30.12.2015

2016, Rusya, Suriye, İslamcılar ve Kürtler

Ruslar Suriye'de fırtına gibi esmeye başladığından beri bazı "bilinen" konular daha da iyi anlaşılmaya başlandı. Mesela Rusların sadece Suriye için savaşmadığı, İslamcıların başarı şansının olmadığı, Kürtlerin yeni geliştirdikleri milliyetçi pragmatizmleri ve Suriye/Esad rejiminin önemi...
Artık iyice anlaşıldığı üzere İslamcıların "gücü" sinsiliklerinden ve kural-kanun tanımamalarından geliyor. Ama bu malzeme uzun vadede kullanılamıyor, çünkü Türk atasözünün söylediği gibi "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar", sonra da söner... Sinsilik, yalan-dolan sadece bir kere kandırır. Sonra kimse size güvenmez, yalnız kalırsınız. Bir de tabii "teolojik politika"nın kendinden başka kimseyle ortak olamayan, kendisinden başkasına saygı duyamayan, kendine "şirk koşmayan" tekcil bir hastalığı var, islamcıların birbirini yemesi ve sadece güçlünün orman kanununu tanımaları da bu yüzden, yani oldukça zayıf bir yapı aslında İslamcılık. Ama sistemin tel tel döküldüğü kategorik kriz zamanlarında sistemin çekildiği ekonomisiz bölgelere girerek kuytularda daha kolay hayatta kalabiliyor. İslamcılara karşı Dünya cephesinin asıl nedeni de sadece İslamcılar değil, onların sistemin sorunlu boşluklarını kullanıp oralara sinmesini kontrol altına almak, boşukların ne olduğunu daha iyi anlamak -zira o boşluklar oldukça oralara başkaları da sinebilir.
İslamcıların beş yıldır yıkmak için ellerinden geleni ardlarına komadıkları seküler Suriye rejiminin herşeye rağmen ayakta kalabilmesi ve Sünniler-Aleviler-veDiğerleri gibi çözülmemesi, özellikle sistemi korumakla meşgul Batı ve Doğu'nun ilgi alanına giriyor. Arap kültürünün ortasında onca saldırıya rağmen yıkılmayan çok kültürlü seküler bir yapının korunması ve hatta örnek olarak diğer Arap ülkelerine gösterilmesi çok önemli -nitekim bu konudaki ortak çabalar en çok İslamcıları korkutuyor ve "İslamcılar" deyince elbette ilk akla gelen Suud-Katar-YeniTürkiye ittifakı oluyor.
İslamcılara karşı savaşın cidden yürütülmesinin hamisi Rusya'nın eski etki alanlarını korumak için Suriye'de bu kadar angaje olduğunu düşünenler çoğunlukta elbette. Ama o kadarcık mı? Sistemin krizi esnasında çöküşün en önce Sünni İslam bölgelerinin Cihadcıları tarafından hızlandırıldığının anlaşılmasından beri İslamcılar herkesin ilgi alanında. Doğu'nun İslamcılara karşı kesinlikle anlayışsız ve oldukça gaddar davrandığını biliyoruz, çünkü hem Rusya'da, hem Çin'de Sünni Müslüman nüfus var ve İslamcılığın "Kriz ideolojisi" olduğu bir Dünyada İslamcılığın Asya'ya da sıçrama olasılığı hem Ruslar hem Çinliler -hatta hem de Hintliler- için çok önemli. Rusya'nın Suriye'de işi sıkı tutması, Irak'ı da desteklemeye başlamasının ardında, İslamcılığı Arap coğrafyasında yoketmek çabası var. Ayrıca Rusya'nın devreye girmesinin bir sonucu olarak Amerikalı'lar da işi sıkı tutmak zorunda kalıyorlar, "dostlar alışverişte görsün" diyemiyorlar.
Ortadoğu'da -ve tabii Türkiye'de- İslamcılar yenilgiden yenilgiye koşarken, Kürtler de zaferden zafere koşuyorlar ve bunu sadece nisbeten yeni geliştirdikleri pragmatizme, evrensel değerleri sahiplenmelerine ve inatlarına borçlular. Bu denklemde Türkler her gün Dünyaya rezil rüsva olurken Kürtlerin saygınlıklarını artırmaları gibi ilginç bir ters orantılı durum yaşanıyor. Bu karmaşadan 2016'da ne çıkar?
2016 yılı Yeni Türkiye'nin felaketi olmaya devam ederken, Kürtlerin daha özgüvenli ve güçlü bir faktör olarak ortaya çıkacakları bir yıl olacak. Buna kesin gözüyle bakabiliriz. Çünkü Kürtler bu bölgede Esad Suriyesi dışında seküler Müslüman olan ve sözlerine güvenilen tek halk, üstelik bu halk dindar olmasına rağmen, eğitimli akıllı Sol değerlere yakın Kürt elitini destekliyor. Şimdiden söyleyebileceğimiz şey şu: Esad ve Kürtler 2016'da hem Doğu hem Batı'nın desteklediği halklar/rejimler olmayı sürdürecekler ve bu yüzden Güneydoğu'daki Kürt illerine tankla giren Yeni Türkiye'nin önüne hem Doğu hem Batı çıkacak. Yani Kürtlerin Özerklik talebi iyice düşünülmüş bir hamle ve kesinlikle boş bir blöf değil.
2016'nın Türkiye için nasıl biteceği, sadece Türklerin tahammül sınırına bağlı. Eğer sabretmeye devam ederlerse daha kötü ve yalnız bir Türkiye'de daha mutsuz yaşayacaklar. Veya Yeni Türkiye'yi yıkıp Yepyeni Türkiye'yi kuracaklar. Bir "ya herro ye merro" durumu...

29.12.2015

Kolay "aldatılan" saf İslamcının Türke maliyeti

Şimdi burada İslamcıların "Aldatıldıkları konular" başlığı altında uzunca bir liste yazmaya hiç niyetim yok. Çok yazıldı... Ayrıca buna deymez. Ama şuna değer: Anti-Kürt politikalarının ardında duran ve çok çabuk gemileri yakmaya teşne gizli ve açık Türk Milliyetçiliğinin saf İslamcılıkla özdeşleşmeye başlaması, Kürt (duygusal) kopuşu demektir...
Burada bir zamandır dikkat çekmeye çalışıyorum:
Türkler, kara kaşları ve kara gözleri için başka halkların da Türk olmasını sağlamadılar, Türk olmaya özenildiği için yüzyıllarca süren uzun bir süreç içinde Türkleşme gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulup Kürtlerin de Türkleşmesi ve/veya en azından Türkiye denklemi içinde -gönüllü olarak- yer almalarının nedeni, elbette somut kazanımlarıydı.
Kürtler, tarihlerinde ilk kez Batı Anadolu'da da yaşamaya başladılar, eşit Türk vatandaşları olarak. Evet tam bir eşitlik asla olmadı malesef, ama Türk Vatandaşlığı çerçevesinde bu mümkün oldu, zira Türkler dünyada örnek bir halk olmuşlardı. Mucize gibi bir hamleyle Kurtuluş Savaşını gerçekleştirip bağımsız bir Cumhuriyet kurdular. Kurtuluş Savaşı'na en çok da Almanların şaştığını söylemeliyim, onlar o yenilgiden sonra yeniden savaşacak durumda/moralde değillerdi. Türkler daha sonra bir modernleşme hareketiyle yüzde 6 olan okur-yazar oranlarını on  yıl içinde yüzde 40'a çıkardılar ve uluslararası başarılar kazandılar. Birçok bilim dalında Türk bilimciler de vardı. Türklerin Cumhuriyet'le yaptıkları reformlar İran'da, Afganistan'da ve Ortadoğu'da örnek alındı. Atatürk Sadabad Paktı ve Balkan Paktını kurduğunda, Türkiye'nin tamamen yıkılmasının üzerinden sadece 10 küsür yıl geçmişti. Doğu Anadolu'da çok güç koşullarda yaşayan Kürtler, daha önce asla yaşamadıkları İstanbul'u bu süreçte 1970'lerden itibaren en büyük Kürt şehri haline getirdiler.
Ama 1970'lerden itibaren Türklerin ruhuna yanmış ağır kül gibi çöküp her haltı yasaklayan Sağ Muhafazakar Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve ardından gelen Türk-İslam şeycisi 12 Eylül faşist Darbesi, Türk olmanın albenisini çabuk tüketti. Kürt ayrılıkçılığı bu atmosferde ortaya çıktı ve Dünya'da yükselen  neoliberal etnik/dini kimlikçilik siyasetleriyle kendine yeni bir mecra buldu.
7 Haziran seçimlerinden beri yaşananlar ise, hem Türk tarafının hem de PKK tarafının "Kürt Sorunu" dedikleri konu üzerindeki kontrollerini HDP ve TBMM'ne kaptırma korkusundan doğan bir savaş hali. Meclisi işin içine karıştırmadan kendi aralarında bir tür güç oyunu oynayan iktidar ve PKK/Öcalan, şimdi savaşı Kürt şehirlerine taşıyarak "PKK'nın halk tarafından nasıl desteklediğini Dünyaya göstermek istiyor." Yani seçimlere giremeyen PKK, kendince halktan oy ötesi destek aldığını gösterip HDP'nin prestijine yeni bir darbe indiriyor ve bunu göremeyip "aldatıldık" diye ağlayan Türkler de, "Türkler saf ve cahil Sünnilerden oluşan ikinci sınıf bir halktır" önyargısını güçlendiriyorlar. Kürt kopuşu, Türk ahmaklığından kaynaklanıyor. Demirtaş'ın PKK'ya tavır almasını isteyen Neomilliyetçi seküler Türkler, Demirtaş'ın bunu çok kere yaptığını, İslamcı iktidarı da 7 Haziran'da yıktığını unuttular bile. Eh, balık hafızalı Türklere güvenemeyeceğini görünce Demirtaş nereye gidecek? Kime güvenecek? Japonlara mı? Elbette kendi halkına ve silahlı da olsa kendi gençlerine...
Türklerle birlikte yaşamaya değer mi?
Şimdi asıl soru budur. Kimse, mavi gözlerinin hatırına Amerikalı olmuyor. Kimse Durup dururken Türk olmaz. Öyle "ihanet" çırtkanlığının somut dayanağı falan da yok. Kardeşmiş falanmış, -kimse kardeş değil. Akraba olmadığına insanca davranamayan feodal bir kafaya sadık olmaya da değmez zaten. Kürtler Türkiye'de kendilerini hâlâ başka ülkelerdeki Kürtlerden daha iyi hissediyorlarsa, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulurken sağladığı eşit-vatandaşlık ilkesinin kör-topal işlemesi nedeniyledir. Ama bu ilke şimdi hangi noktada? Eşit olabilmenin evrensel ifadesi, artık kendini Kürt olarak da ifade edebilmekten geçiyor. Dünya 1930'lu yılların monolitik milliyetçilikler devrinde yaşamıyor (1990'lı yılların neoliberalizminde bile yaşamıyor). Türkler eğer büyük ve özenilen bir ülke olarak bir bütün halinde huzurlu yaşamak istiyorlarsa, önce tam bir ifade/beyan özgürlüğünü, akademik özgürlükleri ve her türlü (eleştirel) yaratıcılığı ve tabii bunların uygarca birlikte varolabildiği evrensel ölçülerde sahici bir demokrasiyi kurmak zorundalar -hatta o da bir yana, böyle bir yaşam küttürünü aktif olarak destekleyip geliştirmek zorundalar. Televizyonlarda Osmanlı ahkamı kesen avanaklar son 60 yıldır dünyanın tanıdığı bir tek hat sanatçısı bile çıkaramamışlarsa, hemen kenara çekilip hadlerini bilmek zorundalar. Yoksa tüm yaptıklarının bir sonucu olarak, Neron gibi, bu ülkenin yanıp çöküşünü izleyecekler ve geriye bildikleri Türkiye kalmayacak. Ve inanın, Türkleri ahmaklığa mahkum edenlerin yaşayacağı lanet çok büyük olacak.
Artık iktidarı, muhalefeti falan kalmadı. Ayrımsız hepsi aynı ahmaklık potasında erimiş bulunuyorlar. Bu gidişata karşı kesin bir itiraz, radikal bir red olmadan, bu bataklıktan çıkış zor görünüyor. Konunun özünü bir türlü görmeyen ve aklının ermediği her şeyi yasaklayan salak politika esnafı, 21'inci Yüzyılda zorla güzelliğin olamayacağını artık anlamak zorunda.

