28.10.2015

Teolojik politikanın anlamsızlığı, İslamcı çaresizliği ve seçimler

13 Yıl sonra, hâlâ en çok oy alan parti olmak kesmiyor. Arada başını kaldırıp "herşey benim için" diyen "Dava" her nasıl bir şey ise, sahiplerine "ilelebet iktidar" güvencesi vermiş. 21'inci yüzyılda -sadece iktidarlar değil- her türlü yönetim biçiminin giderek önemsizleşip kollektifleştiği bir devirde tek kişinin tek başına ilelebet iktidarı gibi bir şeye inanmışlar, tabii biliyoruz bu cüretin kaynağını...
"Teolojik politika" adını verdiğim ve dünyevi iktidarın "Allah vergisi olarak bir tek kişiye tevdi edilmesi" gibi okuyabileceğimiz bir durum. Tanrı, sevdiği "şanslı" ve "Hacıyatmaz" bir kuluna, -onun hayalinde- "Seni bu Dünyaya müminlerin Emiri, peygamberimin Halifesi tayin ettim" diyor ve bu kişi ve kliği, o andan itibaren, kendine eş/şirk koşmayan muktedir, herkesten kayıtsız şartsız biat bekliyor. Artık tartışma bitmiştir. Biat etmeyen halk kesimleri, Halife'ye değil Allah'a karşı çıkmış olurlar ve bu yüzden de gereğinde cezalandırılabilirler. Ne kadar sert cezalandırılırlarsa, Allah'ın gücü ve büyüklüğü o kadar "net" anlaşılacaktır...
Bu temel fikirden yola çıkan teolojik politikanın en büyük yanılgısı, bizzat kudsiyetin temel ilkeleriyle ters düştüğünü anlayamamasından kaynaklanmaktadır ve sonunda mutlaka yenilir. Neden daima yenildiğini, sahici ve kutsal olan bir şeyin asla yenilmeyeceğini anlayabilecek ve hissedebilecek durumda değildir. Çünkü günümüzün yükselen değeri individüalizm yerine egoizmi ve narsizmi benimsemiştir. O seçilmiş kişi ve kliğidir, elbette benmerkezci olacaktır, onun benmerkezciliği Allah'ın tekliğiyle ilgilidir...
Kudsiyet, her çağda aynı şekilde işlemez. Ama dağarcığı yarım yamalak monoteist devrin bilgileri ve peygamber hikayeleriyle dolu olanlar için bunun "tek" biçimi, -bildiği- monoteist dinlerin peygamberlerinin yoludur. Monoteist dinlerin ilki "Amon" ("Amin/Amen" sözcüğünün kökeni) ve Ra ("Rab" sözünün kökeni) kültüyle de asla ilgilenmemiştir. Meydanı boş bulmuş haliyle ve kendine uydurduğu şekliyle konforlu egoist narsist bir "Kendine Müslümanlık" türüdür Türkiye'nin başına gelen.
Dünya da Türkiye de bir kişinin yukarıdan aşağı kurallar koyarak yönetebileceği yerler değil artık. 21'inci yüzyılın bir barış devri olması zorunluluğu da buradan geliyor. Gün geçtikçe daha da bireyleşen insanları, yukarıdan aşağıya tanzim etmeye kalkmak beyhude bir çaba. Nedenini çok merak edenlere, von Hayek'i okumalarını öneririm. Bu devirde Kudsiyet, Kur'an'ı (veya başka bir kutsal kitabı) ezberleyip iyi alıntılayabilenlerin işi değildir (Onu yapmak artık çok kolay. İnternet orada). Hele dinin inancın ve kutsalın tekeli ne bir kişinin ne bir zümrenin ne de bir dinin elindedir. "Yok benim elimde" diyenin kimse yüzüne bakmaz. Sınırlı bir kutsal değerler bütünü olmaz, bu devirde yoktur. Onun yerine her insanı birbirine bağlayabilen değerler vardır. Bu değerler, olağanın ötesinde yüksek kalite üretmek, onun farkında olmak ve onu uygun bir şekilde ifade etmekle ilgili şeylerdir ve hiçbir zaman ezberci cahil-cühelanın işi olmamıştır, -ne şimdi ne de geçmişte. Doğada görülen, hissedilen bir şeyi diğer insanlara da o yücelik duygusunu hissettirerek veremeyenlerin dünyasında beton vardır ama kudsiyet