor.
    Ne için yapıyor bunları?!..
    "Allah'ın kitabı ve düzeni için..."
    İslamcı insanın çok rahat işlediği günahlara ve suçlara bulduğu "kutsal" gerekçe de bu. Çalıyorsa Allah için çalıyor, öldürüyorsa Allah için öldürüyor. Peki Dünya bu "yaşam biçimi"ne saygı gösterir mi? Hiç sanmıyorum.
    Herşeye kadir bir Tanrı'nın kendi düzenini kurmak için bu kadar kötülüğe, iki yüzlülüğe, yalana, küfre ve barbarlığa ihtiyaç duymayacağını, bu kadar kötülüğü iyilik adına kabul eden bir Tanrı'nın tüm insanlığın Tanrı'sı olamayacağını, İslamcının Tanrısının da kendi ürettiği bir puttan ibaret olduğunu ve o putu da artık kendisinden başka kimsenin yemediğini görüyor ve panikliyorlar.
    İnsan olmanın  doğuştan gelen özelliklerine ters bir ruh çürümesi, Türklerin ruhunu esir almış görünüyor. Yarılma, bir tür kangrenin tüm ruhu çürütüp öldürmemesi için kendiliğinden oluyor ve İnsanlık ailesinde küçük ama miğde bulandırıcı bir öğe olarak ortaya çıkan İslamcı insan modeli, kendi kısır soyunun devamlılık üretemeyeceğini anlayıp öfkeleniyor. Türkiye'de bir türlü kendine benzetemediği çoğunluğu, eşitsiz siyasi yarışın dibine vurup her türlü katakulliyi mübah gören çabasına rağmen, korkutup sindiremediğini ve sindiremeyeceğini anlıyor. Ve asıl azınlığın bizzat kendisi olduğunu görüyor. Türkiye'de bir türlü ezemediği, biat ettiremediği, zehirleyip kendine benzetemediği "Dinsiz kafir laikler"in, Makul İnsanlık ailesiyle birlikte Dünya nüfusunun en azından yüzde doksan küsür gibi bir çoğunluğuna dahil olduğunu, Dünya ekonomisi ve yaratıcı aklının da o "kafirler" tarafından temsil edildiğini biliyor ve gün sayıyor. Bu haliyle insanlık ailesi içinde yeri olmadığının bilinciyle kızıyor köpürüyor ve korkuyor.
    Günahkar suç fabrikası İslamcı İnsan modelinin çifte standardına Tanrı'nın "ihtiyacı" olup olmadığını, bugünkü kuşağın yaşam süresi dahilinde yaşayıp göreceğiz.

15.11.2015

IŞİD'in Paris katliamındaki bilinçli "sembolizm"

Gece yarısı şaka gibiydi, inanması zordu. Önemli olayların kendine özgü bir mistisizmi vardır. Mesela Avusturya tahtının veliahtı Franz Ferdinand'ı ve eşi Sofie'yi Saraybosna'da üstü açık yazlık arabalarında birer kurşunla öldürerek Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan Gavrilo Princip'in adının Türkçesi, "Cebrail Prensibi"dir. Bu olaya sonradan kafa yoranlar olmuştur tabii, çünkü bu savaş, daha öncekilerden kesinlikle faklıdır ve sonuçları da yeni bir çağı başlatacak önemdedir. Bugün sınırlarıyla sorunlu Osmanlı coğrafyası, Balkanlardan Kürdistan'a ve Ortadoğu'ya kadar ve daha başka yerlerde bu savaşın huzursuzluk veren sonuçlarıyla boğuşmaya devam etmektedir. Avusturya-Macaristan çifte monarşisini yöneten bin yıllık Habsburg hanedanlığı da, Almanya'daki Hohenzollern hanedanı da, Osmanlı ve Romanov hanedanları da bu savaş sonrasında artık yoktu. Savaştan önce Çin'deki Mançu hanedanlığı, savaştan sonra da İran'daki Kaçar hanedanlığı sona erdi. Cebrail'in mucize gibi bir cinayetle böyle bir muazzam bir altüstoluşun sembolü olması beni ilgilendiren konulardan biri olmayı sürdürüyor, hem de Sırpların böyle "engin" bir suikast geleneğine sahip olmalarına rağmen.