27.12.2015

Türkiye felaketinin oy getirisi

Hani bir söz vardır, "Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete" derler... Türkiye de sözün tam anlamıyla Kıyametin eşiğinde ve bir mucize olmazsa rota oraya kilitli. Üstelik bunun Başkanlık sistemi için oy getirisi de var!
Kıyamet oy getirir mi?
Her ne sebeple olursa olsun ezik Türk seçmeni, yumruğunu masaya vuran önderleri seviyor. Sonra ekonomi çökmüş -ne gam. Başkanlık sistemini isteyenler zaten fakir insanlar, ülke ekonomisindeki yerleri önemsiz. Bu arada ülke bölünüp Doğu Anadolu'nun bir kısmı otonom olursa, bu da iktidara oy getirebilir, çünkü lidere itaat etmeyene kötek "hak"dır, iktidar da tam bunu yapıyor -ama burada bir de Rusya faktörü var tabii.
Harita başında imparatorlık hayalleri kuran "Yeni Osmanlı"lar hep haritanın alt kısımlarına bakıp, üst kısmındaki koca Rusya'yı görmüyorlar. Osmanlı devrinde Ortodoks Rumların ve Slavların hamisi olan Rusya, şimdi de Kürtlerin hamisi oluyor. Eh Sun Zi'nin "Saldırıken bir köşeyi olsun açık bırak" diye verdiği öğütleri konuşmak bir yana, "köşeye kıstırılan kediler insanın üzerine atlar" gibi köy Bilgeliğine sahip Mehmet amcanın stratejisi bile Türkiye'ninkilerden daha derin. Ve Türkler nedense Rusları bir türlü görmüyor. Şimdi elbette, "Kürtler ayrılmayı zaten kafalarına koymuşlardı" diyenler de çıkacaktır, ama kimse, Kürtlerin adım adım bu noktaya getirilmelerinde kendi kendini suçlamayacaktır, suçu gene "Emperyalistler"e atacaktır (Sırplar ve Rumlar ayrılırken de sadece "Emperyalistler" sorumluydu, Abdülhamit ve Hilafetçi totalitarizminin hiç "suçu yok"tu).
Ruslar adım adım Türkiye denklemine giriyor ve açıkcası Amerikalılar da buna pek itiraz etmiyorlar, çünkü IŞİD'e kök söktüren PYD'ye AKP'den daha çok güveniyorlar.
Anadolu ve Rumeli'nde süren Türkiye Cumhuriyeti devri de sona eriyor. Türk Generallerin eskiden her MGK toplantısına getirdikleri "İrtica tehlikesi" adlı soyut durum, artık somutlandı ve eski Sovyetler Birliği'nin köhne ve yolsuz Komünist Partisi devleti gibi T.C. devleti de son çaycısına kadar İslamcılarla dolduruldu. Tabii bu gene de somut bir güç belirtisi olmuyor. Zira bir taraftan da İslamcı Dünya çatır çatır çöküyor. Suudi Arabistan bile asla giremediği Suriye ve Irak'daki durumu bahane ederek bir birleşik Sünni ordusu kurdu ve bu haliyle sadece bir panik ordusu olmak özelliği taşıyor. Çöküşü önleyemiyor.
Türkiye Rus uçağını düşürdüğünden beri Suriye'deki Rus askeri yoğunluğu ikiye katlandı.
Büyük Savaş, düşük yoğunluklu bir şekilde devam ediyor ve mesela ABD, Rusya, Esad güçleri ile PYD, Türkiye'nin IŞİD'le komşu olduğu alanı Türkiye'den ayırmaya çalışıyorlar. Böylece IŞİD "başkenti" Rakka'nın Türkiye ile bağı kopmuş olacak. Yani burada alenen Türkiye ve IŞİD'e karşı bir savaş söz konusu.
Rusya'nın ekonomik yaptırımlarla yetineceğini sanan İslamcı iktidar, oy götürmeyeceği anlaşılan bir alan için fazla endişelenmemiş, "gülüp geçmiş"ti. Rusya PYD ile birlikte PKK'yı da silahlandırıp siyasi destek vererek bir de Kürtlerin arkasında duru rsa, Türkiye'nin haritabaşı savaşçıları ne yapacak, NATO'yu yardıma mı çağıracaklar? ABD ve Batılı ülkeler de YPG'yi destekliyorlar.
Masa devirmeyi marifet sayan İslamcıların karşısına son zamanda sürekli Ruslar çıkıyor ve masaya yumruk vurup oy toplamanın maliyeti de hızla artıyor. Bu şartlarda Başkanlık sistemi de değil, Halifelik sistemi kurulsa ne olur? Asıl mesele bu makamların adı mı, dokunulmazlığı mı? Türkiye, bir bütün olarak daha dokunulabilir yalnız ve güçsüz bir ülkeye dönüşüyor. Bu denklemde iktidardakilerin yeni titri, onlara uluslararası arenada ek bir güç, imtiyaz ve güvence sağlamıyor -tam tersine. Yeni titrler Osmanlı devrini anımsattığından bu makamlara karşı, eski Osmanlı coğrafyasından daha kararlı ve birlik olmuş tepkiler gelebiliyor.
Türkiye'nin iç politika tribünlerine oynamak dışında bir anlam ifade etmeyen absürd "askeri cesaret"i, yeni bir Kürdistan kurulabilmesi için gereken tüm kozları sağlıyor ve Türkiye'de bir iç savaşın yoltaşlarını döşüyor. Türkiye'de sahici bir bölünme gündeme gelinceye kadar, şiddet politikası sürecek ve Milliyetçi Muhafazakar seçmenin oylarıyla da desteklenecek gibi. Bir mucize olup bu gidişat durdurulamazsa, "Küçük olsun ama sadece benden olsun" mantığının sonucu, Türkiye'nin üçe bölünmesi olabilir. Türkiye'den önce Kürtler, sonra seküler Türkler ayrılır. Bunlar bir çeşit eyaletler gibi bir arada varolabilirlerse ne âlâ. Ama o zamana kadar çoğunluk gene "Milli Manevi Değerler"e bağlı olan iktidarı oya boğacaktır, Kürtlere demediğini bırakmayacaktır ve kendi büyüklüğüyle övüne övüne küçülen islamcı elitin ülkesi de, belki Bulgaristan kadar bir Sünni Müslüman Türkiye Devletine dönüşecektir. Ancak bu şekilde çok kısa bir süreliğine de olsa kendi "iç dengesini" bulabilir.
Büyük harita meraklısı Türklere kötü haber: Sürpriz bir değişiklik olmaz ve rota aynen bu günkü istikamette kalırsa, geleceğin 'Yepyeni Türkiye'si, ancak 1911-1923 gibi bir Kıyametin ardından kurulabilecektir ve ülke uzunca bir süre de tek parça olamayacaktır. Türkler, bu devirde ülke içindeki sorunlarını zor kullanarak silahla çözemeyeceklerini anlayıncaya ve mütevaziliğin değerini yeniden öğreninceye kadar anca küçülür ve çok daha mazbut bir ülke haline gelirler. İşte ancak o zaman masalar yeniden kıymete biner, ama iş işten geçtikten sonra. Ve bu dinamiği işletecek faktör de, İslamcıların haritalarda bir türlü göremediği Rusya olabilir.