yoktur. Ve Kudsiyet, insanın olduğu yerde vardır, çünkü insanın bir ifade biçimidir. Mars'da kudsiyet yoktur, çünkü insan da yoktur, Satürn'de de yoktur. Kudsiyet, önce belli bir 'özgür yüce ruh'u şart koşar, sadece biat eden adamdan ne fikir, ne sanat, ne de kudsiyet çıkar. Her peygamber, sadece hükümdarlarına değil, bir önceki dinin kurallarına, hatta Tanrı'sına bile karşı çıkmışlardır, ama kudsiyetin özüne sadık kalmışlardır. "Farklı" dinler böyle oluşmuştur, yoksa tarih boyunca aynının tekrarından ibaret olurlardı.
Böyle bir şeye dayanarak asfalt-beton politikası yapmak ve yolsuzluk konusunda bütün Dünyanın diline düşmek ve bir taraftan da kutsalın yenilmezliğiyle teçhizatlanmış olduğunu sanmak, ancak kendini darı ambarında hisseden aç tavuklara özgüdür ve akıbeti de kartallığa özenen tavuğun hazin sonu gibi olur.
Bu blogu takip edenler, 2008-2024 döneminde aşağıdan yukarıya doğru yaşanacak değişim/dönüşüm dalgasını engellemeye ne bir kişinin ne bir partinin ne de devranın gücünün yetmeyeceğini yazdığımı bilirler. 2008 öncesinin hakim iktidar/muktedir profillerinin tamamen tasfiye olacağı ve yepyeni bir çağın tohumunun atılacağı bir zamandır söz konusu olan. Bu yavaş ama kesin altüstoluşta yapılacak en aptalca şey, bu değişim/dönüşüm'ü durdurmaya çalışmaktır. İslamcılar, adeta yok olmak isteğiyle, bunu durdurmaya ve eski köhne ilkel kaba tarzlarıyla akıllarınca -artık kendilerinin de inanmadığı- eski bir "Panislamist Osmanlı heyulası"nı ikdarlarda kalmak adına ayakta tutmaya çalışıyorlar. 2013 başında, değişim/dönüşüm engellenirse, engelleyenlerin içinde bölünmeler olur diye yazmıştım. Değişmez "kutsal tek gerçeğin ifadesi" İslamcıların bu halleriyle -değişmezlerse- başlarına gelecek tek ve yegane şey, tarih sahnesinden ANAP gibi tamamen silinmektir. İslamcılar, ancak bugünkü hallerini reddedip sahiden değişerek hayatta kalabilirler. Na kadar nobran, şiddetli ve kaba olurlarsa, yokolma süreçleri de o kadar acılı ve kesin olacaktır.
1 Kasım'da yeniden seçimler olacak. Bazı politikacılar daha şimdiden bir sonraki seçim ihtimalinden söz ediyorlar. Olabilir. Ama değişmeyecek olan şey, İslamcıların o başlangıçtaki "amatör şansları"nın tam tersi bir uğursuzluğa hatta bir lanete dönüşmesi olacaktır. Yeniye direniş ne kadar güçlü olursa, direnen muktedirin yenilgisi o kadar kesin ve tartışmasızdır. Bunca olaydan sonra muktedirlerin herhangi birinin veya bir kesiminin davasının kutsallığından da söz edilemez. O "dava" her ne ise veya idiyse, şimdi bir "çöp" değerindedir ve (hukukla cezalarla) arınıncaya kadar da çöp olarak kalacaktır. Türkiye yeni bir çağa uyanıyor ve bu çağda Türklerin yerlerini almalarını engellemeye çalışanlar, en başta kendilerinin ve çocuklarının geleceğini tehlikeye atıyorlar, zira her saniyesi internette kayıtlı tarih bunu asla unutmayacaktır ve her saniyesi aleyhlerine işleyecektir. İktidarın yapabileceği tek şey, yol yakınken vesayetten kurtulup demokratik Sağ bir parti olmaya çalışarak sahici bir koalisyonla -geçirebildiği kadar dürüst adamını- köprünün diğer tarafına geçirmektir ve köprünün eskiyi temsil etmekte ısrarcı bu tarafında kalan kirlenmiş adamlarını da ilahi bir karakter kazanacak olan yargının keskin kararlarına teslim etmektir. Kurtuluşunun yegane çaresi budur.

