27.09.2015

Anadolu'nun Yahudileşmesi, Hristiyanlaşması, Müslümanlaşması, azınlık ırkçılığı ve küçük sonsuzluklar

Bir önceki yazımda, Türkiye Cumhuriyeti'nde uzun süre "yoktur" diye inkar edilen azınlıklarının geliştirdiği ırk temelli azınlık milliyetçiliğinin "Türk yoktur" gibi komik bir noktaya gelmesi konusuna ve ırk temelli olmayan Türk milliyetçilik türüne değinmiştim. Bu yazıda, neoliberal döneminde tarihi -resmi tarihe karşı çıkmak adına- yeniden yazan azınlık ırkçılığının yanlış önkabullerine değinmek istiyorum.
    Anadolu'da daha önce Türk hariç her milletin, Dünya kurulduğundan beri burada yaşadığını ve Türklerin de Anadolu'ya daha dün (yani bin yıl önce!) yüzde beşlik bir azınlık olarak geldiğini iddia eden yeni azınlık ırkçılığı, Koca kuzey Asya'nın nasıl Ruslaştığını, Amerika'nın nasıl Anglosaksonlaştığını, Güney Amerika'nın nasıl Latinleştiğini bir an düşünmek zahmetine katlanmıyor. Ama kendi kafasında "sonsuzluklar"a doğru uzattığı "Türk işgali öncesi çağ"dan da haberi yok.
    İstanbul'un şehir olarak açılıp Konstantin tarafından kurdelesinin kesiliş tarihi 11 Mayıs 330 olduğuna ve bu çok önemli adam aynı yıl öldüğüne göre, Hristiyanlığın Noel, Paskalya vd. gibi temel ilkelerinin 300'lü yıllarda (İznik Konsilinde) kararlaştırıldığını söyleyebiliriz. Son nefesini verirken vaftiz olmasına dek resmen bir pagan olarak yaşayan Konstantin'in Batı Anadolu'daki Bitinya ve Anatolia'da yaşayan halkı, ancak 400'lü yıllardan itibaren çoğunlukla Hristiyan, ama çok Tanrılı dinlere inanan Anadolu halkı da varolmaya devam ediyor. Konstantin'den önce Anadolu'da Yahudi yerleşim birimleri var, ama bunlar daha sonra esasen Hristiyan oluyorlar. Yahudi unsur, Hristiyanlardan eski Anadolu'da.
    Türklerin Anadolu'ya gelişi 1071 Malazgirt savaşıyla başlatılır, ama doğru değildir. İlk göçebe Türk boylarının Adana yöresine geldiğini ve Doğu Roma orduları tarafından iki kez Suriye'ye kovalandığını biliyoruz. Ama Türklerin Anadolu ve Balkanlarla ilişkilerinin çok daha eski olduğunu biliyoruz, çünkü Bulgaristan'da, Bulgarların Slavlaşmadan önceki döneminden (7. Yüzyıl) kalan ve adı ancak 14. Yüzyılda Osmanlı valisi tarafından değiştirilen "Tanrı Dağı" diye bir kutsal dağ var (14. Yüzyılda değiştirildikten sonraki adı "Maşallah Dağı"). Ama biz Türklerin Anadolu'ya Alpaslan'ın peşine takılıp 1071'de geldiklerini varsayalım, Anadolu'nun Hristiyanlaşmasından Türklerin gelişine kadar geçen süre 740 yıl. Türkiye'nin Müslümanlaşmaya başlamasını yüz yıl sonrasından başlatsak, bn güne kadar 840 sene falan eder. Yani bu "sonsuzluklar" hiç de öyle sanıldığı kadar sonsuz değiller.
    Konstantin'in, -bu çok önemli adamın öncesinde Anadolu'da Roma İmparatorluğunun hükmü geçmektedir ve bu topraklarda kendine "Ben Romalıyım" (yani "Ben Rumum") diyenlerin sözünün tercümesi "Ben Helenim/Yunanlıyım" demek değildir. Ve bu süre zarfında, 14'üncü yüzyıl ortalarına kadar Batı Anadolu'da sadece Kürtler değil, Ermeniler de yoktur. Ermeniler, Selçukluların müttefiki olarak Anadolu'nun her yerine yayılmış ve bu bölgenin en önemli halklarından biri olmuştur. Bugün yeniden sadece Ermenistan'a çekilmiş, İttihatçı Türkçü faşistlerin kurguladığı bir soykırıma uğramış bir halk olarak Anadolu'ya dönmeleri elbette muhteşem olur, günün birinde olacağına da inanıyorum. Ama Kürtlerin Batı Anadolu'daki varlığı, -Dersim katliamı sonrasındaki zorunlu göçleri saymazsak- ancak Cumhuriyet döneminde, esas olarak da 1960'lı yıllardan itibarendir. Osmanlı döneminde Güneydoğu'nun bir kısmı ve bugünkü kuzey Irak'da yaşayan Kürtler, 1453'de Türkler İstanbul'u aldıklarında henüz Osmanlı denklemine dahil değildiler -Araplar da dahil değildi. Yani burada sözünü ettiğimiz süre de en iyimser tahminle 550 küsür yıldır.
    Türkiye de Dünya gibi daha Sol bir yer oluyor ve Sol'un en haz etmediği şey, ırkçılığa uzanan katı milliyetçiliklerdir. Türk milliyetçiliğinin aşırı biçimlerinin, İttihatçılardan beri bu toprakları nasıl bir kan denizi haline getirdiklerini, Rum ve Ermeni varlıklarının Anadolu'da nasıl büyük bir kırıma uğrayıp yokedildiklerini biliyoruz. Ama bu, bu sefer de Türklere karşı ırkçılığı haklı göstermez. Onca kandan sonra şiddeti yeniden üretmemenin teorisini, Hz. İsa'dan öğrenmiş olmamız lazım. Şiddete şiddetle, nefrete nefretle karşılık vererek huzuru kuramayız. Sol, kanlı milliyetçilik türlerini -hele ırkçılığı- asla tolere edemez. Irkçılığı tolere etmez derken, " ama azınlık ırkçılığını tolere eder" diye bir saçmalığı da tolere etmez. Irkçılık ırkçılıktır. Sol, ırkçılığın azınlıkçısına da çoğunlukçusuna da kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Çokkültürlü bir ülkede renkli bir toplum kurup bu toplumun bireylerinin gönül rahatlığıyla birarada yaşayabilmelerinin garantisi de budur.

26.09.2015

Anti-Türk, yeni azınlık ırkçılığı

"Sen iyice bir araştır. Mutlaka Türk değilsindir. Genetik olarak Asya'dan göçenlerin oranı Türkiye'de sadece yüzde beş."
    Eee?!..
    Buradan yola çıkarak ırkları ayıklayacağız ve Anadolu saf ırkından olanlar da dahil çoğunluk Ermeni, Kürt, Rum vs. olacak ama Türk olmayacak. Neden, çünkü Türkler aslında ya Rum ya Ermeni.
    Evet. Ne olacak?!..
    "Türkler Anadolu'ya sonradan gelmiş, burada ne arıyorlar?"
    Bunu bana anlı şanlı yabancı bir gazeteci on küsür yıl önce sorduğunda ona, "Amerikalılar Amerika'da ne arıyorlar?" diye sormuştum. Sonuç, bastırılmış bir öfke patlaması oldu!
    "Aslında sen Türk değilsindir, bi araştır" diye utanmadan ve haddi olmadan benim kimliğimi kurcalayan ve ne yaptığının farkına bile varmayan siyaset yaldızlı salak, bu soruyu bana Türkçe sordu tabii. Başka dil de bilmiyordu.
    Eskiden devletin "Kürt yoktur" dediği bir dönemde "Kürt olmaz olur mu elbette var" diye savunurken bizi yere yamağa koymayanlar, şimdi Türklerin kimliğini sorgulamaya kalkıyorlar.
Türkçeden başka dil bilmeyen, Anadolu'nun bin yıllık ortak dilini hâlâ kullandığının farkında da olmayan adamlara, "Türk var yaw" demek zorunda kalınması çok trajikomik bir durum. Türkiye'de kendine müslümanlık hastalığının, bu topraklarda yaşayan Müslüman Hristiyan herkeste az çok bulunduğunu da gösteriyor. Hristiyanlığın tarihi ikibin, Müslümanlığın tarihi de binbeşyüz yıl. Arada beşyüz yıllık bir fark var. Anadolu'nun Hristiyanlaşması 400'lü yıllarda ağırlık kazanıyor, öncesi çok Tanrılı halklar devri.
    Eski Alman usulü ırk kökenli bir milliyetçilik anlayışı peydahlamış olanlara da sözümüz olamaz, her halk kendine göre bir milli/zilli anlayış benimsemekte serbesttir, ama diğer halkları da kendi kafasına göre tanımlamaya kalkarsa olmaz, zira nasıl ırk temelli milliyetçilik anlayışları varsa, bir de ırk temelli olmayan milliyetçilik anlayışları vardır. Türklerin ırk üzerine oturmayan -kendikendini ırk ötesinden tanımlayan- milli anlayışına bakıp onu yok saymak, anca yok sayanın ahmaklığını bağlar. Ayrıca Kürtler nasıl "yok" demekle yok olmuyorlarsa, Türkler de "yok" demekle yok olmaz, çünkü arkasında bütün Asya ve Avrupa'yı hatta Afrika'yı ilgilendiren bir tarih vardır. Türkleri sevmeyebilirsiniz, ama inkar ederek anca kendinizi gülünç duruma düşürürsünüz.
    Kendilerini Anadolu'da Kalübeladan veri var, ama "Türk" lafının bile sonradan uydurulduğunu sanan kör mümin tipi irrasyonel "inananlar", bir ırk betimlemeyen ama özgün bir dili ve halklar konfederasyonunu betimleyen "Türk" tarifinin, çok eski bir tarihinin olduğunu, Batı ve Doğu'nun kütüphanelerinden öğrenebilirler. Çin'in 2.500-3.000 yıllık Shang devri yıllıklarında kadim düşmanların adı "üç Hu" diye tanımlanır ve bunlardan biri "Tujüeh"dir (ilk biçimi "Tu-küe") yani Türklerdir. Çinliler bugün de Türkler için buna yakın, "Tuerçie" sözünü kullanıyor. Türkler kendilerini 550'li yıllardan itibaren resmen böyle adlandırmaya başlamışlar, ama bu adamlar hangi ırktan? Aslı neymiş? İşte bunu kafatası manyağı ırkçılar soruyor.
    Belli bir ırktan falan değiller! Bu adamların çoğu çekik gözlü ama aralarında sarışın mavi gözlü olanlar da var (Uygurlar arasından bugün de böyleleri doğuyor mesela). Türk dilinin yapı ve temel kelimeler açısından değişmediğini, ama lehçeler açısından "Ural Altay dilleri" denen geniş bir aile oluşturduğunu da biliyoruz. Türk hâlâ "Ateş" diyor, onunla akraba Japon da hâlâ "Ite" diyor. "Türk", kendikendini ırk üzerinden tanımlayan bir kimlik türü olmadığından, Japonya'dan Finlandiya'ya kadar uzanan bir coğrafyada çeşitli biçimlerde yaşıyor. Kuzey İskandinavya'nın Lappland'ındaki kam pratikleri ile Kamçatka'daki kam pratikleri aynı.
    Irk peşinde koşan sonradan olma mikro-milliyetçiler DNA'larla uğraşadursunlar, Avrupa'da yaşayan Avrupalı da Avrupalı değil ki! Yeryüzünün birkaç istisna dışında çok büyük bir bölümü göçlerle ve batıp doğan kültürlerle yenilenerek bugünkü şeklini almış. Türk burada eski Rum, Ermeni, Süryani, Kaldani, Kürt ve diğerlerinden oluşuyor, tıpkı Rum halkının da daha önceki Troyalı, Hitit, Frigyalı, vs. halklarından oluştuğu gibi. Ayrıca milliyetçiliğin de bir haddı hududu olmalı, biraz mütevazi olmakta fayda var.
    Kürtlerin Anadolu'daki en önemli şehri Diyarbakır, her zaman Kürt şehri değildi. Daha önce Kürtlerin asıl yaşadıkları bölge, bugünkü Kuzey Irak ve Hakkari bölgesidir. Kürtlerin Diyarbakır'a doğru yayılmaları Osmanlı döneminde olmuştur. Kürtler İstanbul'da, İzmir'de ve Batı Anadolu'da Cumhuriyetin kurulmasından sonra yaşamaya başladılar. Daha önce İstanbul'da, İzmir'de, Batı Anadolu'da Kürt varlığı yoktu. Bu, ulus-devlet kurulmasından sonra böyle olmuştur. Mersin bölgesi, daha önce Ermenilerin Hükümdarlık bölgesiydi. Bu bölge, Urfa'daki Fransız Haçlı Kontluğu ile kurduğu ittifak geleneğini -Ermeni krallığı tamamen ortadan kalktıktan sonra bile- sürdürmüştür. Hayranlık verici bir olaydır ve "Yok" denen şeylerin bedeni olmasa bile ruhen yaşayabildiğini gösterir çok ilginç, ders alınması gereken bir örnektir. Türkler bir ırk değillerdir ama, her kompleksli yeni milliyetçilik türü gibi Kürt milliyetçiliğinin ırk bazlı kendini beğenmişliği de "sağlam" tarihi temellere dayanmamaktadır. Bu mümkün de değildir. Çünkü "binlerce yıldır burada yaşayan" homojen bir halk yoktur. Homojen millet/ulus fikri, üçyüz yıl önce kapitalizm tarafından içad olunmuştur. Aynı şey Ermeniler için de geçerlidir. Modern zamanlarda ulus oluşumunun nasıl işlediğine dikkat edersek, bu "4000 yıldır biz buradaydık" safsatalarının ulusdevlet lise ders kitaplarından türeme geri ve kaba milliyetçilik örneklerinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
    "Kökenin ne?" Afrika kardeşim! İnsanlık orada doğup buralara yayılmış. Geri kalanı tarih. Zaman içinde çeşitli kültür ve uygarlıklar doğmuş, insanlar dillerini bile değiştirmiş. Türk olmak da böyle bir şey, istisna değil, kural.
    Bu gün çoklu kimlikli insanların dünyasında yaşıyorsunuz, bunun farkında olun. İnsan hem Kürt hem de Türk olabilir, hatta varsa buna eşcinsel kimliğini, Solculuğunu falan da ekleyebilir.
    Ben Türküm, ama Alman dostlarımla kaynatırken onlar kadar Almanım. Katananın ipek kordonla sımsıkı sarılmış sapını elimde hissedip başparmağımla Tsubasına dokununca Japonum. Bambu çöpstiklerle minik porselen kaseden Zhazhai yerken Çinliyim. Bulgaristan'da babamın köyünü ziyaret ederken Bulgar, Almanya'daki köyümde dostlarımla laflarken Ermeniyim. Liseden en yakın arkadaşımla Üç Dünya Teorisini tartışırken Zaza, sahilde çay içip gazete okurken İstanbulluyum. Ve tabii Sol kökenli bir Ademim.