    IŞİD saldırısı ise, bilinçli seçilmiş bir tarih gibi durduğundan "tesadüf" düşüncelerinin dışında değerlendirilebilecek şeytani bir olay. Saldırı, bir ayın Cuma gününe denk gelen 13'ünde yapıldı...
    ABD'de apartmanlarda 13'üncü kat yoktur, bazı salonlarda onüç numaralı koltuklar yoktur. 13 sayısının uğursuz sayıldığını duymuşsunuzdur. Hristiyanlıkta 13 uğursuz sayılmaz, Musevilikte uğurludur, Moğollar da bu sayıyı uğurlu sayar ama Avrupa'da eskiden beri uğursuz sayılır, ama "Uğursuz cuma 13"ün son çıktığı, icad edildiği yer Fransa'dır ve Cuma'ya denk gelen 13 Ekim 1307 günüyle ilgilidir. Bu gün Ftansız kralı Güzel Philipp IV, Templer tarikatının bütün malına mülküne el koyup keşişlerini yakalatır. Bu tarikat, Haçlı Seferlerinin birincisi sonrasında Kudüs'de kurulmuştu, bankacılığın mucidiydi ve Avrupa'da bu sayede çok zengin olmuştu. Fransız kralı, tarikatın parasına el koyarak kendi para sorununu böyle çözdüğü gibi, tarikat üyelerine de bugüne kadar tekrarlanan ve söylence şeklinde süren iftiralar attırdı. Tarikatın lideri Jacques de Molay, yapılan onca işkenceye rağmen, kendine atfedilen "şeytanla işbirliği" suçunu kabul etmedi ve 18 Mart 1314'de Paris'de kralın emriyle yavaş yavaş yakılarak infaz edilirken, kralı ve bu haksızlığa ses çıkarmayıp tarikatı kapatan Papa'yı lanetledi ve bir yıl içinde Tanrı'nın tahtı önünde adilce birikte yargılanmaya çağırdı. Kral ve Papa, bir yıl içinde öldüler.
    Gerçi "Uğursuz 13. Cuma" 1907 yılından sonra Borsa krizlerinin böyle günlere denk gelmesi sonucu bugünkü popülerliğini kazanmıştır ama asıl çıkış noktası, Paris'de yaşanan bu olaydır. Avrupa'da bugün de oldukça yaygın batıl bir inançtır "Cuma 13" ve IŞİD'in milyonlarca Müslümanın yaşadığı Fransa'da bu konudaki hassasiyeti bilmemesi imkansızdır. Bu detay'dan hiç kimsenin bahsetmemesi, saldırının psikolojik etkisinin sanılandan daha büyük olduğunu ve bu faktörün de etkiyi pekiştirmek için kullanıldığını gösteriyor. Kuşkusuz çok gaddar çok şeytanice bir olaydır. Amaç Fransa'yı Suriye'ye, Batı'yı bir kara savaşına çekmek idiyse bunda henüz başarılı olamadıklarını ama bu ihtimalin oldukça yükseldiğini söyleyebiliriz. IŞİD'in Ankara saldırılarından sonra iki gün susan, sonra da sırıtan Türk yetkililerin Paris olayında gece yarısı apar topar açıklama yapmalarına bakılacak olursa, çok rahatsız okup korktuklarını söyleyebiliriz. IŞİD saldırısı bu kez oy getirmiyor, suçlanma korkusu getiriyor. Nitekim olaydan sonra sosyal medyada Türkiye yönetimiyle IŞİD'in yakınlığına işaret eden karikatürler birden arttı. 1 Kasım seçimlerinin AKP'ye umduğu legitimasyonu/meşruiyeti getirmeyeceği belliydi, ama olayların Türk Hükümetini birden böyle zora sokacağını kimse beklemiyordu. Paris saldırılarının yapılmasından önce gündüz yazdığım yazının sonucunu tekrarlıyorum: Savaş zamanlarında tesadüfler de artar. AKP'yi iyi tesadüfler değil kötü tesadüfler bekliyor.

13.11.2015

Silvan ve Kürtlerin burnunu sürtmek isteyenlerin burnunun sürtülmesi meselesi

Hani "Alışırsınız alışırsınız" lafı vardı ya...