26.10.2015

Rus zaferi ve Türk beceriksizliği

Avusturya'nın "Wiener Zeitung"unun "Rusya bir süper güç olarak Ortadoğu'ya döndü" manşetinin gizli kahramanının Türkiye olduğunu en iyi Amerikalılar biliyor olmalı. Çünkü 2011'den beri Suriye!de Esad'a karşı "savaşan" (ve savaştığı farzedilen) bütün İslamcı cinslerini palazlandıran, onlara Reyhanlı'da, Gaziantep'de toplantı üzerine toplantı yaptıran, sınırlarını açan, yaralılarını hastanelerinde tedavi eden ülke Türkiye. Hesapta Arap Baharı Suriye'de de yaşanacaktı ve Mursi benzeri biri Esad'ın yerini alacaktı falan. Ama Amerikalıların ikna edildiği ve -anlaşıldığı kadarıyla- "Bu arada biz Yeni Osmanlımızı ve sonra Hilafetimizi kurarız" gizli hesaplarına dayanan bu planın, Dünya Cihadizmini destekleyen yanı bir yerden sonra öyle bir zıvanadan çıktı ki, Suriye'yi çürüten bu yeni İslamcı çetelerin neden olduğu mülteci göçleri ve kafa kesmelere karşı Rusya'nın devreye girişi sadece zayıf itirazlar ve "darılmalar" karşısında pek bir direnişle karşılaşmadı.
    Suriye'nin tüm Dünyayı doğrudan rahatsız edecek boyutlarda çürümesinin en büyük sorumlusu ne Katar ne de Suud rejimi, çünkü "Suud Sınırı" değil Türk sınırı geçirgen ve Cihadcı turizmi gibi her isteyen istediği gibi Suriye'ye gidip IŞİD dahil cihadcı gruplara katılabiliyor. Bu arada IŞİD'in "başkenti" Rakka'da en çok konuşulan dilin Türkçe olduğunu da biliyoruz mesela.
    Wiener Zeitung geçen hafta ortasında yayınladığı yorumunda, "Rusya'nın IŞİD gibi örgütlere karşı Avrupa'nın da koruyucu gücü olması"ndan bile bahsediyor, çünkü çok sağlam ve ciddi bir savaş yürütüyor. Ruslar bombaladıkça Türkler küsüyor, Katar "saldırırız ha" diye tehdit ediyor, Suud susuyorsa ve Amerikalılara kala kala Rusya'nın yedeğinde savaşmak düşüyorsa, Türkiye'nin bu başarısızlıkte hatırı sayılır payı var demektir.
    Rusya'nın sahalara dönmesini sağlayabilecek boyutlarda bir hataya neden olanları Amerikalıların bağışlaması düşünülemez, hele Rusları Avrupa'da bile cazip kılacak bir sonuç getirmişse!
    Avrupa'da Rus zaferi dikkatle izleniyor ve kuşku payı daima hatırlatılıyor. Mesela liberal Portekiz gazetesi Público, Rusların oradaki varlığını geçici çözüm sayıyor ve Esad'ın Moskova seyahatinin de, eleştirileri susturmayı amaçladığını yazıyor. Fransa'nın Solcu Libération gazetesi Ruslara da Esad'a da kendi günahı kadar güvenmiyor, bu konuda AKP ile yakın çizgideler ama Sol liberal Le Monde gazetesi, Putin'in ideoloji falan bagajı olmadan Suriye'ye gelmiş bir reel politika erbabı sayıyor -ki daha doğru bir yaklaşım ve daha az duygu yüklü...

17.10.2015

Ruslar Çeçenistan'da yaptıklarını, Suiye'de tüm İslamcılara yapabilirler

Ruslar IŞİD'e bindirdikçe, İslamcılar kekelemeye, saçmalamaya falan başlıyorlar. Durum hiç bu kadar ciddi olmamıştı. Bazıları, "Rusların yeni Afganistan'ı Suriye" diyor ama olay daha çok Rusların Çeçenistan'daki haline benziyor ve durumun oradakinden farkı, Suriye'de alanın daha geniş olması ve Rusların sadece Suriye ordusuyla değil, İran ordusu, Lübnan Hizbullah'ı ve Çin lojistiğini kullanması. Kısacası, -tüccar İslamcıların deyimiyle- "Bu büyük bir proje ve nitekim The Washington Post gazetesi de bu fikirde, Rusya'nın Suriye'de Çeçenistan'daki gibi davrandığını yazıyor. Neden böyle?
    Rusya, Esad ve ordusu dışında Suriye'de eli silah tutan istisnasız bütün Sünni Cihadcıları imha etmeye soyunmuş görünüyor ve bu yüzden de Nusra ve IŞİD arasında, hatta diğer Müslüman Kardeşler tipi "ılımlı" Sünni Müslüman unsurlarla IŞİD arasında da ayrım yapmıyor. Rus savaş makinesi, güçlü müttefikleriyle, IŞİD'i hemen bitirmeyecektir. Çünkü o zaman Suriye'den çıkması için baskı altında kalabilir. Rusya, IŞİD'den önce, Türkiye-Katar-Suud üçlüsü tarafından ve geriden ABD-Fransa tarafından desteklenen "ılımlı" Sünni İslamcıları yok edecektir. (Burada gerçek bir imha hareketinden bahsediyoruz, çünkü Çeçenistan'da da öyle yapmıştı)
    Bundan sonra Sünni İslamcı Cihadistlerin sarıklısından takımlısına kadar Yeryüzünün her yerinde Rus ajanlarıyla "tavşan kaç, tazı tut" oyunu oynamak zorunda kalabileceklerini söyleyebiliriz, hem de işin içinde lojistik destek anlamında İran, Orta Asya Cumhuriyetleri ve Çin de olacaktır. Tabii bu duruma Amerikalılar İslamcıları destekleyerek bir tepki verecekler mi göreceğiz, -kendi kamuoylarının baskısı nedeniyle biraz zor görünüyor.
    Şu anda içine girilmekte olan dönemde, Sünni İslamcı Cihadizm ile ona bir şekilde destek vermiş Türkiye, Katar ve Suud yönetimlerini çok zor bir dönem bekliyor. Bu yönetimleri, bizzat kendi ülkeleri iktidardan uzaklaştırıp Rus tazıların önüne salabilir. Amerikan nüfuzunun biraz sallanıp aynen devamı ancak bu şekilde mümkün. İslamcılık kendi kesin sonuna doğru koşuyor.