25.12.2015

"Entelektüel" yasaklarla, banal özgürlükler arasında

Türkiye tam bir yasaklar ülkesine döndüğünden ve eleştiriler hakaret, yergiler küfür, hicivler "hapislik" kategorisinde değerlendirildiğinden, bir başka yasak türü, değerlendirilmeye bile "layık" bulunmuyor. Bu yasak türünün adı, ağır abi veya entelektüel yasakları...
Ben burada -hiç de fena okunmayan- bir bloga yazmak gibi bir imtiyaza sahip olduğumdan ve yakınımda "şunu yazman iyi de, bunu yazmasan daha iyi olur" türünden "fikirler" veren herhangi bir dangalak bulunmadığından, konu seçmekte bir sınırım yok.
Geçenlerde bir yabancı dergide benzeri tartışmaların başka yerlerde de yaşandığını görünce, uzun zamandır beni rahatsız eden bu konuya değinmeyi uygun gördüm.
Efendim, Sevan Nişanyan birkaç günlüğüne serbest bırakılmış, o da Cihangir'deki Cezayir otalde bunu arkadaşlarıyla kutlamış ve oraya bir de dansöz gelmiş -aman ne kötü, hem de Cihangir Solcusu HDP milletvekilleri de oraya gelmiş ve Güneydoğu yanıp yıkılırken orada eğlenmişler, bu nasıl olurmuş! Evet, olmasa bence de daha iyiymiş ama olmuş ve bu haliyle mesela Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a konu olmuş. Aslında böyle şeyleri olağan zamanda da desteklemezmiş, ama şimdi olağanüstü dönemde hiç olmazmış. Burada mesele, böyle bir eğlenceyi ve ona HDP'lilerin katılmasını eleştirmekten ziyade, "Bu yapılmaz" diye bir tür etik/entelektüel yasak koymak. Ahmet Hakan'ın aynı gün ikinci bir yasağı daha var: Hayvanları sövgü ve yergi örneği, metafor olarak falan kullanmamalıymışız! Yani Hindistan'ın Beydaba'sından Buraların Ezop'una, Fransa'nın La Fontaine'ine kadar köklü fabl geleneğini de bir kenara koyacağız, çünkü fabllarda hayvanlara karakterler atfedilir, tilki kurnazdır, yılan sinsidir falan. Tatlı su entellerinin hatırına, insanoğlunun hayvanlar üzerinden övgüsüne yergisine karışabileceğini sanmak. Bu biraz büyük bir talep olmuyor mu?!..
Bugün bir sokak kedisi resmen tepeme çıktı, sevildiklerini hemen anlarlar. Çok severim, kedi arkadaşlar da beni sever, ama bu, hayvanların sanatta/dilde negatif öğeler olarak da kullanılmalarını engellememeli. Sanatçı bunu bal gibi kullanır, kimsenin yasağını da takmaz. Konuyu kendi ülkesi açısından izleyen yabancı bir gazeteci, sanat eserlerinden bu yolla bir çok şeyin ayıklanmaya başlandığını örnekleriyle anlatıyor ve aynen katıldığım bir sonuca varıyor: Yavanlaşma. Ve bu yolla yasakçı yavanlaşma, sanattan kültüre kadar her yere nüfuz ediyor. Küfürbaz İslamcılar gibi olmamak adına hayatı sterilleştirmeye kalkmanın lüzumu yok...
Hayvanları sövgü malzemesi yapmak hoş değil, ama "bunu yapmayalım" diye olayı genellemek ve kurallaştırıp bir tür yasak haline getirmeye kalkmak de başka bir şey.
Cumhuriyet gazetesinin hapisteki iki önemli gazetecisi için Silivri'de Mete Akyol bir nöbet başlattı. Bence çok güzel bir olay. Başta nöbeti sadece gazeteciler tutuyordu, sonra eski TKP'li polisiye yazarları, eski şarkıcılar falan da işin içine girip nöbete durdular. Konunun bir tür reklam gibi kullanılabileceğini düşünmek serbest, çünkü nöbet tutanlar gazetelerin baş sayfasında yer alıyorlar, bazı gazeteler buna önem veriyor, çok güzel. Sözcü yazarı Emin Çölaşan, bu işin suyunun çıkarılmaması konusunda haklı bir uyarı yaptı ama bir genelleme yapmadı, yani "sedece gazeteciler nöbet tutsun" demedi. Bence doğru tutum budur, bir takım "entelektüel" yasaklar koymak değildir. Çölaşan'ın dili ve çizgisiyle pek uyuştuğum söylenemez, ama böyle durumlarda nasıl tutum alınmasını göstermek bakımından iyi bir örnek teşkil etti...
Yazı bu kadar.
Şimdi bugün çektiğim kedi fotoraflarımı tasnif edeceğim!..

10.12.2015

"Ali Baba ve 7 Cüceler" ile körü körüne Türk filmi seyretmek

Sürekli hayal kırıklığına uğramaktan bıktığım için popüler türk filmlerinden kaçındığım bir zamanda, "Cem Yılmaz'ın son filminde çok güldüğü için mahkemelik olan adam" haberini okuyunca, şıp diye Beyoğlu sinemalarına damladım elbette -zira bundan daha iyi bir doğal reklam olabileceğini düşünemiyorum bir komedi filmi için.
    Cem Yılmaz'ın tek adamlık ilk şovları, malum meddah geleneğinin en yeni ve en güzel örneklerini oluşturuyordu ve geçildiğini de hiç sanmıyorum. Bu muazzam sermayeyi yiye yiye bitiremeyen Cem Yılmaz, eğrisi giderek düşen bir komediler serisiyle Türkiye'nin en önemli (artık "en iyi" değil) komedyenleri arasında yer alıyor ve kuşkusuz çok önemli. Ama son filmi "Ali Baba ve Yedi Cüceler" filmi, yeni Türk filmlerinin kafa karıştırıcı özelliklerine fazlasıyla sahip; yani film hem çok ilginç ve bence önemli öğeler taşıyor, hem de çok kötü. Böyle kokteylleri kurgulamak, bir de Hint sinemasına has galiba!
    Cem Yılmaz'ın yeni filminin Bulgaristan'da geçmesi ve filmin bir bölümünde Bulgarca konuşulması, Sofya'da geçmesi falan gerçekten örnek gösterilecek bir özellik. Galiba bu bir ilk. Bulgaristan'a ve Slav kültürüne açılmayı deneyen filmi selamlamak gerekirken bunu yapamıyoruz, çünkü film çok kötü, çok teatral. Oldukça şişmanlamış bir Cem Yılmaz, artık baş rolü bırakıp rejisör koltuğuyla yetinse daha iyi olacak gibi. Filmdeki çok iyi birkaç espri dışında, ikinci sınıf bir 80'li yıllar komedisiyle karşı karşıyayız. Gene zayıf bir hikaye, gene kötü oyunculuklar, gene amatör aksiyon sahneleri. Filmde bir tek botun patlaması olayı bir nebze profesyonel. Büyük aktör Zafer Alagöz'ün rolü çok derme-çatma, her filmde iki Cem Yılmaz fazla abartılı duruyor.
    Cem Yılmaz'ın sermayeden yemesi bu kez bir iki talihsizlik kurbanı -üstelik. "Ali Baba ve Yedi Cüceler" filmi vizyona girdiğinde, "Düğün Dernek" serisinin ikinci filmi vizyona girdi ve göründüğü kadarıyla Cem Yılmaz'ın filminden çok daha fazla ilgi görüyor. Cem Yılmaz'ın filminin ikinci şanssızlığı gerçek: Türkiye-Rusya kapışması. Türkiye Suriye sınırında bir Rus uçağını düşürdüğünden beri iki ülke arasında tanssiyon bir türlü düşmüyor. Slav kültür öğelerini kendi filmine alıp kullanan büyük Türk komedyeninin, tam da olağandışı bir gerginlik sırasında vizyona giren filmiyle kenarda kalması ayrı bir talihsizlik.
    Türkiye'deki bildik siyasi kamplaşmaların ve "tartışmalar"ın ucuzluğu, seviyesizliği ve kısıtlılığı nedeniyle sanatsal ufkun kısıtlandığı destrüktif bir atmosfer zaten var. İnsanlar Türkiye'nin beyin yiyen "siyasi atmosferi"ne zaman harcayarak zaten yaratıcılıktan uzaklaşıyorlar, çünkü bu seviyesiz atmosfer, daha önemli ve farklı konuların konuşulmasını, insanların yaratıcılık yelpazesini geniş tutmalarını önlüyor. Türkiye'nin cinnet tipi gündeminden kopup yeni perspektifler ve hikayeler göreceği sanata özellikle ihtiyacı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Cem Yılmaz'ın son filmi, büyük bir devinim yaşayan Türkiye'de insanları acı gerçekten koparmayı başaramayan, teatral bir gösteri. Ama Bulgaristan'ı Türkiye seyircisine taşımasını döne döne övmek gerekiyor.

2.12.2015

Düşen Rus uçağının dip dalgaları Avrupa basınında

Rus savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi, sanıldığından daha büyük bir dip dalgasına yol açmış görünüyor. Bazıları Putin'in aşırı tepkisini anlamaz görünüyor ama Türkiye gibi çok önemli olmayan bir NATO üyesinin, bu ittifakın tarihinde ilk kez bir Rus uçağı düşürmesi, Batı tarafından mesafeli karşılandı, gerginliğe karşı olduklarını belirttiler ama ABD başta olmak üzere çoğu NATO üyesi de Türkiye'nin pozisyonunu kısık sesle de olsa desteklediler, bir tek Almanya ve İspanya olaya karşı net tavır sergiledi.
Rus uçağının düşürülmesiyle gelen yeni durum hakkında Avrupa basınında çıkan aykırı yorumlar, Putin'in "Bilerek ve planlı olarak düşürdüler" sözlerini destekler durumda. İtalya'nın liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore, Türkiye'nin bu tehlikeli hamlesinin sonucunu çok net özetlemiş: "Suriye'de bir yanda Suriyeliler, Ruslar ve İranlılar birlikte savaş yürütecekler, diğer yanda ABD ve Avrupalılar savaş yürütecekler. İttifak yerine rekabet olacak. Rus Çarıyla Türk Sultanının arasının açılmasının sonucu bu. İki grubun da ortak bir düşmanı -yani IŞİD- ve farklı hedefleri/amaçları var. Birbirlerin ayağına dolaşmamaya çalışacaklar. Obama'nın arabuluculuğuna rağmen Türk-Rus gerginliği devam edecek. Ve bu arada Suriye'deki Türk yayılmacılığını en çok durdurmak isteyenlerin başında da Amerikalılar geliyor, çünkü Erdoğan'a güvenmiyorlar. Sadece Erdoğan'ı ve Sünni cephenin Arap ortaklarını angaje halde tutabilmek için, Obama halâ Esad'ın geri çekilmesinden bahsediyor."
Bulgaristanın saygın internet gazetesi Club Z, Putin'in bundan sonra Esad rejimini çok daha kararlı bir şekilde destekleyeceğini söyleyip, "NATO, Rusya'nın Suriye sorunu tekeline karşı bundan sonra tavır alacak?" diye bodoslama bir soru soruyor.
Bu arada Fransa'nın Rusya ile askeri ittifak arayışları sürüyor. İsviçre'nin Sol liberal gazetesi Tages-Anzeiger, doğal ittifakların nasıl doğduğunu da göstermiş oluyor: "IŞİD-saldırısı korkusu Putin ve Hollande'ı bir araya getirdi." Sol liberal Britanya gazetesi The Guardian ise hiç değinilmeyen bir konuya değiniyor: "Büyük Britanya'nın bizim müttefiklerimizin, IŞİD'e karşı savaşta Esad için net bir rol yok. Bu konunun muğlakta bırakılması halinde Suriyeli Sünniler, dış dünyanın diktatörle şeytani bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşmanın da Suriye halkını ezmek demek olduğunu söyleyecekler, bu da IŞİD'in pozisyonunu güçlendirecek. Bizimkiler Esad'ın gitmesini bile isteseler, yerine kimin gelebileceğini söylemeliler."