Bazı şeylere alışabilmek için en azından tahammül sınırları dahilinde konumlanması gerekir. Yüz küsür bin nüfuslu Silvan'da binlerce kişi şehri terketti ve bugün bu çağda sokağa çıkma yasağının 11'inci günü. Artık olayın iki tarafının argümanlarını konuşmanın da bir anlamı yok. Ortada neresinden bakarsanız bakın açıklaması güç bir durum var. Açıklaması daha güç olan durum, ülkenin batısında Cizre'den beri yaşananlara seküler Türklerin kayıtsızlığı, hatta iktidarın sert askeri "operasyonlar"ını içten içe destekleyen tutumları. Sessizliğin nedenini sorunca, "Çok şımarmışlardı, biraz burunlarının sürtmesi iyi oluyor" diyenlerle karşılaştım. Nasıl şımardılar, demokratik parlamenter sistem içinde sorun saydığı konuyu çözmeye çalışmak mı şımarıklık? Burunlarının sürtmesini istediğiniz insanlarla nasıl birlikte yaşayacaksınız, onların yüzüne nasıl bakacaksınız? Milyonlarca insandan oy almış bir partinin seçmenin başına Haziran seçimlerinden beri gelenler ibretlik.
Türkiye'nin bölünmesinden bunca korkan ve her cümlesine "Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü" ile başlayanların Suriye'ye benzer bir atmosferi kendi ülkesinde zorla yaratan bir anlayışı desteklemeleri aymazlığın en "has" hali. Bu arada yeni saflaşmalar da dikkat çekici. Eski Maocu Vatan Partisi'nin MHP'den bile Sağcı bir noktaya savrulup AKP yedeğine girmesi, Türkeş'in AKP'li olması, HDP ve MHP'nin kendi partilerinde AKP'yle yakınlaşmaya çalışan çevrelerden yakınması, bir savaş durumu öncesini andırıyor. Sanki savaş öncesi hazırlığı yapılıyor gibi.
2017'ye kadarki dönemin savaş potansiyelinden çok sözetmiş biri olarak, aryık bundan kaçınmanın oldukça zor olduğunu söylemenin bile pek anlamı kalmadı. Silvan ne başlangıç ne de son. Şimdi umudumuz, savaşın mümkün olduğunca düşük yoğunluklu olması ve kamuoyu baskısıyla doğu illerindeki askeri baskıyı hafifletmek.
Savaşın asıl nedeni, yanlış Suriye politikası ve onda ısrar ederek Kürt sorununun Türkiye'nin kontrolünden çıkması ve bu durumu de Esad'ın bir tek hamleyle Türkiye'nin başına sarması. Gerçekten çok akıllıca bir hamle olduğunu teslim etmek gerek. İslamcı Türkiye'nin planlarını sadece kendi hamlelerine göre planlayıp ona gelecek tepkileri hesaplamadığı malum. Esad'ı ve Kürtleri küçümseyip sonra şaşıran, Rusya gibi kocaman bir faktörü hesaba katmayan Türk dışpolitika yönetiminin uçak kullanmaya kalkan yeni yetme otomobil şoföründen farkı yok ve sonuç felakete doğru gidiyor. Türkiye bunca keyfi ve yanlış politikaya rağmen hala çökmediyse, bunu daha önce kurduğu ve bugün "eski" denilen Türkiye'ye ve onun itibarına borçlu.
Hem Amerikalılarla hem de Ruslarla samimi müttefik haline gelen Kürtlerin IŞİD'in canını yaktıkça Türkiye'de dayak yediği dünyada kimsenin gözünden kaçmıyor ve bunu PKK'nın "birden bire saldırmaya başladığı" ile gerkçelendirmek de zor.