11.10.2015

Dinazorlar çağına son veren kelebekler ve katliam tipi bombaların acizliği

IŞİD, Türkiye'nin Amerikalılara İncirlik üssünü açmasına ve Amerikalılarla birlikte IŞİD mevzilerine saldırmasına kızınca gidip Kürtleri öldürüyor! Denklemde bir bozukluk var, ama nerede? İslamcı "mantığına" uygun!..
    17 Haziran seçininden iki gün öncesinden başlayarak HDP'li olan da, HDP'yi seçen de, mitingine giden de ölüyor. Üstelik ülenler, kendi kendilerine saldırı düzenlemekle bile suçlanabiliyor, ama mantık hâlâ sağ, akıl nezle bile olmadığını iddia ediyor.
    Hatırlamaya bile lüzum yok, herkesin bildiği ve kuldan saklanamayan bir bilgi: HDP, kimsenin beklemediği bir şey yapıp, AKP'nin tekbaşına (yani tekkişilik) iktidarını bir seçimde sona erdiriverdi, bir devri kapattı, PKK dahil kimsenin beklemediğini yapıp sessiz sedasız, "Kürt meselesi"ni Meclis'de konuşup kararlaştırmaya mezun olan da -sadece- benim dedi, yani o demedi de kamuoyu soruşturmalarına sessiz çoğunluğun verdiği yanıt bu.
    Eskilerin "devrim"den anladığı, genellikle silahlı külahlı devrimcilerin, "Doktor Jivago" filmindeki Strelnikov gibi devrimci kızıl ordu generallerinin cirit attığı devrimlerdi, şimdi öyle olmuyor. İlelebet muktedir kalabileceğini sananların, küçük bir parti başkanının iki dakikalık konuşmasıyla hak ile yeksan olabileceğini, devranın ummadıkları ölçüde sürprizlerle dolu olabileceğini ve Tanrı'nın Kur'an'dan alıntı yapanlara mutlaka arka çıkmadığını da anlayamıyorlar. Bu işlerin farklı kriterleri var ve bazen "Tanrı'nın sopası küçük partilerin elinde oluyor." Kısacası, böyle ummadık yumuşak devrimlere karşı kullanılan şer ateşi, daima sahibini vuruyor. Şimdi olan da bu. Bombalar patlıyor ama kimse yılmıyor, kimse pısmıyor. Tam tersine, herkes daha kararlı bir şekilde özgürlük ve demokrasi davasına kendince sahip çıkıyor.
    Ankara katliamını kim yaptı? Bu sorunun henüz kesinleşmemiş yanıtı pek de önemli değil, çünkü bu olayın engellenememesinin sorumlusu iktidar ve bu bombaların patlayabildiği atmosferin ortaya çıkmasının sorumlusu da iktidar. Dünyada meşru olabilmek için de olsa kendine "Demokratik hukuk devleti" demek zorunda olan her hükümet, iktidar süresi boyunca yaşanan böyle olaylardan sorumludur. "Fiilen" başka birşey haline gelmiş ve geldiğini iddia etmiş olabilir, ama eğer bu dünyanın global sisteminin bir parçası olarak yaşıyorsa -ki Türkiye gibi özerk ekonomisi olamayan ülkeler buna mecburdur- bu sorumluluk iktidara aittir ve en acı konulara bile pişkin pişkin gülerek tepki veren petrol zengini şeyh-şıh devletinde böyle iktidarlar yaşayabilir, ama Türkiye'de yaşayamaz.
    Türkiye'nin, sadece ekonomideki durumuna bakıp, falaketin eşiğinde olduğunu söylemek bile mümkün. Gaziantep Suriye ticaretini, Batı Anadolu'nun tekstil endüstrisi ve inşaatçısı Libya'yı, turizm endüstrisi de istikrarara gelen Alman ve Rus turistleri kaybediyorsa, halkın içinde düşmanlık körüklenmeye devam ediyorsa, kaybedilen gücü bombalarla kazanmak nasıl mümkün olabilir? Eğer bir parti ve bir halk bu şekilde "cezalandırılıyor" ise, bu çağda kimsenin kimseyi böyle cezalandıramayacağını ve pısma çağının bittiğini, aklın ve ikna kabiliyetinin işlediği bir çağda yaşandığını anlayana kadar bu huzursuzluk sürer. Tabii bunun -iktidar taraftarı ve muhalif taraftarı- halk tarafından da bir tahammül sınırı vardır. O sınıra çok yaklaşıldı. Şok üzerine şok yaşayan muktedirler, ilahi adaletin tecelli edeceği bir çağa girmekte olduğumuza inanmak istemeyebilirler, ama işleyebilmek için sahici adalete, iyilik prensibine, güzellik duygusuna ihtiyaç duyan bir 'Karmaşık ilişkiler toplumu'na doğru gelişiyoruz. Bütün Dünya o istikamette ilerliyor. Adamına göre adil, kendine Müslüman bir ahmak imtiyazlılar toplumunun yaşama şansı yok ve bunun bombalarla tesis edilmesi ihtimali de bulunmuyor. Zira konu korkmak ve biat falan da değil artık. Konu, internet çağında karmaşıklaşıp yeni bir şekil almakta olan toplumların gelecekle uyumlu bir şekilde işleyebilmeleri için uyulması gereken mecburi kriterler. Ve bir devir, iri betonla uygarlık inşa edilebileceğini sanan dinazorların akli "melekeleri"nin kısıtlılığı nedeniyle sona eriyor. Tanrı, insanlarda, alıntı yapabilme kabiliyetinden çok daha fazlasını arıyor ve aradığını da ummadık şekilde ifade ediyor. Büyüklenen dinazorların çağı sona erdi. Zaman, evrenin yasalarına göre hareket etmeyi bilen narin ve özgür kelebekler zamanı. Bilim adamları eski dinazorlar çağının neden sona erdiğini hâlâ tartışıyor, ama son dinazorlar çağının neden sona erdiğini çocuklar bile biliyor.