23.09.2015

Devrimin mantığı

Herman Hesse, toplumları şiddetle değiştirmeye kalkmanın her yöntemine karşı çıkar ve şiddetin asla legitim olmadığını, olmaması gerektiğini söyler. Savaşın hasını görmüş geçirmiş biri olarak elbette haklıdır.
    Bir zamandır "şiddet"  konusuyla ilgileniyorum ve bu da -Sol kökenli biriyseniz- sizi bir yerden sonra "Devrim" hakkında da jafa yormaya itiyor. Geçenlerde görüp henüz okuyamadığım yeni bir Almanca kitap var elimde. Bütün dünya tarihini ve sosyal hayatın değişimini inceleyip, insanların şiddet kullanmaktan giderek uzaklaştıkları tesbitini yapıyor.
    Siyasi şiddet, sözleri ve entelektüelliği, sadece şiddet kullanılan eylemleri haklı çıkarmak için mi kullanılıyor? Bunu iddia edenler de var. Ama gerçek olan, insanların bilinçli ve kararlı tercihleri ile o tercihlerinin sorumluluğunu üslenmeleri meselesi. Bunun için ille de şiddet kullanmak gerekmiyor -ama kararlılık gerekiyor ve cesaret tabii...
    Eski Sol literatürde "Devrim", sosyo-ekonomik şartların "halkın yararına" (Bunu "güçlü" olan mı belirliyecek?) zor kullanılarak değiştirilmesi demek. Bu lafın ardından sular seller gibi bir "sınıf mücadelesi" ve "halkın iktidarı" düsturu dinliyorsunuz. Devrim Sol çevrelerde daima, iktidara el koyan örgütlü bir kesim tarafından yapılır ve okuyup dinlediğiniz zaman bu kesimin kum gibi kalabalık olduğunu falan düşünebilirsiniz. Ama devrim 1917'de Rusya'da, 1949'da Çin'de, görece küçük bir azınlığın işidir.
    Devrimlerden önce büyük karışıklıkların ve terörün yaşanması, toplumun yönünü kaybetmiş olması gerekiyor. İşte bu atmosferde kararlı küçük bir azınlık çıkıyor ve topluma yeni bir yön veriyor. Ama bu azınlığın yön değiştirici bir rol oynayabilmesinin asıl gücü, satrançdaki gibi bir "Pat vaziyeti"ne müdahale edebilmesinden kaynaklanıyor. Toplumda değişemeyen bir tıkanma varsa ve birbirini zorlayan iki güç yenişemiyorsa, üçüncü bir güç devreye giriyor. Üçüncü güç, çok zayıf da olabilir. Yeter ki zamanında ve yerinde ortaya çıkıp pat vazini değiştirebilecek özgül ağırlığa sahip olsun. 2012'de yazdığım yazıda "Üçüncü güç"ün hiç yoktan ortaya çıkıp, İslamcıların gidiş sürecini başlatacağını yazdığımda, bu güce "Gezi hareketi/isyanı" deneceğini henüz bilmiyordum. Benzeri bir rolü HDP'nin "Seni Başkan yaptırmayacağız" çıkışı oynadı. Bunların ikisi de devrimci eylemlerdi. Mao da Guomintang ile Japon işgalciler arasında üçüncü bir güç olarak ortaya çıkmıştı ve milliyetçi Guomintang ile ittifak yapıp önce Japonları, sonra da milliyetçilerin lideri Chan Kaishek'i yenmişti.
    Şimdi yeniden bir pat vaziyetine doğru gidiliyor. Yeni devrimci hamle kimden gelecek göreceğiz. Ama kaybeden gene İslamcılar olacak, bu kesin. Türkiye Solu, böyle konuları pek yazıp çizmese de, şiddet içermeyen devrimci eylemi öğrendi, daha rafine hale getireceğini şimdiden söyleyebiliriz.

20.09.2015

AKP sonrası döneme doğru ilkeler ve hedefler

Herkes hâlâ iyimserlik ve kötümserlikten bahsededursun, AKP devri sona eriyor. Ve yeni döneme hazırlık babında somut birşey gene yok, kervan yolda donatılacak. Şimdi herkes, AKP'ye odaklanmış durumda ve İstanbul Belediye'sinin Refah Partisi'nin eline geçmesini başlangıç noktası olarak alırsak, neredeyse 20 yıllık -bir kuşaklık- İslamcılar devri, tüm yan etkileri ve dip dalgalarıyla sona eriyor ve sonrasındaki Türkiye'yi konuşan yok. Hele bir İslamcılar gitsin, bir haftada unutulacaklar ve herkes yeni iktidara gelene odaklanacak...
    Böyle mi olmalı?!..
    Elbette Hayır!..
    Türkiye, yeni zaman kalitesinin yükselen ve alçalanlarını, konjonktürü, Türkiye'nin potansiyellerini, restore edilmesi gereken şeylerle birlikte yerinde durmayıp Dünyaya ayak uydurma meselesini, berbat ekonominin rahatlatılmasını, sosyal devleti, derin yoksulluğa karşı acilen önlemler alınmasını, boğazına kadar battığı Suriye bataklığını, beşbin uyuyan hücresiyle Türkiye'deki IŞİD'i, rahat-huzur vermeyen PKK'yı, Kürtlerin Kimlik mücadelesinin resmi tanımının yapılmasını ve düşük yoğunluklu iç savaşa son verilmesini, yolsuzlukların üşenilmeden itinayla cezalandırılmasını, ve daha birçok aküt konuyu konuşmak zorunda. Erbakanı ve kadayıfıyla birlikte elli küsür yıldır (hatta toprak ağası Menderes'den beri) Seküler Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısına "Osmanlı"yı alternatif gösterip o kafayla iktidar olup ülkeyi ikinci sınıf vasat bir yer haline getirmeleri karşısında nasıl birinci sınıf bir ülke olunacağının cidden, sansürsüz, milli/zilli değerlerimiz falan demeden derinlemesine konuşulup kararlara bağlanması gerekiyor.
    Türkiye nasıl bir ülke olmak istiyor? Kırım Savaşı döneminde Ruslar ile Türkler aynı seviyedeydi, Türkler yobaz ve aptal oldu, Ruslar süper devlet. Bunu birilerinin ağzını doldurarak, ahmak İslamcılara ve onların "çizgisi"ndeki Sağcılara yüksek sesle söylemesi gerekiyor. Türkler de birinci sınıf bir ülke olmayı hakediyorlar ve bunun için gerekirse Siyasallaştırılıp her pisliğe kalkan edilmiş Sünni İslam'ı Anadolu'dan kovmayı bile göze almak zorundalar. Rusların Çarı'na "Deli Petro" diyen akıllılar, sonunda parya oldular ve Kurtuluş Savaşı sayesinde direkten döndüler. Şimdi ikinci hamle gerekmez mi? İslamcılar, Türklerin bu beklentisini, bu hayalini "Size betondan Osmanlı kuracağız" diye istismar etmediler mi? Artık sünepeliğin lüzumu yok. İslamcıları gömüp, ölü toprağını üzerinden atmanın vakti. Türkiye sadece İslamcılardan kurtulmuyor, bir de birnci sınıf bir ülke olmaya hazırlanıyor. Mücadeleyse mücadele, çalışmaysa çalışma. Halkın umudu yerde kalmamalı ve Türkler sadece "kartondan Osmanlı" hayalinden daha yeni idealler geliştirebileceklerini göstermeli. Bu kez barışçı, yaratıcı, refah içinde demokrat idealler...