Amerikan müttefiki sessiz sakin Barzani dışında Suriye ve Türkiye Kürtlerini biraraya getiren, askeri politikalarla onları kazanmayıp düşman edinmenin mantığı yok ve bu tutum Kürt meselesinde inisiyatifin Amerikalılara Ruslara geçmesi, Türkiye'nin eskisinden daha kolay baskılanabileceği bir duruma işaret ediyor. Türkiye'nin şimdiye dek esasen görmezden geldiği ve çeşitli biçimde desteklediği IŞİD'e karşı savaşmak zorunda kalması, İktidarın daha neler kabul etmek zorunda kalabileceğini de gösteriyor. Dış baskıyı hafifletmek için Kürt özerkliğini tanımak, bu AKP Hükümetine "nasip" olabilir. Kürt nefretinden başka birşey bilmeyen ve son seçimlerde bu nedenle AKP'yi desteklediği anlaşılan seküler Türk seçmenin burunlarının daha da kötü sürtülebileceği bir döneme doğru gidiliyor. Bu dönemin en büyük sorumlusu Devlet Bahçeli MHP'yi AKP yedeği haline getirerek Türkiye'ye zaman kaybettirdi. Bu büyük bir vebal. Türkiye yanlış Suriye politikasıyla Kürtleri kaybediyor. Bu tarihi olayın insani boyutu ise korkunç. Suriyeli mültecilere anlayışlı davranan Türkiye, kendi ülkesinin insanlarını mülteci konumuna düşmeye iterek, sistemin sağlamaya çalıştığı istikrarın altını oymaya devam ediyor. Türkiye'nin değişmeyen AKP politikalarıyla yaşaması çok zor. Kaos artacak ve kaçınılmaz ekonomik kriz -belki Aralık ayından itibaren- gelecektir. Zaten fakir olan AKP seçmeninin zor günlerde de partisini seçmeye devam edeceğini "dereyi geçerken at değiştirilmeyeceği" vecizesine sarılacağını ve bir kez daha yanılacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ama savaş atmosferi, "tesadüfler"in en fazla görüldüğü durumdur ve Türkiye'nin canını yakarak zoraki değişimleri de dayatabilir.

8.11.2015

Tupamaros ve şehir gerillası El Pepe'nin Türklere söylediği

1980'lerin ortasında ilgi alanıma birden düşen Tupamaros, hapisten yeni çıkmıştı ve Batı basınına haber olmuştu. Dünya'daki Sol hareketleri izliyordum ama 1973 yılında askeri bir darbeyle Uruguay'da hapse giren üçbin kadar Tupamaros üyesi ve sempatizanının basına konu olduğunda henüz çocuktum, Nüfusu iki milyonu bulan bir ülkeden Sol devrimci mücareleye yeni bir tarz ve yöntem getirenlerin hareketini hiç duymamıştım. Che Guevara ve Regis Debray'ın kurduğu "gerilla savaşı" fikri sadece Güney Amerika'yı değil Türkiye'yi de sallamıştı oysa.
Tupamaros, "şehir gerillası" tarzını ve "öncü savaş, devrimci propaganda" usulünü bulan, ama teorik bakımdan hiç bir malzemesi olmayan bir avuç devrimcinin hareketiydi. Bu genç adamlar ve genç kadınlara "Robin Hood gerillaları" diyorlardı, çünkü soydukları bankalardan ve iş yerlerinden kaldırdıkları parayı halka dağıtıyorlardı.
Askeri darbeyi çok ağır bedelle, üçyüz ölü ve üçbin tutukluyla ödediler.
Tupamaros, 1960'lı yılların başında Küba devrimi'nden (1959) ilham alan üniversite öğrencileri arasında küçük bir grup tarafından kuruldu. Önderleri, Hukuk fakültesi öğrencisi Raul Sendic idi. Sadece bir başkent ve etrafından oluşan, nüfusun yarısının da o başkentte yaşadığı ülkede, "şehir gerillası" fikrini geliştirip uygulayan önderin etrafındaki iç çekirdeğe dahil olan karizmatik ve iyi hatip olan önemli bir eleman vardı, bu elemanın kod adı da El Pepe idi. İşte o adam, 1 Kasım seçimlerini izleyen ilk günlerde Türkiye'deydi ve Türkler tarafından şanına yakışır bir şekilde ağırlandı, gerçek adı: Jose Mujica...
Tesadüflere inananlarla inanmayanlar arasında bir tercih yapacak olursak ben daima "inananları" tercih ederim. Evet "bilimsel-dilimsel" bakımdan anlatması kolay değil belki ama, tesadüf diye birşey yoktur ve olmaması da olmasından çok daha anlamlıdır.