9.10.2015

Bu bilim adamı Türk mü Kürt mü, kökenini mi unuttu ne? "mes'ele"si

Türkiye, ikinci Nobel Ödülü'nü aldı. Aziz Sancar, DNA konusundaki çalışmaları nedeniyle Nobel Kimya Ödülünü iki bilim adamıyla paylaştı. Böyle şeylere sevinmeyi bilmeyen yurdum insanı, sevinmeden önce adamın etnik kökeniyle ilgilenip, herkese bunun stresini yaşattı...
    Buradan yüksek sesle belirtmek istiyorum ki, kertenkeleleri bile "Kürt kertenkelesi o Türk kertenkelesi değil" diye ayırıp, buna içerleyene "Faşist" diye esip gürleyenlerin komplekslerini aşabilmeleri için bir Kürt'ün (Yani kendine Kürt diyen bir bilim adamının) Nobel almasını çok istiyorum! Nitekim Aziz Sancar, kutlamalara teşekkür ettikten hemen sonra, kendi etnik kökeninin ne olduğunu soranlara laf yetiştirmek zorunda kaldı. Nobel alabilecek bir akla ve melekeye sahip bir insanın kendinin ne olduğunu bilecek ve bunu korkmadan ifade edecek kadar özgüvene sahip olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca Kürt olsa ne olur, Türk olsa ne olur?
    Bu ülkenin insanı, kendi etnik kökeninden olmayana sevinememe gibi bir noktaya geldiyse, her etnik kökene bir Nobel gibi "devrümcü" bir noktadan ilericilik yaparak, ülkenin Nobel kapasitesini artırmayı başarsa, amenna!..
    Bugün İsmet Berkan'ın Hürriyet'de de belirttiği gibi, 1946'da yokluk içinde doğmuş bir köy çocuğuna, daha sonra Amerika'da okuyabilecek kalitede eğitim ve eşit eğitim hakkı tanıyabilen Türkiye, beton kalitesiyle ilgilenmekten eğitim kalitesiyle ilgilenmeye fırsat bulamadığından, "Biz keşif, icad falan yapamayız" sabit fikrine kadar gelip dayanmış buluyor. Ama bundan öte yol olmadığından, eğitimi o zamanki kalitesine ulaştırmanın yollarını da cidden düşünmeye başlıyor. Tabii mesele sadece eğitim değil.
    Aziz Sancar, "Hergün Türkiye haberlerini okusam keşif yapamam" diyerek, karpuzcu gibi bağırıp terör estiren politikacıların olduğu ve özgür düşüncenin yasaklandığı bir ülkede yaratıcılığın pek olamayacağını da birinci elden ilan etmiş oluyor; biz de yaratıcılığın, bağrılmadan konuşulan istikrarlı ülkelerde ve özgür ortamda yetiştiğini öğrenmiş oluyoruz. Türkiye'nin çiçek-böceğinde bile etnik kimlik arayan akıldan yaratıcılık çıkmıyor, bu konulara takılan yüksek oktanlı bilim adamı/kadını da yok Dünyada. Çünkü ortada "Dünya toplumu" diye bir şey oluşurken bir taraftan da etnik/dini kimliklerin (önem kazanmış bile olsalar) bir haddı-hududu var.
    Betonla uğraşılıp her gün etnik kimliğin tartışıldığı bir yerde bilim gibi evrensel konular zaten tartışılmıyor. Aziz Sancar'ın etnik kökeni, Kürt varlığına armağan olsun. Evet ikinci Nobel' de bu etnik köken "mes'ele"sine çok takılanlara armağan olsun -da bari birlikte sevinelim...