18.09.2015

Kuşkular... Kuşkular...

AKP'nin asker vesayetine son verip gerçek demokrasiyi kuracağına inananlar, hatta AKP'yi "devrimci" ilan eden eski Marksistler. Gerçi İslamcılara güvenmeyen ve onlardan her şey bekleyenlerin sayısı hiç bir zaman belli bir limitin altına düşmedi, ama AKP sadece kendinden olmayanlara karşı tasfiyeci yaklaşımlarıyla, Dünyayı da reformist ve demokrat olduğuna inandırmıştı. "Takiyye" sözünü ve anlamını izah ettiğimde yabancı dostlarımın nasıl nefeslerini tutup beni dinlediklerini de unutmadım. "Müslümanca sistemli yalan söylemek" diye bir şeyin olduğuna inanamamışlardı.
    İnandırıcılık konusunda AKP o kadar büyük bir hayal kırıklığı ki, sonun südünden ağzı yananlar yoğurdu üfleyerek yiyorlar -ki buna anlayış göstermekten başka birşey yapılamaz. İslamcı kökenliler bu dönemin yükünü en katmerli şekilde taşıyacaklar, çünkü kimse onlara güvenmeyecek, zira İslamcı cenah o kadar kötü örneklerle dolu ki, mesela AKP'yi kıyasıya eleştiren HAS Parti liderinin AKP Başbakanı olma ihtimali en yüksek genelbaşkan yardımcılarından biri olması, CHP'liyken istifa edip birden Erdoğan hayranı olan eski imam, eski CHP yöneticisi...
    Hiçbir şey olmamış gibi birden bambaşka konuşan ve eyleyen politikacılar, hatta koskoca bir parti, koskoca bir siyasi akım. Ve İslamcılar tek değil. Perinçek grubunun Maoist sert devrimcilik yaptığı 1970'li yıllardan ve sarı yıldızlı Vietnam benzeri parti bayrağından bugüne uzanan çizgisi de şaşkınlık uyandırıcı bir seyir izlemiş. Belki de bu yüzden hiç bir seçimde yüzde yarım oy bile alamamış.
    Bu yazının yazılma nedeni, Türkiye'nin en yeni ve en umut verici partilerinden HDP hakkında bir dosttan duyduklarım ve aklımdan çıkmayanlar. Ben bu partinin Türkiye için bir şans olduğunu ve "Kürt sorunu" denen konuyu nihayet bir savaş meselesi olmaktan çıkarıp TBMM'de tartışılan bir konu haline getirebileceğini düşünüyorum. HDP'nin PKK ile çeliştiği, hatta PKK'nın ona ayak bağı olmaya başladığını görüyorum, ama HDP'nin PKK ile gönül bağının ne kadar güçlü olduğunu da biliyorum. Süreç içinde HDP'nin tıpkı Bulgaristan'daki Türk partisi gibi, Türkiye'nin önemli bir partisi haline gelebileceğine ve Türkiye'den ayrılmak taraftarı olmayacağına inanıyorum. Çünkü HDP'li elit ve Kürt elit, İstanbul, Ankara, İzmir'de falan yaşıyor, onlar en az Türkler kadar İstanbullu, Ankaralı, İzmirli.
    Ama ya onlar da takiyye yapıyorlarsa?!..
    Bu soruyu aklıma sokan dostum, antikapitalist Müslümanlara yakın bir Gezi aktivisti. AKP, kendini yeterince güçlü hissedinceye kadar "demokrat"tı, hatta "Biz Solculardan daha Solcuyuz" bile diyorlardı, birden değişiverdiler. Duayen TİP milletvekili Tarık Ziya Ekinci Hürriyet'den Ahmet Hakan'a gönderdiği bir mektupta, "Körtler kimsenin kardeşi değil" mealinde şeyler söylemiş, aynı şeyleri Türklerin söylemesi halinde nasıl milliyetçi ilan edilebileceklerini düşünüp, Türklerin öğrenme sürecinin yavaşlığını düşünüyorum. Konuya hâlâ emosyonal yaklaşan Türklerin hayal kırıklığına uğramasının nasıl bir emosyonal tepki yaratacağını düşünüyorum, çok kırılgan bir süreçten geçiyoruz. Kuşkular yüksek, üstelik sadece Türkiye'de de değil...
    IŞİD'e saldırıp duran, saldırdıkça IŞİD'in küçülmeyip büyüdüğü bir "savaş" var ve şimdi Rusya IŞİD'e karşı işin içine girince Rus dışişleri bakanına on günde üç kere telefon edip Rusya'yı neredeyse tehdit eden bir Amerikan Dışişleri Bakanı var. Ayrıca IŞİD'e katılan uluslararası cihadcıların Suriye'ye nasıl girdiklerini tefrika halinde Amerikan gazeteleri de yayınladı. Hem IŞİD'in finans kaynaklarını, silahlarını nereden/kimden aldıklarını NSA nasıl bilmez? Bunları Macar gazeteleri, Lübnan gazeteleri, Vietnam gazeteleri bile yazıyor, alıp oradan tercüme ederek de öğrenebilirler. Yani kısacası ABD Türkiye'yi IŞİD'e karşı savaşa katarak belki iyi ediyor ama IŞİD'in para, insan, silah desteğini kesmek için birşey yapmıyor. Ruslara neden kızıyor?
    Putin geçenlerde Duşanbe'de katıldığı bir savunma toplamntısında, bütün Dünyanın bir öncelik koyarak güçlerini birleştirip IŞİD'i yoketmesini söyledi. Bir bölge uzmanı, hem de Amerikalı, ABD'nin gerçekten istese IŞİD'i birkaç hafta içinde yokedebileceğini yazdı, ama nedense yoketmiyor, onun yerine Ruslara kızıyor. Putin, şu anda %89 ile ülkesinde en çok sevilen lider sayılıyor (Erdoğan %38). Evet Rusya demokrat bir ülke değil, ama Dünyanın başbelası bir örgüte karşı da çok somut adımlar atıyor. İnsan kuşkulanıyor, Amerikalılara ne oluyor? IŞİD'in ne olduğunu bilmiyor olabilirler mi? Bence olamazlar. Enformasyon bilgi (ve hatta fikir) çağında bu bilinmezlikler ve takiyye kokan olaylar...
    İnsan kuşkulanıyor. Ve insan ilişkilerine en büyük zararı, dürüst olmayanların verdiğini hatırlatmadan duramıyorum. Ve unutmayın: Tüm yalanlar çökücüdür. Günümüzde dürüstlüğe daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.

16.09.2015

İslamî katakullik düzenin karikatürleşmiş son ifadesi ve iflası

Ortadoğu despotlarının ülkeyi gizli istihbarat şefi ve "Başgan"ın istediği başlıkları atarak nasıl yönettiğini açıkcası anlamazdım, ilgilenmezdim de. Yabancı bir dostum Mısır'daki basını anlatıp, "Türkiye'deki onunla kıyaslayınca çok daha düzgün" dediğinde, Flash Gordon tipi kitsch bilim kurgu gibi gelmişti kulağıma. ama İranlıları 1980'li yıllarda ilk tanıdığımda, sonra Araplarda ve nihayet bizim islam'dan başka her şeye inanan kabamateryalist İslamcıları tanıdıktan sonra, "katakullik dünya düzeni"nin bunların aklında "sağlam" bir yer edindiğini anladım.
    Katakullik dünya düzenine göre dünyayı, Rockefeller, Rhodes, Illuminati, Three bilmemne Lateral, Masonlar ve illa da Yahudiler yönetmektedir. Geriye kalan herşey hikayedir. Yani dünyanın okuyan-yazan herkesi sersemdir, bir tek bu örgütlerin adamları akıllıdır (yani kurnazdır), onlar dünyayı koyun gibi güder!
    Açıkçası bu tür fikirlerle ilk karşılaştığımda ben de etkilenmiş ve nerak etmiştim, eh işin için gizem desen var, politika var, gizli-kapaklılık var, tarih var, daha ne olsun? Ama ben işin roman boyutuyla ilgilendim ve Umberto Eco'dan Dan Brown'a kadar birçok şey okudum ve işi, Illuminati'nin müzelerde ve kütüphanelerdeki belgelerine kadar uzattım. Açıkçası ilginçti ama hikayeydi. Bir kere Çin ve Japonya'yı, Hindistan'ı, hatta Rusya'yı bile içermiyordu "Katakullik dünya düzeni"nin cinleri. Türkiye'ye geldiğimde, Avrupa'da ağzından girip  burnundan çıktığım Templer tarikatından Masonlara kadar uzanan komplotik kitap piyasasındaki kitapların büyük çoğunluğunun ikinci (hatta üçüncü) sınıf kopyanın kopyası şeyler olduğunu gördüm. O zaman İslamcılar dört nala at koşturuyorlardı, Erbakan'ın yapış yapış kadayıfları "kanlı mı olacak kansız mı olacak" diye Çiller usulü "ya olacak ya olacak" tipinde halka dayatılmaktaydı ve İslamcıların kendi islami sembollerinden daha çok inandıkları şey ise "Paranın ve katakullinin gücü"ydü.
    Eğer dünyanın katakulliyle, "para eliti" tarafından yönetildiğine inanıyorsanız, siz de onun yönettiği gibi yönetmeye çalışırsınız, sonuçta "adamlar dünyayı yönetiyorlar"dır! Bu zihniyetin en belirgin ifade bulduğu çevre önce Fethullahiler oldu. "Bunların üzerinden zırhlarını çekip alacaksın" dendiğinde, insan önce askeri vesayetin dik durup demokrasiyi yükselterek bertaraf edileceğini düşünüyor. Ama katakullik dünya görüşü, iftira atıp "fiilen" ordunun yönetici zirvesini içeri atıp itaat/biat ettirmeyi hedefliyordu. Nasıl olsa "kıyamete kadar iktidarda kalacaklar" idi. Bu olayın ardından absürd Ergenekon davası ve Balyoz davası geldiğinde, kanunsuslukla/hukuksuzlukla subayların sindirilmesinin "iyi bişey" olduğuna -yani kanunsuzluğa- "(İslamcılar) demokratik devrim yapıyor" diye alkış tutan bir dizi eski Solcu yeni Sağcı salak peydahlandı. Bunlara o zaman "Liberaller" deniyordu, artık bu adı unutturmaya çalışıyorlar. Bu akıl/us yitimi, İslamcıların katakullik dünya görüşünün "doğal birşey" diye kabullenilmesi ve bu saçmalıktan hikmet beklenmesi, yani boktan altın üretilebileceğine inanılmasının bir sonucuydu.
    Blogumda, "Kötülükle mücadelenin 'Bo' hali" diye bir yazı var. Orada, Yi Ching'e dayanarak, yalan bazlı katakullilerin neden yaşayamayacağını ve bu yolla yönetmeye kalkmanın neden süreklilik kazanamayacağını 2011'de yazdım, "Yalan (ve iftira) faktörü"nün maddesel karşılığı ve sürdürülemezliğini de anlatmaya çalıştım. Bu yazılar ve diğerleri, aynı zamanda, "Katakullik dünya düzeni"nin neden yanlış/imkansız -hatta ahmakça- olduğunun da izahıdır. Yalan, adı üzerinde havadır ve havanın üzerine bina yapamazsınız. Ortadoğu rejimlerinin bu kadar uyduruk, istikrarsız ve kanlı olmalarının nedeni de, yalan-dolana çok başvurması, katakullilerle gayrımeşru işler yapmaları ve yedikleri tüm haltlara da "İslam için yapıyoruz" kulpu takmalarıdır. İslam'ın ve Tanrı'nın savunulmak için katakulliye ihtiyacı varsa, zaten hapı yutmuşlar demektir. Katakullilere ihtiyaç duyan din de tanrı da sahici olamaz.
    Katakulliciliğin en iğrenç yanı, kendisi dışındaki herkese yalan söylemesi ve insanların aklıyla alay etmesidir, çünkü yalanların "çökmek" gibi kötü bir huyu vardır ve hiçbir şey gizli kalmaz, neden kalmadığını da anlatmıştım.
    Şimdi, Baas partilerinin bir zamanlar yaptığı gibi "Güçlü Başkan, güçlü Gizliservis" devrini yaşıyoruz ve ortada kıyamet gibi ölü ve yaralı var. Savaşın iki tarafı, bu kıyametin neden 7 Haziran'dan hemen sonra başladığını izah edemiyor. Fuat Avni diye bir dinleme ağı da katakullileri olmadan duyuruyor ve olaylar ardından yaşanıyor, bir tür tuluat tiyatrosu ve bu karikatürleşmiş katakullik düzene bir de inanılması bekleniyor -yani inanılacak ve milliyetçi milliyetçiliğini bilip iktidar partisini seçecek, dindad dindarlığını bilecek ve oyları bölmeden iktidar partisine verecek, verecek ki Başkanlık rejimi kurulsun ve Türkiye'nin üzerine yağmur yerine gülsuyu, kar yerine pamuk helva yağsın!
    Türkiye'de çok katakulli yapıldı, çok darbe oldu, çok darbe girişimi oldu, çok muhtıra verildi, çok aydın öldürüldü, ama bu işlerin bu kadar ayağa düşürüldüğü ve göstere göstere yapıldığı ve olmadan haber verildiği hiç olmamıştı. İşte her yalan gibi, inandırıcılığı kalmamış her şey gibi katakulliler de etkisini yitiriyor ve insanlar sanal/yalan/katakulli yerine gerçek/dürüst/yasallık arıyorlar ve mutlaka bulacaklar, çünkü 2011'de yazmıştım tekrar edeyim: Dünyanın en büyük tonajlı yalanı ile iki gramlık gerçek tokuşturulduğunda, geriye sadece iki gramlık gerçek kalır, çünkü yalan zaten yoktur, yani hiçtir.