Eski Tupamaros şehir gerillası Jose Mujica, tüm Sol parti ve grupların kurduğu bir koalisyonun adayı olarak Uruguay'da 2009'da devlet başkanı seçildi ve birkaç ay öncesine kadar bu görevini sürdürdü. Türkiye'de onu sadece "Dünya'nın Vosvos'a binen en fakir Cumhurbaşkanı" sıfatıyla tanıyorlar ama onun döneminde Uruguay'ın o tek metropolü Montevideo'nun "Dünyanın en yaşanılası kentleri" sıralamasında Güney Amerika'daki ilk on arasında, Dünya'da da 66. sırada ve tabii Belgrad'ın ardından 109'uncu sıradaki İstanbul'un önünde, Londra'nın birkaç basamak arkasında bir yere geldiğini bilmiyorlar.
Tüm Dünyada örnek bir bilge sayılan Uruguay'ın Cumhurbaşkanı Jose Mujica'nın, yaşamaya (bir Sol koalisyon içinde) devam eden Topamaros'un en kıdemli önderi olarak (Hareketin kurucusu Raul Sendiç, onca işkenceden sonra 1985'de hapisten salıverildikten sonra Mujica kadar sağlıklı bir bünyeye sahip olmadığı için Paris'e yerleşti ve orada beş yıl yaşayıp hayata veda etti) Türkiye'ye gelip bazı önemli konuları, kimliği ve sözleriyle Türklere göstermiş oldu:
İlk öğüt, kuşkusuz tüm Solun ve kendini Sol sayanların bir araya gelmesi ve bütün ayrılıklarına rağmen bir arada tek bir bütün olarak hareket etmeyi öğrenmeleri gerektiğiydi.
Mujika'nın diğer ilginç öğüdü, "Ordu'yu Sağa bırakmamak ve sahip çıkmak" idi. Yani Kemalistler dahil herkesi bu Sol koalisyona saymakta beis görmüyordu.
Ama -söylemediği- galiba en önemli sözü, ülkeye has aktif mücadele biçimleri geliştirmek gerektiğiydi. Tupamaros, ülkede varolan feci kutuplaşmayı kendi lehine kullanarak ve "iktidara doğrudan saldırıp devrimci atmosfer yaratmak" diye özetlediği bir teoriyi pratiğe geçirerek iktidar oldu. Tabii şimdi ne savaşıyor ne de şiddeti övüyor, ama devrimci öncünün mücadelesini önemsemeye devam ediyor.
El Pepe'nin konuşmadan söylediklerini dikkate alan Sol, üçkağıtsız hayatta kalamayan İslamcılığa karşı çok daha etkili bir alternatif olacaktır.

3.11.2015

Seçim sonucunun öğrettiği...

Seçimlerden bir gün önce Pergamon blogda sosyoloji Profeförü Christine Huth-Hildebrandt'ın benimle yaptığı söyleşiyi yayınladık. Söyleşileri diyaloğa benzetmeye çalışıyoruz, o da sorularını özellikle uzun tutup kendi düşüncelerini söylüyor. Blog ve oradaki uzun söyleşilerim Almanca, ama burada son söyleşimdeki iki noktaya değineceğim, çünkü ona "Türklerin güce tapan yanı"ndan ve Kürtlerin korkup sinme ihtimalinden bahsetmiştim, ikisi de çıktı malesef. Ben seçimlerin despot eğilim ile özgürlükçü eğilim arasında olacağı ihtimalini anlatmıştım. Tabii gönlüm, biraz daha karmaşık olan ve Kürtlere daha hakaniyetli bir yaklaşımı da içeren özgürlükçü alternatiften yanaydı, çünkü diğerini temsil eden Erdoğan/AKP çizgisi Dünyadan soyutlanmış ve yolsuzluk/savaşsuçu gibi suçlamalarla kirlenmiş yıpranmış iktidar gücünü temsil ediyordu. Seçimler bu faktörlerin özgül ağırlığını değiştirmedi ve kısa vadede değiştirmesi de zor. İslamcıların rejimlerini sürdürebilmeleri bu konjonktürde zor, ayrıca çok fazla düşmanları var, o düşmanlar seçim sonrası durumu gördükten sonra artık eskisi gibi tutuk olmayacaklardır ve daha acıtıcı sofistike darbeler indireceklerdir.