26.11.2015

Putin neden o kadar öfkelendi?

Türk Hükümeti'nin tam da Kıyamet Devri gibi bir dönemde "deneme yanılma metodu" ile savaşlara falan girebilecek kadar Rus ruleti sevdalısı Müminlerden oluşması ve Türk Halkının yarısının teveccühüne dayanarak "hareket" etmesi, kaderin bir cilvesi falan değil, bizzat kendisi olmalı. Türk Hükümetinin dış politika icraatında mantık aramayı bırakıp, şan şeref vahiy ve "Allah'ın gölgesi"ni arayanlara pek yakında Ruslar da katılabilir, nitekim o beylik sözü de ifade ettiler: "Türk hükümetinden, uçağın vurulması konusunda 'makul' bir gerekçe bekliyoruz." Tabii bekledikçe öğrenecekler, zira makul gerekçe, makuliyet-zakuliyet falan yok. Ama, "içimden öyle geldi" gibi gerekçeler olabilir ve tabii en tayin edici anda susan makul bürokratlar da olabilir, zira bu işin en başta "Müslüman Ankara"ya zarar vereceğini anlamak için uzman olmak gerekmiyor.
Tabii mesele bundan ibaret değil. Pohpohlanmaya en ihtiyaç duyduğu bir zamanda, bir insana birkaç iltifatla, bir çok şey yaptırabilirsiniz, mesela "Tepki ölçümü."
Evet Ortadoğu'ya -küllerinden doğan- yeni süpergüç pozlarında dönen ve IŞİD'e karşı savaşında Dünyanın saygısını kazanan Putin'in karizmasını çizebilirsinir. Ne de olsa NATO kurulduğundan beri ilk kez bir üye ülke Rus uçağı vuruyor, "şerefi" de Türk islamcılarına ait!
Türk Dışişleri yönetiminin, bu Suriye meselesi ortaya çıkıp bağımsız davranmaya başlayalıberi, islamcılara özgü bir, "karşıdakinin reaksiyonunu hesab etmeyip Allah'a sığınan" yanı var. Bunda, Allah'ın desteğine "kayıtsız şartsız" sahip olunduğuna dair bir inanç da rol oynuyor olabilir. Ama bütün tesadüfler, sonuçta İslamcının aleyhine dönüyor, tüm politikalar çöküyor, tıpkı Rus uçağının vurulması ardından yaşananlar ve yaşanacaklar gibi. Batı basını Putin'in öfkesini ve "sırtımızdan bıçaklandık" açıklamasını, çizilen karizmasına ve NATO ile çıkabilecek sorunlara falan yorarken, yaşanan olayın somut gerçekliğine pek bakmıyor. Olay, havalarda uçuşan bir takım yüksek hedefler ve süper devlet gösterisinin sona ermesi falan değil, o bir uçağın düşmesiyle, bir kaç ekonomik kayıpla sona ermez. Asıl konu, bizzat Türkmendağı'ndaki savaşın kendisiyle ilgili.
Türkmendağı'nda savaşanların Türkmen falan olmadığını, bir takım cihadcılar ve onların aileleri olduğunu, Türkmenlerin bölgeden ayrılıp ya Lazkiye'ye ya da Türkiye'ye gittiklerini her gün gazeteler yazıyor. O bölgede savaşanlar, Rusya'dan oraya gitmiş Çeçenler ve Ortaasyalılar, yani Rusya'nın kendi cihadcıları ve Rusya onları ezmeyi özellikle öenemsiyor. İşte böyle bir durumda Türkiye'nin, tam da orada Rus cihadcıları bombalayan uçaklardan birini düşürmesi tam anlamıyle "sırtından" bıçaklanmak oluyor, çünkü Türkmendağı'nda savaşan "Türkmenler", Suriye değil Rusya Türkleri. Rusyanın eski korkularından ve hassasiyetlerinden biri, Rus coğrafyasındaki Türklerin -Osmanlı desteğinde- ayaklanması olmuştur. Yani Rus Çarı nasıl Osmanlı tebası Slav milletleri ayaklandırdıysa, benzeri bir manivelaya Osmanlı Sultanları Rus coğrafyasında sahipti. Gerçi bu koz en son Enver Paşa tarafından kullanılmış ve paşa 41 yaşında  bir Basmacı isyanında vurulup öldürülmüş, başı gövdesinden ayrılmıştır, ama Yeni Osmanlı'nın aynı manivelayı kullanmaya kalktığı intibaını uyandırması bile son Rus Çarı Putin'in kendini sırtından bıçaklanmış hissetmesi için yeter. Rusya'ya enerji alanında fena halde bağımlı, iyi ilişkiler kurmak için çabalamış Türkiye'nin, ayrım yapmadan nedense çok sevdiği "Türkmenler"in bombalanmasına dayanamayıp böyle bir hamle yapması, Rus cenahında "su uyur düşman uyumaz" fikrini canlandırmışa benziyor ve Rusya, kendi İslamcılarının Türkiye tarafından bu kadar sahiplenmesine mutlaka benzeri tepkiler verecektir. Ermeni tasarısının apar topar Duma'ya getirilmesi, galiba en önemli örnek, ardından bazı ekonomik ambargo hatırlatmaları geldi ve en önemlisi Türkiye'yi IŞİD destekçisi/finansörü gösterebilecek bir Birleşmiş Milletler araştırması istemesi. Bu olay, Erdoğan devrinin sonu demek olabilir, çünkü Türkiye'nin Sudan sınıfında bir ülke kategorisine düşmesi halinde yaşanacak global kayıplar, AKP'yi bile Erdoğan'a karşı tavır almak zorunda bırakabilir.
Rusların Türklerin bu hareketini unutmayacaklarını ve affetmeyeceklerini, İslamcıları da -özellikle kuzey Suriye'de- itinayla yokedeceklerini şimdiden söyleyebiliriz. Ama iş o kadarla kalmaz.

25.11.2015

Düşürülen Rus uçağına Avrupa medyasından aykırı yorumlar

Avrupa basınında, Türk sınırını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen Rus uçağı konusunda farklı sesler de duyuluyor ve Rus Dışişleri Bakanı Lavrov'un "Uçağın düşürülmesi önceden planlanmıştı" çıkışını hem daha da anlamlı kılıyor, hem de Avrupa'daki Rusya'ya karşı kuşku yüklü havayı anlamamıza yardımcı oluyor. Mesela muhafazakar Çek gazetesi Lidove noviny, "Türkiye ya da başka bir ülkenin, Rusyanın pazularını sergileme oyununu frenlemesi iyi" diyerek oldukça net bir tavır sergiliyor. Ulusdevletlerin çıkarları sözkonusu olduğunda böyle "net" ve eski dünya modeline daha uygun tavırlar sergileyen Sağ kesimler, "Türkiye'nin Rusya ile müttefik olmasındansa bizimle müttefik olması iyidir" diyerek Türkiye'nin demokratikleşmesi için baskı uygulamayı çok kolay rafa kaldırabiliyorlar. Putin'e ve rejimine sert eleştiriler yöneltmesiyle tanınan Rus gazetesi Novaya Gazeta da oldukça ilginç bir yaklaşım sergiliyor:
"Rusya Türkiye'yi Suriye savaşında jeopolitik bir oyuncu olarak küçümsedi. Rusya şimdi, daha fazla ekonomik kayıp anlamına gelebilecek ve Suriye'deki askeri operasyonlarını zorlaştıracak başka bir potansiyel oyuncu ile karşı karşıya. Rusya, askeri planlarında, Türkiye'nin bölgesel planlarını gözönünde bulundurmadı ve Ankara'nın geleneksel rakibi Esad rejimiyle Kürtlere oynadı. Rus uzmanlar Türkiye'yi, ABD'nin kendi başına hareket edemeyen sadık bir müttefiki olarak sınıflandırıyorlar. Ama Erdoğan ve danışmanları, bölgede askeri ve politik anlamda anahtar role sahip olduklarına inanıyorlar."
İsviçrenin kaliteli Sol liberal gazetesi Tages-Anzeiger, "NATO üyesi Türkiye tarafından vurulan Rus uçağına rağmenPutin, Batı ile bir kopuş riskine girmeyecektir" dedikten sonra, bu malum gerçeğe çok ilginç bir gerekçe sunuyor: "Çünkü Türkiye'ye olan öfkesini de dizginleyecek asıl amacı Batı ile kurduğu ittifak da değil, sadece Ukrayna ve Suriye nedeniyle de değil. Rusyanın asıl amacı, ABD ve Rusya'nın yeniden önderliğini yaptığı yeni bir Dünya düzeni. Avrupalılara absürd gelebilir, ama Putin ancak iki kutuplu bir Dünya ile istikrarın yeniden kurulabileceğine inanıyor."
Muhafazakar Fransız gazetesi Le Figaro, uçağın Türkiye tarafından düşürülmesinin, Cumhurbaşkanı François Hollande'ın IŞİD'e karşı kurmaya çalıştığı uluslararası ittifak için çalışmalarını zorlaştıracağına işaret ettikten sonra, "Türkiye ve Rusya olmadan olmaz ama bu ikisi de düşünülebilecek en kötü müttefikler" diyor ve IŞİD'e karşı savaş kararlılıklarının da, Ortadoğu'daki rekabetlerinin "çelişkili" olduğunu yazıyor. Gazetenin en önemli saptaması ise çok ciddiye alınması gereken bir durum: "Suriye savaşının uluslararası bir konu haline gelmesi, Dünyanın IŞİD'e karşı kenetlenmesi için küçük bir imkan sunuyor, ama bu kenetlenme başarılı olamazsa, savaş mantığı kontrolden çıkabilir."
Sol liberal Alman gazetesi Frankfurter Rundschau'nun yorumu ise, konuya taktik anlamda ilk noktayı koyuyor: "Bu (Türk-Rus) çatışmasının gizli galipleri ise Cihad savaşçıları. Uluslararası toplumun zayıflığına seviniyorlar. Acilen barışı kurmak için kimsenin bir çaba göstermemesine sevinecekler." Hani hep şu klasik soru sorulur ya, "Cui bono?", bu işten kim karlı çıktı?! İşte bu sorunun yanıtı da bu gazete tarafından verilmiş oluyor.