7.10.2015

IŞİD'e karşı savaşta Rusların getirisi

Amerikalıların bunca zamandır yok edemediği -hatta Amerikan saldırılarından beri güçlendiği söylenen- IŞİD'e Rus saldırıları devam ediyor. Saldırılar, dostlar alışverişte görsün tipinde şeyler değil. Bu kez Hazar denizindeki Rus filosu, İran ve Irak üzerinden roketlerle IŞİD mevzilerine saldırırken, Suriye'deki Rus ordusu da güneyden daldı. Şimdi IŞİD "kuvvetleri"nin Türkiye sınırına doğru çekildikleri konusunda haberler var. -Türkiye sınırına...
    Haberler Rus kaynaklı olduklarından (Sputnik), teyid edilmesini bekleyeceğiz elbette, ama şimdiden buraya almamızın nedeni, bu tür haberlerin bugün olmasa da yarın okunacağı konusunda oldukça net tahminler yapabilecek olmamız. Ruslar, Esad rejiminin -yani Rusya'ya dost seküler milliyetçi bir Arap rejiminin- önemini Amerikalılardan daha iyi anlamış görünüyorlar ve Amerikalılar ile aralarındaki nüans farkı, Amerikalıların "öncelikler" konusunda kafalarının hâlâ net olmamasıyla ilgili. Amerikalılar, Türkiye'nin "ılımlı" dediği El Kaide artığı Nusra ve Ahrar-uş Şam gibi örgütlere "umut" ile yaklaşmaya devam ediyorlar ve "Arap Baharı" sonrası Müslüman Kardeşler tipi yönetimler devrinin sona erdiğini de kabullenemiyorlar. "Amerika'ya yakın yönetim olsun da ne olursa olsun" devrinin geçtiğini de anlayamıyorlar. Artık birinci öncelik, kapitalist sistemin asgari yaşam alanını belirleyen ilkeler ve kuralları kurumak, bu en temel ilkelerden birinin de seküler devlet olduğu anlaşıldı. İslamcılar, yıktıkları seküler sistemin yerine kapitalizme aykırı başka bir sistem koymuyorlar, sadece neoliberalizmin kamu malına doğru genişlettiği "ilgi alanı"nı, kadın-köle pazarına, organ ve rehine ticaretine kadar genişlettikleri bir barbar neoliberalizmine çeviriyorlar. Ve bu aşamada kapitalizmin temel insani değerlerle tamamen çeliştiği bir yere de varmış bulunuyorlar. Söylemi ne olursa olsun, IŞİD kapitalizme karşı alternatif değil ve olamaz da. Sadece sistemin daha kırılgan olmasına yol açıyor evrensel değerleri bozup yozlaştırarak, kapitalizmin aşılması için gerekli olan sağlam etik temeli aşındırıyor.
    Vahşi kapitalizmin doğa/insan talanının, en muhafazakar insanlardan bile tepki görmeye başladığı günümüzde, IŞİD'in kaçak petrol ticaretini Türkiye üzerinden yaptığı iddialarından tutun da, Türkiye'nin IŞİD'e silah verdiği ve lojistik destek sağladığı konusundaki iddilara kadar birçok haber ve yorum, Dünya'nın saygın gazetelerinde de yer alıyor. İslamcılık, bütün cepkelerde saldırı altında ve artık kuşatılarak bir çok cephede savaşmaya zorlanmış durumda. Savaşı kazanma ihtimali yok, ama süper devletler çağından sonra Robert Kurz'un deyimiyle Tek süper devlet" çağı da kapanıp çok kutuplu Dünya kurulduktan sonra, yeni bir önemli eğilim doğuyor: Barışı savaşa tercih etmek. Bu zorunlu, çünkü kırılgan Dünya kapitalizminin -hemen global etki yapan- yerel/bölgesel savaşlara ihtiyacı yok.
    Ruslardan kaçan IŞİD'in Türkiye sınırına sığınması ve hatta Türkiye'ye kaçması, Türkiye'nin Dünya'da iyice sarsılmış prestijine son öldürücü darbeyi vurur.
    Ruslar işi sıkı tutup -kendi deyimleriyle- hem "insanlık düşmanlarına karşı" önemli bir insanlık zaferi kazanıyorlar, hem de rakipleri Amerikalıların Ortadoğudaki varlığına önemli bir darbe vuruyorlar. Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü, diktatörlükten önce seküler devlet yapısını geri getiriyor ve kapitalist Dünya Rusya'dan, sekülerliğin önemini yeniden öğreniyor. Esad diktatörlüğü mecburen yumuşarken, demokrasiye giden yolun Esad ile belki mümkün, ama İslamcılarla imkansız olduğunu da Dünya anlıyor.
    Kasım seçimleri sonrasında, Türkiye'nin yeni Dünyaya entegre olup sistemsel/yerel dış siyasi eğilimler doğrultusunda yeniden yönlendirici bir güç olabilmesi için, dışarıya karşı yüzünü mutlaka yenilemesi şart. Yeni yüzlerden oluşan yeni bir Hükümet, rasyonel/gerçekçi atak bir dış politika ile Dünya'daki imajını yeniden güçlendirmezse, içpolitika ve ekonomi konusunda herşeyin çok daha kötüye gideceğinden emin olabiliriz.