Türkçe düşünürken, -özgürlükçülerden yana- daha taraflı bir tutum takındığımı, Almanca düşünürken daha tarafsız bakabildiğimi anlamanın da kişisel şokunu yaşıyorum.
Acı ama gerçek olan asıl konu şu:
Türk halkının kaderini belirleyen çoğunluk, her ülkede olduğu gibi fakir ve iyi eğitim görmemiş insanlardan oluşuyor. Hindistan'da da öyle, ama onlar daima, ülkenin eğitimli yaratıcı kesimini iktidara getiriyor ve Hindistanı süper devlet adayı yapıyorlar. Hindistan'da, Türkiye'de bile olmayan -onlarca milyonluk- büyük bir "Okuma yazma bilmeyen cahiller kesimi" var, ama buna rağmen, seçimlerde en iyi eğitimli kişi ve kesimleri seçmek alışkanlığı nedeniyle, ülke Çin'le yarışır konumda ve Asya'nın en büyük demokrasisi olduğundan, geleceği en az Çin kadar parlak. Türk seçmeni ise, entelektüele, sanatçıya, eğitimli ve dünyaya açık kesimlere güvenmiyor. Türkler, ülkelerinin Dünyayla uyumlu eğitimli ve yaratıcı kesimlerini desteklemek yerine, inatla eğitim ve yaratıcılık kalitesi düşük, (ikinci sınıf Balkan toplumları kalitesinden, üçüncü sınıf Ortadoğu toplumları kalitesine doğru düşen), rasyonel/kausal düşünme biçimi ile sorunlu, bu yüzden de dış politikada ülkesini mahvın kıyısına getirmiş bir önderlerliği desteklemekte ısrar ediyorlar. Bu gidişin varacağı yer sadece felakettir.
10 bin yıllık kesintisiz uygarlık tarihine sahip Türkiye/Anadolu gibi bir yerde -Dünya ile uyumu sorunlu- ikinci sınıf bir halkın yaşamasının bile zor olabileceği bir döneme doğru ilerliyoruz. Türklerin eğitimli seküler kesimi ikinci sınıf bir halk olmaktan birinci sınıf bir halk olmaya doğru sıçrayacak kapasite geliştirirken, birden üçüncü sınıf bir Ortadoğu halkının ve onun "önderliği"nin kuyruğuna takılamazlar. Bu eşyanın tabiatına aykırı. Türkleri Akkoyunluların kuyruğuna takmaya çalışmak Türklerin intiharıdır.
Üçüncü sınıf bir halk, Türkiye dediğimiz coğrafyada yaşayamaz. Bunu tüm ciddiyetimle söylüyorum. Yani Hollanda'da neden Tanzanyalılar gibi bir halk yaşayamazsa ve Hollanda neden Tanzanyalılara verilmemiş ise, aynı nedenle Türkiye de Akkoyunlu ahalisine verilmez. Bu, yeryüzünün ruh dokusuyla ilgili bir durumdur ve ne anlama geldiğini, malesef herkes yaşayıp görmek zorunda kalacaktır.
Açıkçası, Türklerin güce taptığını ve gücün iyisine kötüsüne bakmadıklarını, Kürtlerin de iki "Höt"le sinebileceği gerçeğini düşünmemiştim. Demek ki kendime de pek yediremediğim durumlarmış. Almanca söyleşimde, Almanca düşünürken söylemişim.
Türkler Gezi ile Dünya'da örnek alınan bir destan yazmışlardı, şimdi de Dünya'da ibret alınacak berbat bir "destan" yazdılar. -Tabii 1 Kasım seçimlerinin sonuçları manipüle edilmediyse...
Peki bundan sonra ne olur?
Sertleşmekten ziyade yumuşayacağı intibaı uyandırmak isteyecek bir tek adam rejimi ile bir dönem başlar sanıyorum. Basın üzerindeki baskı başka boyutlarda mutlaka sürdürüleceğinden, yurt dışında açık sözlü bir Türk diyasporası doğabilir ve Türkiye'de yeni yönetimin belirlenmesinde önemli rol oynayabilir. Ama oralara gelmeden önce...