19.11.2015

İslamcı İslamıyla "müşerref" olan Türk ruhunun alçalması üzerine

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un "İslami hassasiyeti nisbeten daha yüksek" diye tanımlayabileceğim bölgelerinde gezinip insanlarla konuşuyorum ve tesbit ettiğim yeni bir gerçeği doğrulatmaya çalışıyorum: Paris katliamına -yani mağdur Fransa ve Fransızlara- gelen tepkiler, (bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve bazı seküler çevrelerden gelen tepkiler de dahil olmak üzere) "beter olsunlar, zaten bunlar değil mi buraları karıştıranlar" dozunda bir "İslamcı zehiri" içeriyor. Evet, İslamcı zehiri, herkesi etkiliyor. Çünkü günümüzde bu retoriği baz alan başka bir siyasi duruş yok. Elbette Avrupalılara kusur bulan, bu bölgede dinmeyen savaşları I. Dünya Savaşı sonrasının son emperyalist paylaşım hikayelerine bağlayan çok, bunlar haklılar da. Ve geçtiğimiz yıl bu savaşın yüzüncü yıldönümünde bu konu (Türkiye'de değil) Avrupa'da tartışıldı, ama kendine tek bir kusur/suç bulamayıp tüm kötülükleri bugün de "Emperyalistlere" yükleyen son kitlesel egoizm/egosentrizm örneği İslamcıların icadı ve bu zehrin, halkın ruhunu fena halde zehirlediğini artık kabul etmek gerekiyor.
   "Du yu spik ingliş?
    Yes?
    Veri gud.
    Ay sey: Erdoğan is veri veri gud. Hollande is bad.
    Moslems gud, Krisçians bed."
    Bu düsturdan sonra dükkanından Avrupalı kovan bir esnafla tanıştım mesela. Başka biri, tükürükler saçarak, "O silahları IŞİD nereden buluyor? Bunlar (Avrupalılar) vermiyor mu?" diye bağırıyor. Ben sadece dinliyorum ve "peki o tetiği çekenin hiç mi suçu yok" demiyorum. Aklıma böyle bir sürü soru geliyor, susuyorum. Anlamaya çalışıyorum.
    Eskiden Türk misafirperverliği diye bir şey vardı, onunla birlikte birçok iyi özellik, vicdan, saygı, sevgi, garip bir nefret duygusuna kurban gidiyor. Toplumda derin bir yarılma yaşanıyor ama bu yarılma siyasi bir yarılma değil artık. İslamcılara kapılanlar, eğitim derecesinden bağımsız bir şekilde -temel insanlık özellikleriyle alakasız bol küfürlü - Dünyanın başka yerlerindeki insanların anlayamadığı tavır ve davranışlar sergiliyorlar.
    Heyecanlı esnafın celaline tanık olduğumda, henüz Türkiye-Yunanistan dostluk maçı oynanmamış, hem Yunan milli marşı hem de Paris'de hayatını kaybetmiş suçsuz insanların anısına yapılan saygı duruşu bütün stad tarafından ıslıklanmamıştı...
    "Emperyalist" Avrupalılara sövmenin kısır kolaycılığı, Avrupa zayıfladıkça artıyor, ama sadece radikalleşip kendi içine kapanmakta olan Türk aşağılık kompleksinin tasdikine yarıyor ve unutulmasın: Artık bu ucuz kısırlığa kulak asmayıp geleceğe bakan sağlam bir Türk kuşağı da var. "Batılı" diye reddedilen evrensel değerler dışında, "İslamcı İslamı"nın "normal insan olmak kodeksi" gibi en asgari değerlere bile sahip olmadığını, komplekssiz Türkler hergün görüyor. İslamcı İslamı, sadece kendisinden olana üzülüyor, sadece kendisine Müslüman olup, evrensel bir insani bakış ve duruş sergileyemiyor. İslamcı İslamının mümini, kendisi dışında hiç kimseyle barış içinde birlikte yaşayamıyor. İslamcı İslamı, kendinden saymadığının ölüsüne bile saygı göstermiyor -ki dirisine saygı göstersin. Ve bir de hiç utanmadan kendi "İslamcı İslamı"na ve buna dayandırdığı kendi "Yaşam biçimi"ne saygı bekliyor. İslamcı İslamının Türkçe konuşan halkı, değil Dünyada, İslam coğrafyasında bile asla çoğunluk olamayacağını, kimseyle samimi dostluk kuramayan yalnız başıyla global Dünya'da her türlü krize saldırıya ve hakir görmeye açık olduğunu hissediyor. Onun siyasileri, bu durumundan da "mağduriyet" üretip kendi sakat ruhlarını hergün yeniden tatmin ve tahkim etmeye hazırlar, ama asla huzur bulmuyorlar, çünkü insan doğasına ters olduklarını biliyorlar.
    İslamcının bozuk ruhu, sadece kendine Müslüman olmaktan kaynaklanan bir çifte standardın ürünü. Koca bir stadın ölenler için saygı duruşunu ıslıklamasına tepki olarak Türk yetkililerin verdiği ilk tepki, gazeteci tribününü kapatıp, gazetecilerin çıkmasını engellemek oluyor. Ama buna yalan bulmak imkansız. Mızrak o kadar büyük ki, onu sığdıracak çuval Dünyada yok, zira stadda o ıslıklara maruz kalanlardan biri de Yunanistan Başbakanı. Ve oldukça konuşkan bir genç. Yani Konya'da Ankara katliamı için saygı duruşunun ıslıklanmasını Dünya kamuoyundan gizlemek nisbeten başarılı olabildi belki, ama bunu gizlemek mümkün değil. Türk yetkililer, ıslıkların kötü birşey olduğunu, "ülkenin itibarını zedeleyeceğini" falan anlamışlar, ama kimseden de özür dilemediler. Islıklanan bir Yunan marşını dinlemek zorunda kalan Yunan Başbakanı da bu olayı "Yeni Türkiye"nin -sadece- kendine has yeni adetlerinden biri saymış olabilir ve böyle adetlerin Suudi Arabistan'da bile olmadığını da bilirdir.
    Ölü ıslıklayan Yeni Türkiye insanı, ölü çocuk annesi yuhalatan politikacılar tarafından üretildi. Şimdi ABD, Rusya ve Fransa'nın ortak operasyonlar yaparak Türk sınırından uzaklaştırmayı planladığı IŞİD'in en büyük destekçisinin de Türkiye olduğunu, Washington'dan Avrupa'ya ve oradan Moskova'ya Pekin'e kadar tüm Ortadoğu uzmanları fısıldayarak söylüyorlar. Türkiye, IŞİD'e karşı tavrını kökten değiştirmezse, seslerini yükselteceklerdir.
    Türkiye'de İslamcı İslamına gönül vermişlerin Paris katliamından sonraki paniği ve sırıtan politikacıların yerini terleyen ve gece yarıları Paris açıklamaları yapan politikacıların alışı, "iş üzerinde yakalanmış"ların paniğini yansıtıyor ve sahip oldukları çifte standartla, ibretlik gülünç durumlara düşüyorlar ve bu hallerini sövüp sayarak örtmeye çalışıyorlar. Yaptıkları tek iyi şey, İslam dinini kendi tekeli sayan ve kendisi dışında hiç kimseyle -yalansız hilesiz hurdasız- birarada yaşayamayan bir cahil egoizminin iyot gibi ortaya çıkmasıdır. Bu halleriyle, Türkiye'de makul insanların da yaşadığını, Yunan Başbakanıyla Türk Muhalefet liderinin birlikte, aynı İslamcı Türk acaipliklerine gülebildiğinin Dünya tarafından görülmesini sağlıyorlar. Evet bir yarılma sözkonusu ve bu yarılma, dini/ırkı/milleti/dili her ne olursa olsun makul insanla islamcı insan arasında. Makul insanın kriterleri tüm insanlığı bağlarken, islamcı insanın kriterleri sadece kendini bağlıyor ve kendisi dışındakileri her türlü kötülüğe müstehak sayıyor. Bu yüzden onları -gönül rahatlığıyla- aldatıyor, onların firmalarına el koyuyor, onları öldürüyor.
    Ne için yapıyor bunları?!..
    "Allah'ın kitabı ve düzeni için..."
    İslamcı insanın çok rahat işlediği günahlara ve suçlara bulduğu "kutsal" gerekçe de bu. Çalıyorsa Allah için çalıyor, öldürüyorsa Allah için öldürüyor. Peki Dünya bu "yaşam biçimi"ne saygı gösterir mi? Hiç sanmıyorum.
    Herşeye kadir bir Tanrı'nın kendi düzenini kurmak için bu kadar kötülüğe, iki yüzlülüğe, yalana, küfre ve barbarlığa ihtiyaç duymayacağını, bu kadar kötülüğü iyilik adına kabul eden bir Tanrı'nın tüm insanlığın Tanrı'sı olamayacağını, İslamcının Tanrısının da kendi ürettiği bir puttan ibaret olduğunu ve o putu da artık kendisinden başka kimsenin yemediğini görüyor ve panikliyorlar.
    İnsan olmanın  doğuştan gelen özelliklerine ters bir ruh çürümesi, Türklerin ruhunu esir almış görünüyor. Yarılma, bir tür kangrenin tüm ruhu çürütüp öldürmemesi için kendiliğinden oluyor ve İnsanlık ailesinde küçük ama miğde bulandırıcı bir öğe olarak ortaya çıkan İslamcı insan modeli, kendi kısır soyunun devamlılık üretemeyeceğini anlayıp öfkeleniyor. Türkiye'de bir türlü kendine benzetemediği çoğunluğu, eşitsiz siyasi yarışın dibine vurup her türlü katakulliyi mübah gören çabasına rağmen, korkutup sindiremediğini ve sindiremeyeceğini anlıyor. Ve asıl azınlığın bizzat kendisi olduğunu görüyor. Türkiye'de bir türlü ezemediği, biat ettiremediği, zehirleyip kendine benzetemediği "Dinsiz kafir laikler"in, Makul İnsanlık ailesiyle birlikte Dünya nüfusunun en azından yüzde doksan küsür gibi bir çoğunluğuna dahil olduğunu, Dünya ekonomisi ve yaratıcı aklının da o "kafirler" tarafından temsil edildiğini biliyor ve gün sayıyor. Bu haliyle insanlık ailesi içinde yeri olmadığının bilinciyle kızıyor köpürüyor ve korkuyor.
    Günahkar suç fabrikası İslamcı İnsan modelinin çifte standardına Tanrı'nın "ihtiyacı" olup olmadığını, bugünkü kuşağın yaşam süresi dahilinde yaşayıp göreceğiz.