15.09.2015

Pankürdist PKK ve Kürtlerin milliyetçilikle imtihanı

Türkiye bir zamandır "Çözüm süreci" ile meşgul ve postkapitalist sosyo-ekonomi devrinde bazılarına göre -her nedense- "Kürt sorunu" Türkiye'nin bir numaralı sorunu, yani işsizlik falan değil, kötü eğitim de değil, Kürt sorunu baş sorun. O sorun çözülünce, işsizlik sorunu kafadan çözülecek, eğitim anında düzelecek, ülkede icat patlaması yaşanacak. Hatta bir uzay aracı, ateşlenebilmek için Kürt sorununun çözülmesini bekliyor!
    Neoliberal dönemlerde yaşanan sonradan modernleşmenin kimlikçi ifadelerinden birini, Kürt milliyetçi hareketi temsil etti. PKK, bu hareketin kristallenmiş ifadesi oldu (Gerçi PKK, bin türlü Kürt sosyalistini zorla sindirip kendi saflarına kattı ve Kürt siyasetinin tekeli olmaya çalıştı, bunda başarılı da oldu, tıpkı İslamcı AKP'nin de Sağın tekelini elde etmek için elinden geleni ardına koymaması ve nunda PKK kadar başarılı olamaması gibi)
    PKK; Irak, İran ve Suriye Kürtlerinden, pankürdist yaklaşımıyla ayrılır. Türkeş'in "Bütün Türkleri birleştirmek" benzeri idealinin Kürtler arasındaki temsilcisi PKK'dır. Ve gene PKK, Türkiye'nin milliyetçilikten uzaklaşan yeni postkapitalist Kürtlerini temsil eden HDP ile arası açılmaktadır. Çünkü HDP 6 milyon kişinin oyunu almış bir parti olarak, Kürt sorununu barış içinde TBMM'inde tartışıp müzakere ederek uygar bir biçimde çözmek istiyor ve bu çözüm türünde PKK'ya ve onun "Keleş"lerine ihtiyaç yok.
    HDP, Kürtlerin başı dik, onurlu ve kimliklerine sahip çıkarak Türkiye denklemine dahil olmak istiyor ve aynı zamanda sadece Kürdistan'ı (yani Güneydoğu Anadolu'yu) değil, Türkiye'yi yönetmeye de aday. Onunla rekabet edemeyen PKK ise eski pankürdist ideallerine geri dönerek, IŞİD'e karşı savaş bahanesiyle pankürdist politikasını "Bölgesel Kürt politikası" olarak yeniden tanzim etmeye kalktı ve bir şeyi yanlış hesapladı: Amerikalılar ve Avrupalılar, IŞİD'e karşı zafer kazanan PYD'yi (yani PKK'nın Suriye kolunu) desteklemiş, hatta silah-külah vermiş olabilirler. Ama PKK'yı asla Türkiye'ye tercih etmezler, bunun somut nedenleri de ortadadır: Türkiye, kör-topal da olsa 90 yıllık demokrasi geleneği olan ve dünyanın en iyi piyadesine sahip modern bir devlettir, hâlâ NATO üyesidir ve ite-kaka IŞİD'e karşı savaşmaya da başlamıştır. Yani bir yere kadar Türkiye'nin PKK'yı bombalamasına ne ABD ne de AB ses çıkarır -bir yere kadar.
    Kapitalistleşme devrinde, Avrupa'nın yanıbaşındaki Türkiye de modernleşmekten ve ulus inşasından etkilendi. Yunanlılar ve Ermeniler, daha önce ulus bilinci geliştirdiler ve Türk İmparatorluğundan ayrıldılar. Avrupa'da geçen yıl 1914'in yüzüncü yılı kutlanırken, bağımsızlıkçı ulus inşasının Osmanlı Hanedanı hükmündeki bölgelerde desteklenmesinin yanlış olduğunu savunanlar da küçümsenmeyecek tezler öne sürdüler. Konu önemli, zira 1914'de çizilen sınırlar ve eski milliyetçilikler bugün hâlâ savaş üretiyor ve son ulus bilinci de Kürtler tarafından inşa ediliyor.
    Bulgaristan'daki Türk partisinden milletvekilleriyle tesadüfen bir toplantıda sohbet etmek imkanım olmuştu. Bu adamların Türklüklerine toz kondurmadan, Bulgarlar kadar Bulgar olduklarını ve vatanlarını koruduklarını, Türkiye'nin Bulgaristan'daki beşinci kol faaliyetine de fena halde kızdıklarını görüp şahit olmuştum. HDP, işte tam da böyle bir Türkiye partisi olmak yolunda. Ben en azından buna inanmak istiyorum (AKP gibi o da takiyye yaparsa, sonuç çok kötü olur tabii -ama yapmıyor. Çünkü onlar İstanbullu aynı zamanda, İzmirli).
    AKP, en kaba haliyle -ayrım yapmadan- Kürtlerin üzerine gelerek ve Batı Anadolu'da adeta bir linç politikası izleyerek, Kürtleri milliyetçi olmaları konusunda kışkırtıyor. Milliyetçi olurlarsa, onlara karşı savaşmak ve "düşman tanımı" kolaylaşacak. Benim bildiğim Kürtler bu tuzağa düşmeyecek kadar akıllılar, ama Türklerin de onları samimi bir şekilde desteklemesi, ve faşizan baskılara karşı elinden geldiğince koruması lazım -ama bu koruma, PKK'yı da içerebilir mi? Elbette Hayır. Yani legitim/meşru Türkiye Cumhuriyeti devleti BM'deki sandalyesiyle falan, bu sınırlar dahilinde silah kullanmaya mezun tek otoritedir. Her ulus devlet de öyledir. Ve ülke içinde silahlı gruplar olduğu müddetçe, bu ülkede sosyalistler de pasifistler de iktidar olsa, PKK susuncaya kadar silahlı kuvvetler bu savaşı sürdürür -zaten barış istenmesi ve bunun için bunca uğraşılmasının asıl nedeni budur.
    Bundan sonra Kürtler, Avropa'daki azınlık halklar gibi TBMM'de hakları için mücadele edip, kazandıkları hakların kurumsallaşmasını sağlayacaklar, alınların ak sütü gibi helaldir, ama milliyetçileşecekler mi, pankürdist PKK'ya prim verecekler mi? Yoksa 21'inci yüzyılda tarih yazıp, milliyetçi olmayan ama örnek bir formasyon ile, Dünya'nın devletsiz/azınlık halklarına bir yeni model mi olacaklar? Ben ikincisini başarıp, sahiden de tarihe geçebileceklerine inanıyorum, çünkü bu medeni cesarete ve akla sahip olduklarını düşünüyorum. Neoliberal devrin kimlikçi siyaset anlayışının temsilcileri AKP ve PKK fikriyatı iflas ederken, bunlar kendilerince çıkış yolu arayıp ömürlerini uzatmaya çalışıyorlar ve bunu da sadece şiddete başvurarak yapabiliyorlar. Unuttukları bir şey var. Geçenlerde Avrupalı bir sosyal bilimler profesörünün de kanıtladığı gibi: İnsanlar şiddetten uzaklaşan bir eğri çiziyorlar. grafik bazen dalgalanıyor, ama istikamet, şiddetten uzaklaşmak yönünde. PKK, pankürdist siyaseti yeniden benimsemeye kalksa da, Türk İslamcıların şeriat yönetimini rüyalarında bile göremeyeceği gibi, yıldızı parlamayacak. IŞİD dürüldükten sonra PKK'ya Irak'ta da ihtiyaç kalmayacak. Kuzey Suriye'de Esad'ın tek partisinden sonra şimdi de PKK'nın tek parti rejiminin kurulacağını sananlar hayal görüyor. Kürtler, PKK'yı aştı, tıpkı Türkler'in AKP'yi aşması gibi. Şimdi sadece bu durumun kurumsallaşacağı bir zaman dilimine giriyoruz. Çok güzel bir dönem geliyor. Ama önce yaralar sarılmalı ve Kürtlere destek olunmalı. Etle tırnak ise, haydi bakalım.