4.10.2015

Filistin Bayrağı Birleşmiş Milletler gönderinde, İsrail Dünya gündeminde

BM, Filistin Devleti'nin bayrağını binasının önündeki diğer ülkelerin bayraklarının yanında göndere çekerek önemli bir psikolojik bariyeri aşmış oldu. İkinci adım, zamanın ruhunu anlatır şekilde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'dan geldi. Başkan, BM'de yaptığı konuşmasında, İsrail ile varılan Oslo mutabakatını geçersiz sayan açıklamalar yaptı ve İsrail'in bu anlaşmayı zaten sık sık bozan girişimlerde bulunduğunu söyledi. Avrupa basınının tepkisi ilginç. Mesela İtalyan La Republika, İsrail'in Batı Şaria'daki yeni yerleşim politikasını değiştiremeyen Oslo mutabakatının boşluğunu teslim etmekle birlikte Abbas'ın "Barış Süreci"nden hiç bahsetmemesine dikkat çekiyor. Der Spiegel, Abbas'ın İsrail'i tehdit eder gibi konuşmasının absürdlüğü üzerinde dururken, Danimarkalı Kristeligt Dagblad İsrail'in sorumsuzluğunu eleştiriyor.
    Ortadoğu bu kadar karışıkken ve ABD/Rusya dahil herkes Suriye ve Irak'da İslamcılarla savaşmakla meşgulken, dikkatlari hiç sesi çıkmayan Suudi müttefiki İsrail'e yönelten Abbas'ın bir savaş riskine giremeyeceği açık. Ama İsrail'i "basında konuşulan" bir pozisyona getirirse, savaşla elde edebileceğinden fazlasına erişebilir. Ne de olsa şimdi enformasyon devrinde yaşıyoruz ve sessiz İsrail'e dikkat çekmek, ummadık sonuçlar verebilir.

1.10.2015

Türk ve Dünya basınında Rusya'nın Suriye'deki ilk askeri operasyonu ve henüz konuşulmayanlar