15.11.2015

IŞİD'in Paris katliamındaki bilinçli "sembolizm"

Gece yarısı şaka gibiydi, inanması zordu. Önemli olayların kendine özgü bir mistisizmi vardır. Mesela Avusturya tahtının veliahtı Franz Ferdinand'ı ve eşi Sofie'yi Saraybosna'da üstü açık yazlık arabalarında birer kurşunla öldürerek Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan Gavrilo Princip'in adının Türkçesi, "Cebrail Prensibi"dir. Bu olaya sonradan kafa yoranlar olmuştur tabii, çünkü bu savaş, daha öncekilerden kesinlikle faklıdır ve sonuçları da yeni bir çağı başlatacak önemdedir. Bugün sınırlarıyla sorunlu Osmanlı coğrafyası, Balkanlardan Kürdistan'a ve Ortadoğu'ya kadar ve daha başka yerlerde bu savaşın huzursuzluk veren sonuçlarıyla boğuşmaya devam etmektedir. Avusturya-Macaristan çifte monarşisini yöneten bin yıllık Habsburg hanedanlığı da, Almanya'daki Hohenzollern hanedanı da, Osmanlı ve Romanov hanedanları da bu savaş sonrasında artık yoktu. Savaştan önce Çin'deki Mançu hanedanlığı, savaştan sonra da İran'daki Kaçar hanedanlığı sona erdi. Cebrail'in mucize gibi bir cinayetle böyle bir muazzam bir altüstoluşun sembolü olması beni ilgilendiren konulardan biri olmayı sürdürüyor, hem de Sırpların böyle "engin" bir suikast geleneğine sahip olmalarına rağmen.
    IŞİD saldırısı ise, bilinçli seçilmiş bir tarih gibi durduğundan "tesadüf" düşüncelerinin dışında değerlendirilebilecek şeytani bir olay. Saldırı, bir ayın Cuma gününe denk gelen 13'ünde yapıldı...
    ABD'de apartmanlarda 13'üncü kat yoktur, bazı salonlarda onüç numaralı koltuklar yoktur. 13 sayısının uğursuz sayıldığını duymuşsunuzdur. Hristiyanlıkta 13 uğursuz sayılmaz, Musevilikte uğurludur, Moğollar da bu sayıyı uğurlu sayar ama Avrupa'da eskiden beri uğursuz sayılır, ama "Uğursuz cuma 13"ün son çıktığı, icad edildiği yer Fransa'dır ve Cuma'ya denk gelen 13 Ekim 1307 günüyle ilgilidir. Bu gün Ftansız kralı Güzel Philipp IV, Templer tarikatının bütün malına mülküne el koyup keşişlerini yakalatır. Bu tarikat, Haçlı Seferlerinin birincisi sonrasında Kudüs'de kurulmuştu, bankacılığın mucidiydi ve Avrupa'da bu sayede çok zengin olmuştu. Fransız kralı, tarikatın parasına el koyarak kendi para sorununu böyle çözdüğü gibi, tarikat üyelerine de bugüne kadar tekrarlanan ve söylence şeklinde süren iftiralar attırdı. Tarikatın lideri Jacques de Molay, yapılan onca işkenceye rağmen, kendine atfedilen "şeytanla işbirliği" suçunu kabul etmedi ve 18 Mart 1314'de Paris'de kralın emriyle yavaş yavaş yakılarak infaz edilirken, kralı ve bu haksızlığa ses çıkarmayıp tarikatı kapatan Papa'yı lanetledi ve bir yıl içinde Tanrı'nın tahtı önünde adilce birikte yargılanmaya çağırdı. Kral ve Papa, bir yıl içinde öldüler.
    Gerçi "Uğursuz 13. Cuma" 1907 yılından sonra Borsa krizlerinin böyle günlere denk gelmesi sonucu bugünkü popülerliğini kazanmıştır ama asıl çıkış noktası, Paris'de yaşanan bu olaydır. Avrupa'da bugün de oldukça yaygın batıl bir inançtır "Cuma 13" ve IŞİD'in milyonlarca Müslümanın yaşadığı Fransa'da bu konudaki hassasiyeti bilmemesi imkansızdır. Bu detay'dan hiç kimsenin bahsetmemesi, saldırının psikolojik etkisinin sanılandan daha büyük olduğunu ve bu faktörün de etkiyi pekiştirmek için kullanıldığını gösteriyor. Kuşkusuz çok gaddar çok şeytanice bir olaydır. Amaç Fransa'yı Suriye'ye, Batı'yı bir kara savaşına çekmek idiyse bunda henüz başarılı olamadıklarını ama bu ihtimalin oldukça yükseldiğini söyleyebiliriz. IŞİD'in Ankara saldırılarından sonra iki gün susan, sonra da sırıtan Türk yetkililerin Paris olayında gece yarısı apar topar açıklama yapmalarına bakılacak olursa, çok rahatsız okup korktuklarını söyleyebiliriz. IŞİD saldırısı bu kez oy getirmiyor, suçlanma korkusu getiriyor. Nitekim olaydan sonra sosyal medyada Türkiye yönetimiyle IŞİD'in yakınlığına işaret eden karikatürler birden arttı. 1 Kasım seçimlerinin AKP'ye umduğu legitimasyonu/meşruiyeti getirmeyeceği belliydi, ama olayların Türk Hükümetini birden böyle zora sokacağını kimse beklemiyordu. Paris saldırılarının yapılmasından önce gündüz yazdığım yazının sonucunu tekrarlıyorum: Savaş zamanlarında tesadüfler de artar. AKP'yi iyi tesadüfler değil kötü tesadüfler bekliyor.

13.11.2015

Silvan ve Kürtlerin burnunu sürtmek isteyenlerin burnunun sürtülmesi meselesi

Hani "Alışırsınız alışırsınız" lafı vardı ya...
Bazı şeylere alışabilmek için en azından tahammül sınırları dahilinde konumlanması gerekir. Yüz küsür bin nüfuslu Silvan'da binlerce kişi şehri terketti ve bugün bu çağda sokağa çıkma yasağının 11'inci günü. Artık olayın iki tarafının argümanlarını konuşmanın da bir anlamı yok. Ortada neresinden bakarsanız bakın açıklaması güç bir durum var. Açıklaması daha güç olan durum, ülkenin batısında Cizre'den beri yaşananlara seküler Türklerin kayıtsızlığı, hatta iktidarın sert askeri "operasyonlar"ını içten içe destekleyen tutumları. Sessizliğin nedenini sorunca, "Çok şımarmışlardı, biraz burunlarının sürtmesi iyi oluyor" diyenlerle karşılaştım. Nasıl şımardılar, demokratik parlamenter sistem içinde sorun saydığı konuyu çözmeye çalışmak mı şımarıklık? Burunlarının sürtmesini istediğiniz insanlarla nasıl birlikte yaşayacaksınız, onların yüzüne nasıl bakacaksınız? Milyonlarca insandan oy almış bir partinin seçmenin başına Haziran seçimlerinden beri gelenler ibretlik.
Türkiye'nin bölünmesinden bunca korkan ve her cümlesine "Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü" ile başlayanların Suriye'ye benzer bir atmosferi kendi ülkesinde zorla yaratan bir anlayışı desteklemeleri aymazlığın en "has" hali. Bu arada yeni saflaşmalar da dikkat çekici. Eski Maocu Vatan Partisi'nin MHP'den bile Sağcı bir noktaya savrulup AKP yedeğine girmesi, Türkeş'in AKP'li olması, HDP ve MHP'nin kendi partilerinde AKP'yle yakınlaşmaya çalışan çevrelerden yakınması, bir savaş durumu öncesini andırıyor. Sanki savaş öncesi hazırlığı yapılıyor gibi.
2017'ye kadarki dönemin savaş potansiyelinden çok sözetmiş biri olarak, aryık bundan kaçınmanın oldukça zor olduğunu söylemenin bile pek anlamı kalmadı. Silvan ne başlangıç ne de son. Şimdi umudumuz, savaşın mümkün olduğunca düşük yoğunluklu olması ve kamuoyu baskısıyla doğu illerindeki askeri baskıyı hafifletmek.
Savaşın asıl nedeni, yanlış Suriye politikası ve onda ısrar ederek Kürt sorununun Türkiye'nin kontrolünden çıkması ve bu durumu de Esad'ın bir tek hamleyle Türkiye'nin başına sarması. Gerçekten çok akıllıca bir hamle olduğunu teslim etmek gerek. İslamcı Türkiye'nin planlarını sadece kendi hamlelerine göre planlayıp ona gelecek tepkileri hesaplamadığı malum. Esad'ı ve Kürtleri küçümseyip sonra şaşıran, Rusya gibi kocaman bir faktörü hesaba katmayan Türk dışpolitika yönetiminin uçak kullanmaya kalkan yeni yetme otomobil şoföründen farkı yok ve sonuç felakete doğru gidiyor. Türkiye bunca keyfi ve yanlış politikaya rağmen hala çökmediyse, bunu daha önce kurduğu ve bugün "eski" denilen Türkiye'ye ve onun itibarına borçlu.
Hem Amerikalılarla hem de Ruslarla samimi müttefik haline gelen Kürtlerin IŞİD'in canını yaktıkça Türkiye'de dayak yediği dünyada kimsenin gözünden kaçmıyor ve bunu PKK'nın "birden bire saldırmaya başladığı" ile gerkçelendirmek de zor.
Amerikan müttefiki sessiz sakin Barzani dışında Suriye ve Türkiye Kürtlerini biraraya getiren, askeri politikalarla onları kazanmayıp düşman edinmenin mantığı yok ve bu tutum Kürt meselesinde inisiyatifin Amerikalılara Ruslara geçmesi, Türkiye'nin eskisinden daha kolay baskılanabileceği bir duruma işaret ediyor. Türkiye'nin şimdiye dek esasen görmezden geldiği ve çeşitli biçimde desteklediği IŞİD'e karşı savaşmak zorunda kalması, İktidarın daha neler kabul etmek zorunda kalabileceğini de gösteriyor. Dış baskıyı hafifletmek için Kürt özerkliğini tanımak, bu AKP Hükümetine "nasip" olabilir. Kürt nefretinden başka birşey bilmeyen ve son seçimlerde bu nedenle AKP'yi desteklediği anlaşılan seküler Türk seçmenin burunlarının daha da kötü sürtülebileceği bir döneme doğru gidiliyor. Bu dönemin en büyük sorumlusu Devlet Bahçeli MHP'yi AKP yedeği haline getirerek Türkiye'ye zaman kaybettirdi. Bu büyük bir vebal. Türkiye yanlış Suriye politikasıyla Kürtleri kaybediyor. Bu tarihi olayın insani boyutu ise korkunç. Suriyeli mültecilere anlayışlı davranan Türkiye, kendi ülkesinin insanlarını mülteci konumuna düşmeye iterek, sistemin sağlamaya çalıştığı istikrarın altını oymaya devam ediyor. Türkiye'nin değişmeyen AKP politikalarıyla yaşaması çok zor. Kaos artacak ve kaçınılmaz ekonomik kriz -belki Aralık ayından itibaren- gelecektir. Zaten fakir olan AKP seçmeninin zor günlerde de partisini seçmeye devam edeceğini "dereyi geçerken at değiştirilmeyeceği" vecizesine sarılacağını ve bir kez daha yanılacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ama savaş atmosferi, "tesadüfler"in en fazla görüldüğü durumdur ve Türkiye'nin canını yakarak zoraki değişimleri de dayatabilir.