14.09.2015

AKP'nin sonuna ve Yepyeni Türkiye'nin başlangıcına doğru

AKP kongresinde Davutoğlu'nun boş delege sandalyelerine konuşma yapması, tarihi bir olay olarak sessiz sedasız Türkiye'nin internetteki belleğinde yerini aldı. Türkiye'nin yüzde 41 oy alan açık ara birinci partisi, 13 yıl tek başına iktidar olduktan sonra, koalisyon kuramayacağını -koalisyonlara göre inşa edilmediğini- böylece kendi sonunu, 5. Kongresinde belgelemiş oldu. AKP kendi kaderini Erdoğan'ın "tek adam" olarak siyasi ömrüne endeksleyip, pimi de çekti. Şimdi merak edilen, yasal yollardan bir daha asla tek başına iktidar olamayacak AKP ve Erdoğan'ın yasa ve teamülleri kauçuk gibi "esneterek" ne kadar devam edebileceği. Halkın gözünü korkutarak, veya "Bu hımbılların ensesinde boza pişirilse bunlar gıkını çıkarmaz" önyargısının 2013 Haziranında çöküşünden beri aynı istikamette ilerleniyor ve halkın gözünü korkutmanın çeşitli yöntemleri deneniyor, sonuç hep aynı: Kimse korkmadığı gibi, artık herkes direniyor ve direniş halk içinde kendine bir de Sol kültür oluşturuyor. Erdoğan, istemeden, Türkiye'de yeni tip Sol'un konsolide olmasına hizmet ediyor ve Sol ile HDP'de temsil edilen yeni barışçı Kürt hareketiyle daha komplekssiz bir yakınlaşma doğuyor.
    AKP'nin Kasım seçimlerinden sonra dağılma sürecine girmesi sürpriz olmayacak. Ama asıl şaşırtıcı olmayan, Sol'un daha da akıllanması, daha makul bir birleşik hareket haline gelmesi ve AKP içindeki seküler, iyi eğitimli, daha varlıklı kesimlerin de CHP'ye yöneldiği bir sürecin başlaması olacak. CHP, Türkiye'nin merkez Partisi olmaya doğru yavaş ama emin adımlarla ilerlerken, 2008'den itibaren savunduğum ilkeleri aynen uyguluyor ve bunu görmek benim için çok hoş: Sonucu ne olursa olsun mutlaka evrensel yüksek değerleri -gerekirse militanca- savunmak. CHP bu temel ilkeyi uygulamaya başladığından beri gerçi Kemalist kanadından kopmalar oldu, ama sürekli yükselen bir eğri çiziyor. Bu anlamda CHP, Türkiye'de 60 yıldır merkezi oluşturan Sağ partilerin yerine Sol değerlerin geçeceği yeni dönemde merkezi önemde. Ama nihai hedef CHP iktidarı falan değil elbette.
    Yepyeni Türkiye'yi kuracak olan Sol, CHP'nin merkezi siyaseti belirlediği ortamda, yapıcı eleştirileriyle başlayacağı iktidar yürüyüşünü, elbette değişerek sürdürecek. 2008'den beri neoliberal paradigmanın değişerek, yerini 'Postkapitalist' paradigmanın aldığını söylüyoruz. Bunun birinci elden anlamı, paradigmanın, post-most da olsa, bozulan bir kapitalizm türüyle alakalı olduğudur ve Sol, zaten bu nedenle önem kazanmaktadır. Şimdi ne 1945'de sona eren "Emperyalizm çağı" (paradigması) sözkonusudur, ne de 1991'de sona eren "İki süper devlet hegemonyacılığı çağı" (paradigması) sözkonusudur. Yani eski laflarla Solculuk yapmak devri çoktan sona ermiştir. Sol bunun bilinciyle yeni bir mecrada ilerliyor ve Sol değerleri günümüzün şartlarına uyarlama mücadelesi de veriyor. Kendini yenilemeyenlerin nasıl yok olduğunu tarih boyunca iyi öğrenmiş olması gereken Sol, şu anda Türkiye'nin gelecek vaad eden tek siyasi istikametidir ve tabi Postkapitalist paradigma sonrasının Türkiye'sine giden yolu da açmakla görevlidir.

12.09.2015

AKP'nin 5. Parti kongresinin susup söyledikleri

Birkaç yıl önce İzmit'de CHP'nin belediye seçimleri için yaptığı bir salon toplantısına katılmıştım, Kılıçdaroğlu da katılmış ve bir konuşma yapmıştı. Birkaç "özel" trahürat dışında salon oldukça sakindi. Bugün Ak Parti'nin daha büyük ölçekte Ankara'da yapılan kongresi, bana o CHP toplantısını hatırlattı. -Belki de insanlar eskisi gibi heyecanlı değiller, zıplamaktansa oturup dinlemeyi tercih ediyorlar.
    Gözler yalan söylemez. Davutoğlu salonu dolaşıp, kapalı stadın dört bir yanını eşiyle el sallayarak dolaşırken, ona el sallayan partililerin gözlerinde beklenti ve kuşku vardı. Hatta orta yaşlı bir adamın yüzündeki ifade, veda için el salladığını düşündürdü bana. Genç taraftarların bol tekbirli, "gurur duyuyor"lu sloganları, Davutoğlu'nun her cümlesi'nde Allah (c.c.) adı geçen giriş cümleleriyle salon coştu. Ama konuşmasının ortasına gelmeden salonda dikkat dağıldı ve sonlara doğru üst katlarda boşluklar oluştu.
    Ak Partililer, ölen askerlerin anısına kongrede müzik çalmadıklarını söylediler -isabetli bir yaklaşım- ama Türkiye'nin en büyük partisinin kongresi daha yarısına gelmeden neredeyse tamamen boşalırsa, hatta delegelerin bile yarısına yakını bir ara ortada görünmüyorsa, Davutoğlu'nu çoğu susup tezahüratsız dinledilerse, rahatlıkla bir keyifsizlikten bahsedilebilir, -zira eski kongrelerini de biliyorum AKP'nin.
    Türkiye'nin insanı, hangi partiyi tutarsa tutsun güzel. Buna bir kere daha şahit olmak hoşuma gitti. Kuşkular yüksek, lider Erdoğan'a olan bağlılık tam ama bunun artık yetmediğini anlamışlığın verdiği umutsuzluk da suskunluk ve ağırlık olarak ifade ediliyor.
    Şimdi gazetelerde bir sürü yazı çıkacaktır, yeni parti yöneticilerinin Erdoğan'a ne kadar yakın oldukları tartışılacaktır -ki öyleler... Bence bunların bir önemi yok. AKP şimdi değil, ne zamandır bir Erdoğan partisi ve partinin eski ağır topları bunu kabullenmiş görünüyor. Ak Parti tanıtım filminde Abdullah Gül'den bir kez olsun bahsedilmemesi, zaten çok şey söylüyor. AKP'nin ilk Başbakanı ve ilk Cumhurbaşkanı'nın bir kez bile anılmaması, ancak onun kongreye gönderdiği mesajının okunmasıyla delinebildi. Ama Erdoğan, tek adam olarak bir filmi gösterilerek anılırken, Arınç'ın sadece bir kez adı geçti.
    AKP, rotasını yitirmiş görünüyor. Ama parti fonksiyonerleri seçmenin eski kriterlerle oy kullanmadığını anlamışlar. Hatta seçmenin ve halkın her zaman partilerden daha hızlı geliştiğini de anlamışlar. Herkes tarafından aldatıldıkları temasını işleyerek pek oy alamayacaklarını ise henüz anlamamışlar. Ve Erdoğan'ın yokluğu...
    Gençlerden biri, "O konuşunca tüylerimiz diken diken oluyor" diyor ve kimsenin Erdoğan'ın yerini tutamayacağını söyleyenler kervanına katılıyor. AKP eriyor ve böyle devam ederse erimeye devam edeceği kesin. PKK'ya sıkı bir saldırı başlatıldığını, bunun da Güneydoğu'da bile oy getirdiğini söyleyenlere inanmakta zorlanıyorum, ilk seçimlerde ne olacağını göreceğiz. AKP bir transformasyon sürecine giriyor gibi. Yeni zamana ayak uydurmak için değişmek zorunda, üstelik bunu da anlamış görünüyorlar, ama Erdoğan'a bu derece bağlılık, partinin kendini dönüştürmesini engelliyor. AKP, kendisi için pek iyi olmadığını bile/anlaya, Erdoğan vesayetinden kurtulabileceğinin sinyalini vermiyor.

11.09.2015

Ortadoğu'da değişen dengeler, sürprizler ve Rusya

Rusya'nın IŞİD'e ve ABD'nin Ortadoğu'daki yerine karşı ne planladığı hâlâ muğlak, ama Ortadoğu'da sadece IŞİD'in değil, ABD'nin de geleceği pek parlak görünmüyor. Rusya'nın Suriye'de doğrudan devreye girmesi, burayı Amerincı Sünni bir yapıya terketmemekte kararlı olduğunu gösteriyor.
    Benim ilgimi çeken ise, Moskova'da ağırlanan Suudiler...
    Malumunuz, IŞİD Suudi Arabistam'a saldırdığından beri, Suudiler IŞİD'e para yardımını durdurdu. Bunu Dünya basında, "IŞİD'i Türkiye ve Katar dışında destekleyen yok" benzeri cümlelerle okuduk. Şimdi Katar ve Türkiye'de bu örgüte karşı savaş uçağı vereceklerini taahhüt ettiler ve Türk uçakları geçenlerde IŞİD mevzilerini bombaladı. Buna IŞİD'den ciddi bir tepki gelmedi, tabii bir tehdit videosunu saymazsak. Ama  Suud'ların ABD ile arası açılıyor ve bu da sadece ABD-İran yakınlaşmasından kaynaklanmıyor. Rusya, IŞİD'e karşı yeni bir koalisyon kuruyor.
    Rusya'nın kurmakta olduğu koalisyonda Suudilerin de yer alması ihtimali yüksek, elbette Mısır'ın ve bazı diğer şeyhliklerin de. Bu önemli, çünkü ABD'nin IŞİD'e karşı savaşının bir şekilde ciddiye alınmadığını, samimi bulunmadığını gösterir -ki, burada şu en merak edilen soru da yeniden sorulur:
    IŞİD'i kim kurdu, nasıl örgütledi ve uluslararası bağlantıları belli bir örgüt nasıl herşeye rağmen büyüyebiliyor?
    İşte bu sorulara bazı araştırmacı gazetecilerin verdiği yanıtları duysanız, dudaklarınız uçuklar ve Türkiye'de iktidarın neden bu kadar canla başla tek başına iktidar kalmak istediğini ve Ortadoğu'daki birçok gelişmeyi de daha iyi anlarsınız. Ama şimdilik herşey muğlak. Bilgiler yetersiz ve bir kısmı söylentilerden ibaret. Yakında şaşırma katsayısında artış bekleyebiliriz!