Rusya'nın Suriye'de devreye girmesi, 2011'den beri yazdığım "Ortadoğu'yu değiştirecek Suriye" formülünü yavaş yavaş Dünya basınının gündemine getirmeye başladı. Ama Türk basını da  dahil olmak üzere Dünya basınında konu henüz Rusya ile gelen jeostratejik değişiklikler üzerine odaklanmış durumda, bu kısırlık da "gerçekçilik adına" böyle. Oysa öyle özel zamanlarda yaşıyoruz ki, şimdi hayal kurmayacaksak ve bu yolla geleceğin şekillendirilmesine ortak-aklın katkısı için çabalamayacaksak ne zaman çabalayacağız?
    Batı basınını şöyle bir karıştırarak, Türk basınında yazılanlardan memnun koltuğunuza kurulabilirsiniz. Bu arada son zamanda Türk yorumcuların, -mesela Kadri Gürsel ve Cengiz Çandar'ın yazılarının- Batıdaki birçok yorumcudan daha iyi olduğunu da belirtmiş olayım. (Tabii taraflı havuz medyasından bahsetmiyorum, zira iktidar bültenlerini basından saymak zorunda değiliz)
    İlk dikkatimi çeken, Avusturya'nın Sol liberal Der Standard gazetesi oldu. Rusların ilk saldırılarını Türkler tarafından desteklenen Nusra ve Ahrar-uş Şam gibi Suriye'deki El Kaide türevlerine yapmaları gazetenin hemen dikkatini çekmiş ve Rusların Erdoğan rejimini hedef tahtasına oturttuklarını görmüş. İsviçreli liberal Corriere del Ticino'nun, "Putin'in sağlam iradesi, Obama'nın kararsızlığından iyidir" vecizesi de ilginçti bugün. Gazete, Amerikalıların IŞİD'e karşı savaşta kararsızlıktan bir türlü kurtulamadıklarını yazıp, Putin net tavrını övmüş. Gazetenin en ilginç bulduğum yorumu ise, "Suriye'de kökünden koparılıp atılacak olan, fanatik radikal İslamcı azınlık" şeklinde. Gazete de Ruslar gibi İslamcılar arasında ayrım yapmıyor ve IŞİD'den Nusra'ya kadar hepsini bu "kökü kazınacak" azınlığa sayıyor. Sol Macar gazetesi Népazava da oldukça açık konuşuyor: "Şeytani bir diktatör (Esad) bile kaostan iyidir." Bu yaklaşıma Batı basınında sık rastlıyoruz ve anlamı da tesbitini burada yaptığımız gibi, "Gelecek savaş değil barış olmak zorunda". Türk yorumcular da bu mealde yeterince yorum yazdılar. Sistemin işlemesi için asgari bir barışa ihtiyacı vardı, global sistemde daha da fazla barşa ihtiyaç duyulduğu kesin. Tabii bunun ne kadarı gerçekleştirilebilecek göreceğiz. Savaş devam ederse bunun yansımasını muhafazakar Alman gazetesi Die Welt gazetesi "Daha fazla mülteci" diye özetlemiş. Ve olacak. Rusların saldırısıyla birlikte mülteci dalgaları da sıklaşıp büyüyecek.
    Büyük Britanya'nın mıhafazakar gazetesi Financial Times, kendini Batı'nın kendisi/temsilcisi gibi gören yorumlarından birinde, klasik Rus düşmanlığını konuşturarak, "Batı Putin'e güvenemez" diyor ama Obama güveniyor, hem de mecburen. İsviçreli Sol liberal Tages-Anzeiger gazetesi, Rusya'nın süper güç olarak sahalara yeniden döndüğünü bile yazmış, ama henüz kimse, Rusya ve ABD'yi ortaklığa iten asıl nedenden bahsetmiyor, ya da bu konu henüz gündem değil. Tutucu Hırvat gazetesi Večernji List, IŞİD'e karşı bir İran-Rusya-Çin cephesinin kurulduğunu bile yazmış ama hem Batı'nın hem de Doğu'nun Suriye'de bu ölçekte ittifak yapmalarını, Putin'in "Hitler'e karşı yaptığımız gibi bir Dünya Cephesi kuralım" sözlerini açıklamaya yetmiyor. "Amerika istese IŞİD'i bir haftada yok eder" diyenlerin yaptığı hata, Türk Hükümetlerinin PKK'ya karşı yaptıkları hatanın aynı: Ne IŞİD ne de PKK sadece sıradan birer gerilla kuvveti. Bunlar belli bir fikrin ve mantalitenin temsilcileri. O Fikirler ve mantalite değişmezse, sürekli yeni katılan savaşçı/gerilla ile hayatta kalacaklar/kalabilirler. İşte bu canalıcı konuyu -yani konunun özünü- benim ulaşabildiğim, gözüme çarpan gazetelerden sadece biri görmüş: İtalyan liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore. Ve Suriye'nin neden bu kadar önemli olduğu kunusuna iyice yaklaşmış. "Ortadoğudaki milliyetçilikler bitti", radikal milliyetçi Saddam ile Kaddafi'ye ne yapıldığı ortada. Ortada bir "gelecek perspektifi açığı" var ve bu açığı dolduran tek "fikir" de IŞİD'in Batılı değerleri kökten reddeden Hilafet ideolojisi. "Allah'ın rejimi kurulacak, heryerde güller açacak." Gerçi IŞİD bölgesinde yaşayıp oradan kaçanlar ve IŞİD rejimini anlatanların sayısı da giderek artıyor ama, gençleri harekete geçiren yeni birşey henüz pek görünmüyor. İşte burada, Esad'ın Ortadoğuda milliyetçi seküler bir Hükümet/rejim olarak yaşamasının önemi ortaya çıkıyor. Obama ve Fransızlar, "makul bir zamanda" Esad'ın çekilmesini isteyedursunlar, yerine önerebildikleri birileri ve o birilerinin Dünya ile uyumlu bir ideolojisi yok.
    Neoliberal kimlikçiliğin iflası Suriye'de de açıkça görüldükçe, "Dinleri de içeren seküler etik" diye özetlediğim yeni ideolojimsiden yeni bir global toplumsal norm çıkabileceğini düşünebiliriz. Suriye'deki direniş, Gezi isyanının yükselen sekülerizmini ve İslamcılığın düşen "tekçi teolojik politika"sını gözler önüne serdi. Suriye'de bu iki siyasi varoluş biçimi, hem de global ölçekte savaşıyor. Yenilen, İslamcı tekçi ("tek ilahi gerçek"ci) teolojik politika olacak. Bunun çok basit bir nedeni var: Toplumları "tek doğru" sayılan kitabî/dogmatik bir noktadan ilkelerle/kurallarla belirlemeye çalışan her düzen, aslında insana özgürlük tanımıyor demektir ve onun adına "doğrusunu bilmek adına" tek şekilde ona dayatıyor demektir. Buradan özgürlük faktörünün önemine geliyoruz. Sahici insanın karakteridir. İnsanlara bırakıp onların özgürce karar vermelerini engellerseniz, onların nasıl sevişeceklerinden nasıl yemek yiyeceklerine kadar karışıp normlar koymaya kalkarsanız, o rejim mutlaka çöker, bunu da en iyi Ruslar bilir. Sovyetler Birliği bu nedenle çökmüştü.