8.11.2015

Tupamaros ve şehir gerillası El Pepe'nin Türklere söylediği

1980'lerin ortasında ilgi alanıma birden düşen Tupamaros, hapisten yeni çıkmıştı ve Batı basınına haber olmuştu. Dünya'daki Sol hareketleri izliyordum ama 1973 yılında askeri bir darbeyle Uruguay'da hapse giren üçbin kadar Tupamaros üyesi ve sempatizanının basına konu olduğunda henüz çocuktum, Nüfusu iki milyonu bulan bir ülkeden Sol devrimci mücareleye yeni bir tarz ve yöntem getirenlerin hareketini hiç duymamıştım. Che Guevara ve Regis Debray'ın kurduğu "gerilla savaşı" fikri sadece Güney Amerika'yı değil Türkiye'yi de sallamıştı oysa.
Tupamaros, "şehir gerillası" tarzını ve "öncü savaş, devrimci propaganda" usulünü bulan, ama teorik bakımdan hiç bir malzemesi olmayan bir avuç devrimcinin hareketiydi. Bu genç adamlar ve genç kadınlara "Robin Hood gerillaları" diyorlardı, çünkü soydukları bankalardan ve iş yerlerinden kaldırdıkları parayı halka dağıtıyorlardı.
Askeri darbeyi çok ağır bedelle, üçyüz ölü ve üçbin tutukluyla ödediler.
Tupamaros, 1960'lı yılların başında Küba devrimi'nden (1959) ilham alan üniversite öğrencileri arasında küçük bir grup tarafından kuruldu. Önderleri, Hukuk fakültesi öğrencisi Raul Sendic idi. Sadece bir başkent ve etrafından oluşan, nüfusun yarısının da o başkentte yaşadığı ülkede, "şehir gerillası" fikrini geliştirip uygulayan önderin etrafındaki iç çekirdeğe dahil olan karizmatik ve iyi hatip olan önemli bir eleman vardı, bu elemanın kod adı da El Pepe idi. İşte o adam, 1 Kasım seçimlerini izleyen ilk günlerde Türkiye'deydi ve Türkler tarafından şanına yakışır bir şekilde ağırlandı, gerçek adı: Jose Mujica...
Tesadüflere inananlarla inanmayanlar arasında bir tercih yapacak olursak ben daima "inananları" tercih ederim. Evet "bilimsel-dilimsel" bakımdan anlatması kolay değil belki ama, tesadüf diye birşey yoktur ve olmaması da olmasından çok daha anlamlıdır.
Eski Tupamaros şehir gerillası Jose Mujica, tüm Sol parti ve grupların kurduğu bir koalisyonun adayı olarak Uruguay'da 2009'da devlet başkanı seçildi ve birkaç ay öncesine kadar bu görevini sürdürdü. Türkiye'de onu sadece "Dünya'nın Vosvos'a binen en fakir Cumhurbaşkanı" sıfatıyla tanıyorlar ama onun döneminde Uruguay'ın o tek metropolü Montevideo'nun "Dünyanın en yaşanılası kentleri" sıralamasında Güney Amerika'daki ilk on arasında, Dünya'da da 66. sırada ve tabii Belgrad'ın ardından 109'uncu sıradaki İstanbul'un önünde, Londra'nın birkaç basamak arkasında bir yere geldiğini bilmiyorlar.
Tüm Dünyada örnek bir bilge sayılan Uruguay'ın Cumhurbaşkanı Jose Mujica'nın, yaşamaya (bir Sol koalisyon içinde) devam eden Topamaros'un en kıdemli önderi olarak (Hareketin kurucusu Raul Sendiç, onca işkenceden sonra 1985'de hapisten salıverildikten sonra Mujica kadar sağlıklı bir bünyeye sahip olmadığı için Paris'e yerleşti ve orada beş yıl yaşayıp hayata veda etti) Türkiye'ye gelip bazı önemli konuları, kimliği ve sözleriyle Türklere göstermiş oldu:
İlk öğüt, kuşkusuz tüm Solun ve kendini Sol sayanların bir araya gelmesi ve bütün ayrılıklarına rağmen bir arada tek bir bütün olarak hareket etmeyi öğrenmeleri gerektiğiydi.
Mujika'nın diğer ilginç öğüdü, "Ordu'yu Sağa bırakmamak ve sahip çıkmak" idi. Yani Kemalistler dahil herkesi bu Sol koalisyona saymakta beis görmüyordu.
Ama -söylemediği- galiba en önemli sözü, ülkeye has aktif mücadele biçimleri geliştirmek gerektiğiydi. Tupamaros, ülkede varolan feci kutuplaşmayı kendi lehine kullanarak ve "iktidara doğrudan saldırıp devrimci atmosfer yaratmak" diye özetlediği bir teoriyi pratiğe geçirerek iktidar oldu. Tabii şimdi ne savaşıyor ne de şiddeti övüyor, ama devrimci öncünün mücadelesini önemsemeye devam ediyor.
El Pepe'nin konuşmadan söylediklerini dikkate alan Sol, üçkağıtsız hayatta kalamayan İslamcılığa karşı çok daha etkili bir alternatif olacaktır.

3.11.2015

Seçim sonucunun öğrettiği...