9.09.2015

Türklere Gezi, Kürtlere Cizre

Tam 7 gündür Cizre'de sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. Türkiye'de kötü bir rekor. Eskiden birkaç saatliğine uygulanırdı, çünkü halk işine gidecek, bakkala gidecek, okula gidecek...
    Ama bir kasabanın halkını bir hafta evlerine tıkıp çıkanı da vurmak, şimdiye dek Türkiye'nin yaşadığı en absürd vicdansızlık örneklerinden biri ve bunu ne Türkler ne de Kürtler yapıyor. Yapanlar, İslamcılar. Anadolu'ya tamamen yabancı bir tür. Ve bu tür, varlık nedeni olarak adeta Türkiye'nin iki kalabalık halkını sınıyor. Gezi'de Türkleri sınadı, İstanbul ve Ankara'da, Türkiye'nin Batısında halka kan kusturdu, gençleri kör etti.
    Sınavdan Türkler alınlarının akıyla zafer kazanarak çıktılar, hem de öyle bir zafer ki, İslamcı aklı bunu henüz çözebilmiş değil. Şimdi Hürriyet bile bir ton saldırgana iki kere direnebiliyor, kimse korkmuyor, herkes yazacağını yazıyor, söyleyeceğini söylüyor ve biatkarlar/itaatkarlar gün geçtikçe azalıyor.
    Kürtlerin Cizre sınavı, Türklerin sınavından çok daha ağır koşullar altında geçiyor. Güvenlik güçleri, PKK'nin koz verir gibi işlediği cinayetleri bahane ederek halka alenen ateş açıyor. Evlerinde ekmek/su kalmayan Cizreliler ölülerini sıcakta bozulmasın diye buzdolaplarında saklıyorlar. İnsanları böyle bir şey yapmak zorunda bırakıp da rahat uyuyabilen politikacılar, amirler, eskiden yoktu, Anadolu'ya yabancı elli yıllık Vahabi kırması kadayıfçı bir İslamcılık türünden çıktı.
    Gezi'ye Kürtlerden destek bekleyip bunu ancak gecikmeli olarak alan ama buna sevinen Türkler, Cizre'ye aynı ölçüde destek vermiyorlar, çünkü kafaları fena halde karışık. "Vatanın bölünmez bütünlüğü" diye başlayıp failimeçhullerle devam eden ezberleri hatırlayanlar ve "fırsat bu fırsat" diyerek PKK bahanesiyle Kürtlere ve HDP'ye saldırılara susanlar, görmezden gelenler çok. Ama Cizre'de insanlar hâlâ, Türk askerinin/polisinin ölmesini istemeyen samimi bir çoğunluktan oluşuyor. Hepsi kendini Türkiye'nin bir parçası sayıyor ve muhtemelen çoğunun İstanbul'da/Ankara'da akrabaları yaşıyor. -E ama kendisine Kürt demek istiyor, "Türkiye Kürdü" ve bunu PKK'nın silah zoruyla ülkeye dayatmasını istemiyor. Cizreli, bütün bunların dağlarda/şehirlerde silahla değil, Millet Meclisi'nde konuşulmasını ve bu ülkenin vekilleri tarafından kararlaştırılmasını istiyor. Bu , aynı zamanda PKK'dan uzaklaşmanın ve onu marjinal bir örgüt haline getirmenin de ilk önemli adımı.
    Halk, mahallelerine polisin girmesini engelliyor, çünkü -Şırnak'da halktan duyduğum kadarıyla- polis mahallelere girince uluorta ateş ediyor, evlerde hoyrat aramala yapıyor. Nitekim Cizre'den her gün ölü haberi geliyor. Halk çocuklarının sokağa çıkamamasından, korkmasından, gece silah sesleriyle uyanıp ağlamasından, zırt pırt biber gazı solumaktan bıkmış. Sadece polise değil, şiddeti katmerlendiren PKK'ya da kızgınlar, ama PKK'lılar onların çocukları, akrabalarının oğulları/kızları. Ve istisnasız hepsi barış istiyorlar. PKK sempatizanları olduğunu sandıklarım bile.
    Cizre bir sınav, çünkü bir sorumun yanıtını oralarda buldum...
    Hindistan'da Gandi, şiddet uygulayan muktedire karşı pasif bir direniş sergilemişti. Onların saldırılarına asla karşılık vermemişti. Zahmetli mücadeleydi ama çok etkili oldu. Nihayet Gandi de ülkenin kurucu lideri de oldu. Çünkü şiddete karşı şiddet kullanırsanız, sadece şiddet sarmalını sürdürmüş -hatta şiddetini artırmış- olursunuz. Şiddeti durdurmak için şiddete şiddetle karşılık vermemek fikrini bir manifesto gibi insanlık tarihine kazıyan kişi de Hz. İsa'dır, hem de Hristiyanlar bu yöntemi pek takmamış ve Dünya Savaşlarında milyonlarca insanın canına kıymış olsalar da. Kürtler, barış yolunu seçtiler, HDP seçmenin %13'ünün oyunu aldı, bir sonraki seçimlerde bu oran mutlaka daha yüksek olacak. Ve Kürtler, saldırılara pasif direnişle yanıt verseler, Gezi olayındaki gibi şiddet kullanmadan gösteriler yapsalar, saldırılara karşılık vermeseler? Böyle bir durum, saldırgan İslamcı -geçici- iktidara daha çok zarar vermez mi? Gezi bu yöntemle destan yazmıştı.
    Bu iki olay şeklen birbirine benzemese de, tayin edici bir faktörü o esnada daha iyi anladım. "Silahla direnmezsek herkesi öldürürler" dedi biri. Yani Gezi'deki gibi "halka daha dikkatli olmak" gibi çekinceler devreye girmez. İşte buradaki tayin edici faktör şu: "Çünkü Batı'da kimse ilgilenmez. Peşini bırakırlar. Unuturlar."
    "Etle tırnak" edebiyatı, insanları "uzaktan sevmek"le olmuyor. Bu insanlar, öldürülseler, Batı Anadolu'da pek ilgi çekmeyebileceğini düşünüyorlar ve sadece "yokolmak" korkusuyla silahla direniyorlar ve direnenlere karşı çıkmıyorlar. Cizre'de silahla direnen de -anlatıldığı kadarıyla- henüz PKK değil. Bölgede silah satın almak kolay. Millet polis korkusundan onları mahallesine sokmuyor. Çünkü artık çoluk çocuk da kurşunla ölüyor.
    Cizre'deki sınav, Kürtlerin barışçı yolda ve şiddetsiz eylemde direnmesi ile ilgili. Ve bu da güvenlik güçlerinin inanılmaz baskısına rağmen ancak bir şart altında olabilir: Cizre'de bir haftadır sokağa çıkamayan insanlar, batı Anadolu'da yaşayan Türklerin umurunda olursa. Eğer Türkler "Hepimiz Cizreliyiz" diye kapıya dayanırlarsa Cizre'de silahlar susar ve zor zamanda etle tırnak birlikteliğini gösterir. Yoksa zaten herşey laftan ibarettir ve yakınlık göstermeyip sürekli itip kakılan insanı görmezden gelirsen, o da seninle birlikte yaşamak istemez. Ve istemeyeni artık zorla tutamazsınız. İkna ve müzakere çağına giriyoruz. Global dünyada savaş dünyanın her yanında zararlı etki gösteriyor. Dünyaya barış da bu yüzden geliyor zaten.
    Sınav devam ediyor.

8.09.2015

İçsavaş ve katliam provokasyonuna karşı demokrasinin zaferi yakın

"Konstantiniye günlükleri" blogumun başlama nedeni, bu dönemde şiddet ve savaş potansiyelinin çok yüksek oluşu. Bu nedenle hergün yazıyorum. Gelecek yıla kadar sürüp devam edebilecek bir durum. Çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Türk Sağcılığının tekelini eline geçirmiş İslamcılık, kendi altını oydukça oyuyor.
    Dağlıca'da PKK'nın askerlere uyguladığı katliam da, buna tepki niyetine sokaklara salınan eli sopalı islamcı/faşist sürüleri de, hep aynı hedefe saldırıyor: HDP'ye.
    Eğer HDP, AKP ile PKK'nın kendi aralarında -başka hiç kimseye sızdırmadan- "Çözüm Süreci"ni sürdürebilselerdi ve HDP, "Bu gizli-kapaklılığı bırakalım, bu işi Milletin Meclisi'nde çözelim demeseydi, hem AKP hem PKK pek mutlu olacaktı ve iki taraftan birden HDP'ye zarar vermeye kalmayacaktı. Ama şimdi HDP'den bu iki kafadara, yani AKP ve PKK'ya bir karşı hamle gelebilir. CHP Milletvekili Yarkadaş, Demirtaş'ın "AKP ve PKK arasında Oslo'da imzalanan protokol"ü açıklayabileceğini söyledi. Yani AKP'nin TBMM'den ve Muhalefet partileri yönetimlerinden bile gizlediği belge, açıklanabilir ve bu da, savaşan iki tarafın zararına olacaktır.
    Türkiye bir içsavaş ortamına sokulmak isteniyor. Ortalığı yakan atmosferin bir süre daha devam edebileceği, Türk halkının Muktediri görevden uzaklaştırmanın çaresini buluncaya kadar süreceği bilinmeli. Bu çarenin en geç gelecek yılın ortasına kadar bulunabileceğini tahmin ediyorum. Bir çare önerisi CHP Milletvekili İnce'den geldi: Cumhurbaşkanı'nıun Cemal Gürsel gibi "işgöremez" raporuyla görevden alınması. Kuşkusuz başka "çareler" de gelecektir ve sonuçta Türk demokrasisi -Gezi'de olduğu gibi- Dünyaya da örnek teşkil edebilecek bir yöntemle kendi diktatöründen kurtulacaktır. Bu yöntemlerden ziyade o yöntemlerin uygulanması ise, halkın tahammül sınırına erişilmesine bağlıdır. Diktatörden kurtuluş yolu ne kadar legal ve şiddet içermeyen şekilde gerçekleşirse, o kadar şık olacaktır.