Türkiye'de Dünyayla kavgalı (Suriye/Baas tipi) -ülkeyi gizli servisle yöneten- bir tek adam rejimi kurma girişimleri kimseyi şeşırtmamalı. Tüm katakullilere rağmen bu rejim, elbette sürekli kendi "akıl sınırları"na toslamaya devam edecektir ve Türkiye'nin bu yolda olmayan geleceği ve felaketinin de teminatı olacaktır. Türkler bu gidişata destek olarak her koyunun kendi bacağından asılacağı bir süreci de başlatmış oldular. Madem bu devirde de Türkler için at binenin kılıç kuşananındır ve baskın basanındır, bu içtihat kapısından girip at binen ve kılıç kuşanan başkaları da olur. Bu kapı artık açılmış görünüyor.
Türkiye, "AB'ye aday, nisbeten demokratik ülke" kategorisinde bir ülkeyken, artık demokratik olmayan ülkeler sınıfında değerlendirilen ve ekonomisi kırılgan, sistemin sorun ülkelerinden biri haline geldi. Dış politikada AKP bütün tükürdüklerini yalasa da, gene güvenilmez bir parti olarak kalacaktır ve bu da Türklerin imajını Dünya'da negatif etkilemeyi sürdürecektir. Artık, kendini Türkiye'nin siyasi iklimi ile sınırlamayacak, ağzını açıp gözünü yumarak AKP Türkiye'sini en aşağıdan (halkından) en yukarıya kadar eleştirip onunla hesaplaşacak ve yeni  bir ülkenin tohumlarını korkmadan atacak yeni bir Muhalefete ihtiyaç var. Bu Muhalefet, sadece iktidarı değil, devleti alıp değiştirmeye aday devrimci bir Muhalefet olmak zorundadır.
AKP'nin şimdi sınırlı ölçüde yapacağı en ilginç şey, kuşkusuz CHP'nin sosyo-ekonomik programını uygularmış gibi yapmak ve dış politikada ilkesizce Doğuya ve Batıya yaltaklanmak olacaktır. Bu kumaştan hiç bir elbise çıkmayacağını bilen Dünya, AKP'ye sadece katlanacak ama onu asla ciddiye almayacaktır. AKP kadroları ve çevreleri, çağa uygun yaratıcı ruha sahip değiller, sanatları kültürleri entellektüelleri yok ve asla olmadı. Övündükleri katır kutur Necip Fazıl'ı bile hiç olmazsa Arapçaya çevirip okutamamış son derece kısır bir çevreden bahsediyoruz. AKP ve çevresi bu yüzden seküler kesime şiddetle -en azından vitrin mahiyetinde- ihtiyaç duyacak ve karakter fukarası liberallerden yeni entel devşirmeye çalışacaktır. Laik kesim, kültür adamları ve iş adamlarıyla, ülkenin asıl itici gücü olmayı sürdürecektir, ama Türkiye'deki Muhalefet yeni bir kategoriye doğru sıçrama yapmazsa Meclis'in süsü olarak kalmaya devam eder. Tabii Türkler "Siyasi Parti" formatına sadık kalmak zorunda da değiller.
Bu dönem, yaratıcılığın -zorla- şekilleneceği kısa sürecek bir AKP iktidarı olacak gibi görünüyor. Ekonomik kriz de AKP'nin kucağına kalacaktır. Yeni AKP döneminin 2019'a kadar sürmesi kuşkulu, zira Erdoğan rejimine karşı cephe bu kez çok daha büyük, daha sofistike ve ekonominin kırılganlığı yüksek. IŞİD'in ve Nusra'nın Suriye'den temizlenmesi, AKP'yi daha da zora sokacaktır. Bu partinin Dünya politikasında ve ekonomide sergileyebileceği manevra kabiliyeti -güvenilmezliği nedeniyle- oldukça düşük, Türkiye'yi yeni dönemde yönetmesi hiç de kolay olmayacaktır.
Türkler -eğer sahiden böyle karar verdilerse- seçimlerinin yanlış olduğunu çok yakında anlayacaklar. Ama, AKP devletinin asla ve kat'a koalisyon kabul etmeyeceğini, seçimle falan gitmeyeceğini, henüz tam anlamış görünmüyorlar. Artık Türkiye'de rejimin değiştirilmesi konusunun, sadece kuru seçimlere ve sadece hımbıl muhalefet partilerinin insafına bırakılamayacağını herkes anlamak zorunda.