7.09.2015

Savaşın başlangıç nedenini unutmamak ve Şırnak

Üç günlüğüne Şırnak'daydım. Orada "Savaş" denen durumun halkın üzerindeki etkisini birebir görüp yaşamak imkanına sahip oldum. Bir kere bu kez herşey eskisinden farklı. Eskiden çatışmalar asla bu günkü kadar yoğun değildi ve savaşın "Erkek" yanı tarafların doğal olarak uyduğu bir kuraldı. Çocuk yaştakiler öldürülmezdi -kızlı oğlanlı. Ayrıca saldırılar sadece dağlarla kısıtlıydı, uzaktan kumandalı sokak bombalarıyla şehirlerde saldırılar yok gibi bir şeydi.
    Şırnak'da halkın konuştuklarından ziyade sustuğu noktalara dikkat ederseniz, Savaşa karşı tutumunu da gayet net anlayabilirsiniz.
    HDP'nin seçim zaferini ve Barış politikasını üç gün üç gece kutlayan bir yerde, PKK'nın devletin inşaat araçlarından askerine polisine kadar önüne geleni yakıp öldürmesini halk desteklemez. Nitekim pek destekler görünmüyor, PKK halk nezdindeki prestijini kaybediyor. Ama bu, polisin inanılmaz baskısı ve halka gelişigüzel ateş açıp kadın-çocuk demeden bölge halkını ökdürmesi kabul edilemez. Halk, bu inanılmaz baskıya silahla karşılık verilmesinin, şiddet sarmalını sürekli yeniden ürettiğini ve dozunu yükselttiğini görmüş. Dozu azaltıp yeniden barış ortamına geçilmesi, Türkiye'yi "fiilen" yöneten Erdoğan'a ve AKP Hükümetinin bir Hükümet gibi davranmasına bağlı.
    AKP cenahındaki en büyük sorun, Erdoğan'a yenilmez başkan gözüyle bakılması ve kanunsuz uygulamalardan "güç" devşirilmesinin akıl sayılması. Şırnak'ta her kimle konuşursanız konuşun, olayların AKP'nin tek başına iktidar olamamasıyla başladığını net bir şekilde herkes söylüyor, geriye, gençlerin ateşli "kendimizi savunuyoruz" söylemine susan yaşlılar kalıyor. Son günlerde kendi çocuğunu kaybetmiş insanlar bile, "Asker de polis de bizim gençlerimiz, PKK'lılar da çocuklarımız diyorlar.
    Kimse, savaşın Suruç patlaması ve kuşkulu polis ölümleriyle başladığını unutmuyor, ayrıca Erdoğan da her fırsatta "Başkanlık için 400 milletvekili"ni hatırlatarak kendini unutturmuyor. Ama Dağlıca saldırısı, savaşın başlangıç nedenini unutturmaya yönelik bir eylem. O kadar büyük bir eylem ki, sonuçta herkesin birbirine "Onların katliamına misilleme" anlayışını "meşru" gösterebilecek dozda. Savaşın yeniden başlamasını ve aslında HDP'nin şiddet içermeyen barışçı siyasetinin AKP ve PKK tarafından el birliğiyle çiğnenmesi, halkın gözünden kaçmıyor. Bir sonraki seçimlerde seçmenlerin korkutularak oy oranını düşürmek planı işliyor ve bu ortam sürerse "başarılı" olabilir. Burada "başarılı" sözünün, artık kanunsuzluğun da ötesinde bir durumu ifade ettiği açık.
    Güneydoğu'da adil bir seçim olursa, AKP tek oy alamaz. Herşey o kadar taze ki, savaşın nasıl başladığını da kimse unutmaz ve Hükümetin düşmanlık ve nefrete dayanarak yürüttüğü politika, halkın kin ve nefretine dayanmayı umuyor. Ama kötü duygular, her zaman sahibini yıpratır ve asla uzun süreli olmaz.

6.09.2015

Suriye'de mikro Dünya Savaşı

Aylan'ın ölümü, birçok parametreyi, daha da etkinleştirmiş görünüyor. Büyük Britanya ve Fransa, mülteciler sınırları devirip Avrupa'nın tam ortasına kabul edilince, "sorunu kaynağında çözmek" amacıyla/bahanesiyle Suriye'de savaşa askeri müdahaleye karar verdi. Rusların Suriye savaşı ile ilgisi, son günlerin en önemli olaylarından. IŞİD'i bitirmeye sahaya iniyorlar ama Amerikalıların bundan hiç hoşlanmayıp Rusları "uyardığı"nı da artık biliyoruz. Ama Amerikalılar başka şeyler de yapıyor. Mesela 1-24 Eylül arası Rusya, Yunanistan hava sahası üzerindnen Suriye'ye "insani yardım" amaçlı -adeta- bir hava köprüsü kurmuş. Sputniknews'un haberine göre ABD Cumartesi günü, Yunan Hükümetinden bu uçuşlara izin vermemesini istemiş, Yunan Hükümeti de Ameriklılara "Sana ne" gibi bir cevap vermiş. Konu doğrulanmadı, bir söylenti, ama Amerikalılar -her nedense- IŞİD'le başkalarının da uğraşmasını pek istemiyor ve bu artık bir sır değil.
    Savaşa dışarıdan dahil olanların amaçları da ilginç. Mesela Büyük Britanya Dışişleri Bakanının konuşmasını -gözlerinizi kapasanız- AKP Dışişleri bakanı sanabilirsiniz: Öncelik Esad rejimi, ikinci cümlede de IŞİD. Fransızlar bu konularda biraz daha kararsız, ama oraya giriyorlar. Ruslar çok garanti gidiyorlar, bin kişilik bir danışmanlar grubunu şimdiden gönderdiler ve bu adamlar, Suriye'ye gelecek Rus ordusunun nereye nasıl yerleşebileceği ve nasıl hareket edebileceği gibi taktik konularda (ve stratejik konularda) hazırlıklar yapıyorlar. Amerikalıları asıl endişelendiren bu, Rusya'yı uyarmaları da asıl bu yüzden. Ama çok daha karışık.
    ABD, Rusya ile yaptığı anlaşmayı çiğneyerek Ukrayna'ya asker yerleştiriyor, bu arada Azerbaycan da 65 bin askerin katıldığı dev bir askeri manevra ile, (Rusya'nın sadık müttefiki Ermenistan'a karşı) "ben de varım" dedi. Eş zamanlı olarak NATO, Soğuk Savaş sonrasının en büyük hava indirme manevrasını yapıyor. Nereye inecekleri meçhul ama indikleri yerde çiçekle karşılanmayacakları kesin. İşaretler pek iyi değil ve olayın merkezinde IŞİD ve onu kurup kollatanlar var. Asıl savaş onları vuracak.

5.09.2015

Suriye'de Rusya'nın devreye girişi ve AKP

Rusya, AB ile birlikte, Amerikalıların 11 Eylül 2001'de yaşadıkları El Kaide saldırısı sonrası W. Bush'un deli boğalar gibi Irak'a dalmasını sessiz sedasız izlemek zorunda kalmıştı. İtirazlar cılızdı. Rusya, ABD'nin şimdiki müdahalelerine akıllı müdahalerle karşılık veriyor ve Suriye'de de öyle olması bekleniyordu, nitekim Tartus limanı üzerinden Suriye'ye sürekli lojistik destek veriyor ve Suriye Ordusu yanında IŞİD'e karşı savaşa katılacağı yönünde işaretler vermişti. Ama şimdi konu daha da netleşiyor. Rusya bu kez, tüm gövdesiyle bizzat işin içine girmekle kalmıyor, IŞİD'e karşı kendisi bir koalisyon kuruyor ve Suriye ordusu bu koalisyonun sadece bir parçası oluyor.
    Rusların ABD'ye pek güvenmediği bir sır değil, ama ABD IŞİD'i bombaladıkça bu örgütün güçlenmesi, belli ki yeni ve daha yüksek kalitedeki eylemleri zorunlu kıldı. Bu eylemlerin en ilginci, Putin'in bir kanun teklifi vererek Dolar ile ticareti Rusya'da yasaklamayı planlaması. Teklif hazır, kabul edilmesine kesin gözüyle bakılıyor.
    Burada defalarca İslamcıların hakkından gelmek için bir Dünya koalisyonun kurulma ihtimalinden bahsetmiştim, ama Ruslar ve Çinliler, IŞİD ve diğer İslamcılara karşı kendi toprakları dahilinde sert önlemler almanın ötesinde fazla birşey yapmamışlardı. Şimdi Rusya, Suriye ordusunu sadece yedeğine alarak IŞİD ve onun arkasındakiler "her kimse" onlara karşı savaş meydanına iniyorlar. Bütün bunlar elbette çok kötü, AKP'nin dünya cihadizmine yaptığı yatırımın yol-su-elektrik olarak Türkiye'ye döneceği bir sürece giriyoruz. Bu süreçte CHP'nin, HDP'nin (ve galiba MHP'nin), eski ezberci anlayışla Amerikan taraftarı bir otomatizme uygun hareket etmeleri hiç iyi değil. Yepyeni Türkiye, çok daha bağımsız davranmayı öğrenmek zorunda. Ve İslamcıların asıl ipini çekecek olanlar da Ruslar olacak gibi görünüyor.
    İslamcıları kimin düreceğini konuşurken, üç ihtimalden bahsetmiştim, bunun ilki elbette Türklerin kendisiydi. İkinci İhtimal Amerikalılar, üçüncü ihtimal Ruslardı. Açıkcası ben -kesin sonuç vermesi bakımından- Rusların İslamcılarla "ilgilenmesini" tercih ettiğimi daha önce yazdım. Şimdi Ruslar sahaya iniyor. Biraz acıyacak, ama sonuç gayet iyi olacak.

4.09.2015

Türkiye'nin geçici kaos günleri

"2013-2017 Değişim/Dönüşüm Dönemi"nin en yoğun kısmını yaşarken ortaya çıkan durum, şimdi taze yaranın daha sonra fena ağrıyacağı riskini de taşıyor, ama ben sağduyunun üstün geleceğine güveniyorum. Genel zaman kalitesinin Türkiye'yi ilgilendiren hali, Türkiye'nin sanki iç savaş kışkırtır görüntüsü arzetmesi ve hslkın bütün kesimlerinin, bu boğucu şiddet sarmalının asıl nedeni olarak AKP'nin tek başına iktidar gelememesini göstermesi.
    Olaylar, kimsenin ummadığı bir noktaya doğru ilerliyor: Halkın yeni bir bilinç kazanmasına. Yeni bilinç, eşitlikçi empati ve özgürlükçü demokrasi talebi olarak özetlenebilir, ama bence asıl gücü, cesaretinden geliyor.
    Şırnak'tayım ve hiç beklemediğiniz şekilde politikayla bile ilgilenmeyen bir baba, güvenlik güçlerinin baskısından nasıl bunaldıklarını, rasgele ateş açtıklarını anlatan ve bunda çok da haklı görünen yakınına, PKK'nın savaşından da bıktıklarını söyleyiveriyor. Aynı şekilde, öleceğini sezen bir polis de, vasiyeti olarak, ölürse cenazesine hiç bir politikacının gelmemesi gerektiğini söylüyor ve onları lanetliyor -eh böyle bir laneet de tutar!
    Diğer yanda Dünya bir mülteciler krizi yaşıyor ve çoğu Suriyeli olan bu insanların Avrupa'ya "daha iyi yaşamak için" değil, "hayatta kalmak için" gittikleri, dönebilecek bir yerlerinin kalmadığı anlaşıladursun, Yunanistan'a kaçanların Türkiye'den geldiği pek sorun edilmiyor. Kuzey Afrika'dan Avrupa'ya giden göçmenler de var elbette, ama dört göçmen akımından biri Türkiye üzerinden ve bunu sorun edinen bir Hükümet de yok.
    Türkiye Suriye'de, insanların yaşam alanlarını ortadan kaldırır cinsten bir savaşın destekçisi. İnsanların haysiyetli bir hayat yaşayabilecekleri alanların ortadan kalkması gibi korkunç bir durum, Türkiye'nin en yüksek HDP seçmeninin yaşadığı yerlerde de yaşanıyor. Ve bu savaşı Kürt korkusu veya Türk korkusu nedeniyle destekleyenler, 21'inci yüzyılda haysiyetli/modern asgari yaşam alanlarını yokettiklerinin farkında değiller. Yani bir takım koca koca adamlar, dağda veya Ankara'da eskisi gibi boruları ötsün diye, bilmeden, benim "Ekonomisiz bölgeler" dediğim, Somali veya Afganistan gibi yıkıntı/istikrarsız alamlar bırakıyorlar ve insanları -geriye dönüşü olmayan şekilde- memleketlerini terke zorluyorlar. Güneydoğu'nun bazı il ve ilçeleri, bu hale doğru yaklaşma eğiliminde. Bu, kötümser tablo.
    İyimser tablo, halkın şaşırtıcı bir kesinlikle gidişatı görmesi (ama siyasilerin görmemesi ve sadece "çok fena olur" demekle yetinmesi, "ne olur mesela?" sorusuna da, muğlak felaket senaryolarıyla karşılık vermeye çalışması).
    Halk, artık politikanın önünde, ondan daha ilerisinde. Ve bunu da sağduyusu ve makul akılla başarıyor. Esip gürleyen kin küpü taraftar troll takımı ve çok konuşup birşey söylemeyen aydın takımı ve günah çıkarmakla meşgul liberal mevta takımı, Gezi'den bu yana batıda ve doğuda yaşanan derin dönüşümü anlamaya hazır değil, onlar, olmayan geleceklerini kurtarmakla meşguller. Bu arada tarihin çarkı tüm ihtişamıyla dönüyor ve muktedirliğe alışmış politikacıyı, muktedir yanaşması köşeci trolü, Türkiye'yi Hitler'e vermek konusunda tarihi rol oynadığı halde ülkeden özür dilemeyi bile beceremeyen liberal entelektüel klanını acımadan eziyor. Ezdikçe gözler iri iri dehşetle açılıyor ve şerden hayır doğuyor.
    2011'de yazdığımı tekrarlayayım: Bu süreçten çıktığımızda, Türkiye'de kendini tekel sanmış islamcı muktedir ile muktedir payandası/yalakası kimse, aynı kalarak yaşayamayacak. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak ve Türkiye, güçlüye sığınan korkak ve fırıldaklara değil, cesur ve omurgalı olan özgürlükçülere kalacak.

3.09.2015

Minik Aylan'ın dünyaya verdiği ders...

Bodrum'dan, Yunanistan'ın Kos adasına kaçmak isterken boğulup kumsalda bulunan üç yaşındaki Aylan'ın DHA muhabiri tarafından çekilen fotorafı, bütün Dünyayı ve tabii Türkiye'yi de allak bullak etti. Verilen tepkiler farklılıklar gösteriyor. Ama ağır basan yan, mülteciler konusunun nasıl büyük bir sorun haline geldiği, herkesin bunda sorumluluk taşıdığı ve globalleşmenin sadece firmaların mal/para dolaşımı alanında değil, özgürlük alanında da, haysiyetli yaşam sürmek talebi alanında da yaşandığını gözler önüne serdi. Krizlerin ve savaşların -eskisi gibi- ülkelerin milli sınırları içinde kalmadığı da iyice anlaşıldı.
    Avrupa'da Aylan'ın fotorafına verilen ilk belirgin tepki, Türk basınında olduğu gibi Avrupa basınında da, fotorafın basılıp basılmaması konusundaki ciddi tartışma oldu. Avrupa basını ağırlıklı olarak, AB'nin mülteciler politikasının çöktüğünden bahsedip bu politikaları kıyasıya eleştirirken, bir kısmı da bu göçe ve insan ticaretine göz yuman Türk Hükümetini suçladı. Türkiye'deki -normal- basın, mültecilerin ölümünden Türk Hükümeti'nin Suriye politikasını sorumlu tutarken, o insanları Kos'a kaçıran insan kaçakçılarını konu edinen pek olmadı.
    Muhafazakar Portekiz gazetesi Diário de Notícias, "En azından çocuğun cesedini gördükten sonra iğrençliği, adamsendeciliği ve ilgisizliği artık kaldıramayız, bu bizim bireysel ve kollektif utancımız" diye yazdı. Tam da böyle bir duruma gösterilen infial karşısında halka "sakin olun" öğüdünü veren Avrupalı politikacıları da suç ortalığıyla itham etti. Muhafazakarlar bile isyanlardayken, olaya ateş püsküren Sol gazetelerden İspanyol El Pais gazetesi, göçmen akını konusunda yeni ve kapsamlı önlemler alınması, yani infialin yetmediğini gerektiğini yazıyordu.
    İtalya'nın liberal La Stampa gazetesi, Aylan'ın fotorafını bastı ve "Bu fotorafı sizlerden gizlemek, bakışları başka yana çevirmek, sanki hiç bir şey olmamış gibi yapmak olurdu" dedikten sonra şöyle yazdı: "Herkes bir dakika saygı için durup, tatilimizi geçirdiğimiz kumsallarda neler olduğunu görmeli."
    Üzüntü çok büyük. Minik Aylan, kısacık ömründe kimsenin yapamadığını yapıp, Dünyayı Suriye'li ve dğer mültecilerin dramı konusunda uyandırdı. Şimdiye dek sadece "Bunları sınırlarımızdan uzak tutalım" ve "Birkaç bin kişi de biz alalım" sarmalında dönen ve bir çözüm bulunamayan mülteciler konusu, 21'inci yüzyılda ilk kez gerçek anlamda ciddiye alınacağa benziyor. Bu insanların kendi doğal yaşam ortamlarından nasıl ve niye kopmak zorunda kaldıkları da, elbette bu kapsamlı çalışmanın bir parçası olacaktır. Bu acı olayların tek iyi yanı, bundan sonra uluorta faşistlik yapanların, eskisi kadar rahat yaşayamayacağıdır. Dünyanın bir köşesinde insanlık onuru ayaklar altına alınınca, Dünyanın diğer köşesindekiler de bu acıyı hissedince, insanlık onurunun radikal savunusu globalleşiyor demektir. Ve bu mücadeleye en büyük katkıyı da, melekler gibi tertemiz ruhuyla minik Aylan yaptı.

2.09.2015

Suriyeli göçmenler Avrupa'da...

Türkiye'de iki milyondan fazla Suriyeli göçmen var ve artık ülkenin kapasitesini aşmak üzereler. Avrupa ülkeleri nihayet bunun farkına vardı ve göçmenleri almaya başladılar. Kimse evini-ülkesini bu şekilde gönüllü terketmez. Türkiye, sayıları yüzbinleri bulan göçmenleri kamplara yerleştirmek ve onlara nisbeten iyi hayat koşulları sunmak bakımından örnek, hatta "Avrupalıları utandırıyor" bile diyebiliriz. Tabii bu, AKP Hükümetinin Suriye iç savaşındaki negatif rolünü küçültmez.
    Solcu Macar gazetesi Nepszabadsag, dün Budapeşte'nin tren istasyonunu dolduran mülteciler hakkında, "Sanki Kıyameti yaşıyor gibiyiz" diye yazdı ve görüntüleri, felaket filmlerindeki görüntülere benzetti. Durum fecaat, ama göçmenlere, yaşadıkları kabus sonrasında iyi davrananlar da var. Mesela Avusturya'ya ulaşmayı başaran Suriyeli aileleri hoş tutmak için halk alışveriş merkezlerini talan edercesine alışveriş edip, aldıklarını bu zavallı insanlara hediye etmişler. İnsanı duygulandıran böyle olaylar Türkiye'de yaşanmadı, ya da biz farkında değiliz, uyuyoruz.
    Türkiye 1960'larda Almanya'ya işçi göndermeye başladığında, kimse, olaydan 50 yıl sonra Türk göçmenlerin çocukları arasından Alman Milletvekillerinin, ödüllü sanatçıların çıkacağını düşünmemişti. Şimdi Avrupa'ya bir Suriyeli akını oluyor ve bu da başta Suriye olmak üzere Arap coğrafyasına yeni bir tür modernleşme olarak dönecektir. Ama ondan önce, Suriye'de yaşanan korkunç drama daha dikkatli yaklaşılmasını sağlayacaktır ve bu korkunç trajedinin faillerine karşı öfkeyi daha da yükselecektir.

1.09.2015

Yeni tip Dünya Savaşı ve Suriye'de Rusya'nın devreye girişi...

IŞİD'e karşı savaş bahanesiyle IŞİD'e karşı en etkili saha mücadelesini veren YPG/PKK'yı vuran AKP iktidarda kalma mücadelesi veredursun, IŞİD'e karşı savaşta yeni bir cephe daha açılıyor...
    Rusya, daha Sovyet döneminden beri Suriye'nin müttefiki, bu ülkeye Mig uçaklarını ve diğer askeri yüksek teknolojisini satıyor. Suriye'yi doğrudan veya dolaylı olarak yol geçen hanına çeviren Türkiye, Suudi Arabistan ve şimdi de ABD'yi dengeleyecek güç olarak Rusya, IŞİD bahanesiyle Suriye'ye yerleşme eğilimi sezdiğinden, artık devreye giriyor. Karşımızda bir Dünya Savaşı var, ve görüntü, herkesin aynı düşmana karşı savaştığı yönünde. Ama düşman sahiden de sadece IŞİD mi, yoksa onun arkasındakilere doğru genişleyecek mi, bunu önümüzdeki dönemde göreceğiz.
    Savaşa şimdi Rusya da giriyor. Şam'a giden bir askeri delegasyonun, Suriye ordusuyla birlikte savaşı planlayacağı biliniyor ve Rus savaş pilotların bugün yarın Şam'a gelmeleri bekleniyor. Rusya'nın işine içine girmesiyle birlikte, Rusya'nın imkanlarını kullanmaya başlayacak olan Suriye'nin askeri potansiyeli birden belirgin ölçüde artacak. 
    Rusların işin içine girmeleri IŞİD'e karşı savaşan koalisyon güçlerinin hoşuna gider mi? Normalde gitmesi gerekir, ama pek de öyle görünmüyor. Koalisyon kuvvetleri savaşı kendi bildikleri gibi yürüterek Suriye'de kalıcı bir durumun oluşmasını sağlamaktaydılar, şimdi bu durumun değişeceğini söyleyebiliriz. Rusya'nın devreye girişi, ABD'nin İran'ya yakınlaşmasını ve Suriye'de kısmi işbirliklerini de sekteye uğratabilir. Ayrıca her lafın başında "esas önceliği"nin Esad rejimi olduğunu söyleyen AKP Hükümetinin hiç hoşuna gitmeyecek bir gelişme Rusya faktörü.
    Rusların Suriye'deki askeri limanı ve üssü Tartus, Akdeniz'deki tek üsleri. Buradan Suriye'ye sürekli silah ve cephane giriyordu. Şimdi ikinci bir liman inşa ediliyor. Suriye ordusunun silahlandırılması iki kat hızlanacak. Sahada ilk kez bizzat Rusya da olacağından, Rus ve Amerikan gemilerinin 2013'de yaşandığı gibi karşı karşıya gelmesi de kaçınılmaz oluyor. Ve kamuoyu asıl IŞİD'i merak ediyor. "Kime karşı savaşıyoruz?" Bu soru bından sonra daha çok sorulacak ve IŞİD denen şeyin aslında ne/kim olduğu daha iyi anlaşılacak. IŞİD'in arkasındakiler yandı. Çünkü bir "herkes herkese karşı" durumuna doğru giden savaşın sonu şimdiden belli. İslamcılar mutlaka yenilecek ve o zaman İslamcıları destekleyen bir suçlu aranacak. O suçlunun nerede bulunacağı da sürpriz değil: AKP Türkiyesinde...