Seçimlerden bir gün önce Pergamon blogda sosyoloji Profeförü Christine Huth-Hildebrandt'ın benimle yaptığı söyleşiyi yayınladık. Söyleşileri diyaloğa benzetmeye çalışıyoruz, o da sorularını özellikle uzun tutup kendi düşüncelerini söylüyor. Blog ve oradaki uzun söyleşilerim Almanca, ama burada son söyleşimdeki iki noktaya değineceğim, çünkü ona "Türklerin güce tapan yanı"ndan ve Kürtlerin korkup sinme ihtimalinden bahsetmiştim, ikisi de çıktı malesef. Ben seçimlerin despot eğilim ile özgürlükçü eğilim arasında olacağı ihtimalini anlatmıştım. Tabii gönlüm, biraz daha karmaşık olan ve Kürtlere daha hakaniyetli bir yaklaşımı da içeren özgürlükçü alternatiften yanaydı, çünkü diğerini temsil eden Erdoğan/AKP çizgisi Dünyadan soyutlanmış ve yolsuzluk/savaşsuçu gibi suçlamalarla kirlenmiş yıpranmış iktidar gücünü temsil ediyordu. Seçimler bu faktörlerin özgül ağırlığını değiştirmedi ve kısa vadede değiştirmesi de zor. İslamcıların rejimlerini sürdürebilmeleri bu konjonktürde zor, ayrıca çok fazla düşmanları var, o düşmanlar seçim sonrası durumu gördükten sonra artık eskisi gibi tutuk olmayacaklardır ve daha acıtıcı sofistike darbeler indireceklerdir.
Türkçe düşünürken, -özgürlükçülerden yana- daha taraflı bir tutum takındığımı, Almanca düşünürken daha tarafsız bakabildiğimi anlamanın da kişisel şokunu yaşıyorum.
Acı ama gerçek olan asıl konu şu:
Türk halkının kaderini belirleyen çoğunluk, her ülkede olduğu gibi fakir ve iyi eğitim görmemiş insanlardan oluşuyor. Hindistan'da da öyle, ama onlar daima, ülkenin eğitimli yaratıcı kesimini iktidara getiriyor ve Hindistanı süper devlet adayı yapıyorlar. Hindistan'da, Türkiye'de bile olmayan -onlarca milyonluk- büyük bir "Okuma yazma bilmeyen cahiller kesimi" var, ama buna rağmen, seçimlerde en iyi eğitimli kişi ve kesimleri seçmek alışkanlığı nedeniyle, ülke Çin'le yarışır konumda ve Asya'nın en büyük demokrasisi olduğundan, geleceği en az Çin kadar parlak. Türk seçmeni ise, entelektüele, sanatçıya, eğitimli ve dünyaya açık kesimlere güvenmiyor. Türkler, ülkelerinin Dünyayla uyumlu eğitimli ve yaratıcı kesimlerini desteklemek yerine, inatla eğitim ve yaratıcılık kalitesi düşük, (ikinci sınıf Balkan toplumları kalitesinden, üçüncü sınıf Ortadoğu toplumları kalitesine doğru düşen), rasyonel/kausal düşünme biçimi ile sorunlu, bu yüzden de dış politikada ülkesini mahvın kıyısına getirmiş bir önderlerliği desteklemekte ısrar ediyorlar. Bu gidişin varacağı yer sadece felakettir.
10 bin yıllık kesintisiz uygarlık tarihine sahip Türkiye/Anadolu gibi bir yerde -Dünya ile uyumu sorunlu- ikinci sınıf bir halkın yaşamasının bile zor olabileceği bir döneme doğru ilerliyoruz. Türklerin eğitimli seküler kesimi ikinci sınıf bir halk olmaktan birinci sınıf bir halk olmaya doğru sıçrayacak kapasite geliştirirken, birden üçüncü sınıf bir Ortadoğu halkının ve onun "önderliği"nin kuyruğuna takılamazlar. Bu eşyanın tabiatına aykırı. Türkleri Akkoyunluların kuyruğuna takmaya çalışmak Türklerin intiharıdır.
Üçüncü sınıf bir halk, Türkiye dediğimiz coğrafyada yaşayamaz. Bunu tüm ciddiyetimle söylüyorum. Yani Hollanda'da neden Tanzanyalılar gibi bir halk yaşayamazsa ve Hollanda neden Tanzanyalılara verilmemiş ise, aynı nedenle Türkiye de Akkoyunlu ahalisine verilmez. Bu, yeryüzünün ruh dokusuyla ilgili bir durumdur ve ne anlama geldiğini, malesef herkes yaşayıp görmek zorunda kalacaktır.
Açıkçası, Türklerin güce taptığını ve gücün iyisine kötüsüne bakmadıklarını, Kürtlerin de iki "Höt"le sinebileceği gerçeğini düşünmemiştim. Demek ki kendime de pek yediremediğim durumlarmış. Almanca söyleşimde, Almanca düşünürken söylemişim.
Türkler Gezi ile Dünya'da örnek alınan bir destan yazmışlardı, şimdi de Dünya'da ibret alınacak berbat bir "destan" yazdılar. -Tabii 1 Kasım seçimlerinin sonuçları manipüle edilmediyse...
Peki bundan sonra ne olur?
Sertleşmekten ziyade yumuşayacağı intibaı uyandırmak isteyecek bir tek adam rejimi ile bir dönem başlar sanıyorum. Basın üzerindeki baskı başka boyutlarda mutlaka sürdürüleceğinden, yurt dışında açık sözlü bir Türk diyasporası doğabilir ve Türkiye'de yeni yönetimin belirlenmesinde önemli rol oynayabilir. Ama oralara gelmeden önce...
Türkiye'de Dünyayla kavgalı (Suriye/Baas tipi) -ülkeyi gizli servisle yöneten- bir tek adam rejimi kurma girişimleri kimseyi şeşırtmamalı. Tüm katakullilere rağmen bu rejim, elbette sürekli kendi "akıl sınırları"na toslamaya devam edecektir ve Türkiye'nin bu yolda olmayan geleceği ve felaketinin de teminatı olacaktır. Türkler bu gidişata destek olarak her koyunun kendi bacağından asılacağı bir süreci de başlatmış oldular. Madem bu devirde de Türkler için at binenin kılıç kuşananındır ve baskın basanındır, bu içtihat kapısından girip at binen ve kılıç kuşanan başkaları da olur. Bu kapı artık açılmış görünüyor.
Türkiye, "AB'ye aday, nisbeten demokratik ülke" kategorisinde bir ülkeyken, artık demokratik olmayan ülkeler sınıfında değerlendirilen ve ekonomisi kırılgan, sistemin sorun ülkelerinden biri haline geldi. Dış politikada AKP bütün tükürdüklerini yalasa da, gene güvenilmez bir parti olarak kalacaktır ve bu da Türklerin imajını Dünya'da negatif etkilemeyi sürdürecektir. Artık, kendini Türkiye'nin siyasi iklimi ile sınırlamayacak, ağzını açıp gözünü yumarak AKP Türkiye'sini en aşağıdan (halkından) en yukarıya kadar eleştirip onunla hesaplaşacak ve yeni  bir ülkenin tohumlarını korkmadan atacak yeni bir Muhalefete ihtiyaç var. Bu Muhalefet, sadece iktidarı değil, devleti alıp değiştirmeye aday devrimci bir Muhalefet olmak zorundadır.
AKP'nin şimdi sınırlı ölçüde yapacağı en ilginç şey, kuşkusuz CHP'nin sosyo-ekonomik programını uygularmış gibi yapmak ve dış politikada ilkesizce Doğuya ve Batıya yaltaklanmak olacaktır. Bu kumaştan hiç bir elbise çıkmayacağını bilen Dünya, AKP'ye sadece katlanacak ama onu asla ciddiye almayacaktır. AKP kadroları ve çevreleri, çağa uygun yaratıcı ruha sahip değiller, sanatları kültürleri entellektüelleri yok ve asla olmadı. Övündükleri katır kutur Necip Fazıl'ı bile hiç olmazsa Arapçaya çevirip okutamamış son derece kısır bir çevreden bahsediyoruz. AKP ve çevresi bu yüzden seküler kesime şiddetle -en azından vitrin mahiyetinde- ihtiyaç duyacak ve karakter fukarası liberallerden yeni entel devşirmeye çalışacaktır. Laik kesim, kültür adamları ve iş adamlarıyla, ülkenin asıl itici gücü olmayı sürdürecektir, ama Türkiye'deki Muhalefet yeni bir kategoriye doğru sıçrama yapmazsa Meclis'in süsü olarak kalmaya devam eder. Tabii Türkler "Siyasi Parti" formatına sadık kalmak zorunda da değiller.
Bu dönem, yaratıcılığın -zorla- şekilleneceği kısa sürecek bir AKP iktidarı olacak gibi görünüyor. Ekonomik kriz de AKP'nin kucağına kalacaktır. Yeni AKP döneminin 2019'a kadar sürmesi kuşkulu, zira Erdoğan rejimine karşı cephe bu kez çok daha büyük, daha sofistike ve ekonominin kırılganlığı yüksek. IŞİD'in ve Nusra'nın Suriye'den temizlenmesi, AKP'yi daha da zora sokacaktır. Bu partinin Dünya politikasında ve ekonomide sergileyebileceği manevra kabiliyeti -güvenilmezliği nedeniyle- oldukça düşük, Türkiye'yi yeni dönemde yönetmesi hiç de kolay olmayacaktır.
Türkler -eğer sahiden böyle karar verdilerse- seçimlerinin yanlış olduğunu çok yakında anlayacaklar. Ama, AKP devletinin asla ve kat'a koalisyon kabul etmeyeceğini, seçimle falan gitmeyeceğini, henüz tam anlamış görünmüyorlar. Artık Türkiye'de rejimin değiştirilmesi konusunun, sadece kuru seçimlere ve sadece hımbıl muhalefet partilerinin insafına bırakılamayacağını herkes anlamak zorunda.

28.10.2015

Teolojik politikanın anlamsızlığı, İslamcı çaresizliği ve seçimler

13 Yıl sonra, hâlâ en çok oy alan parti olmak kesmiyor. Arada başını kaldırıp "herşey benim için" diyen "Dava" her nasıl bir şey ise, sahiplerine "ilelebet iktidar" güvencesi vermiş. 21'inci yüzyılda -sadece iktidarlar değil- her türlü yönetim biçiminin giderek önemsizleşip kollektifleştiği bir devirde tek kişinin tek başına ilelebet iktidarı gibi bir şeye inanmışlar, tabii biliyoruz bu cüretin kaynağını...
"Teolojik politika" adını verdiğim ve dünyevi iktidarın "Allah vergisi olarak bir tek kişiye tevdi edilmesi" gibi okuyabileceğimiz bir durum. Tanrı, sevdiği "şanslı" ve "Hacıyatmaz" bir kuluna, -onun hayalinde- "Seni bu Dünyaya müminlerin Emiri, peygamberimin Halifesi tayin ettim" diyor ve bu kişi ve kliği, o andan itibaren, kendine eş/şirk koşmayan muktedir, herkesten kayıtsız şartsız biat bekliyor. Artık tartışma bitmiştir. Biat etmeyen halk kesimleri, Halife'ye değil Allah'a karşı çıkmış olurlar ve bu yüzden de gereğinde cezalandırılabilirler. Ne kadar sert cezalandırılırlarsa, Allah'ın gücü ve büyüklüğü o kadar "net" anlaşılacaktır...
Bu temel fikirden yola çıkan teolojik politikanın en büyük yanılgısı, bizzat kudsiyetin temel ilkeleriyle ters düştüğünü anlayamamasından kaynaklanmaktadır ve sonunda mutlaka yenilir. Neden daima yenildiğini, sahici ve kutsal olan bir şeyin asla yenilmeyeceğini anlayabilecek ve hissedebilecek durumda değildir. Çünkü günümüzün yükselen değeri individüalizm yerine egoizmi ve narsizmi benimsemiştir. O seçilmiş kişi ve kliğidir, elbette benmerkezci olacaktır, onun benmerkezciliği Allah'ın tekliğiyle ilgilidir...
Kudsiyet, her çağda aynı şekilde işlemez. Ama dağarcığı yarım yamalak monoteist devrin bilgileri ve peygamber hikayeleriyle dolu olanlar için bunun "tek" biçimi, -bildiği- monoteist dinlerin peygamberlerinin yoludur. Monoteist dinlerin ilki "Amon" ("Amin/Amen" sözcüğünün kökeni) ve Ra ("Rab" sözünün kökeni) kültüyle de asla ilgilenmemiştir. Meydanı boş bulmuş haliyle ve kendine uydurduğu şekliyle konforlu egoist narsist bir "Kendine Müslümanlık" türüdür Türkiye'nin başına gelen.
Dünya da Türkiye de bir kişinin yukarıdan aşağı kurallar koyarak yönetebileceği yerler değil artık. 21'inci yüzyılın bir barış devri olması zorunluluğu da buradan geliyor. Gün geçtikçe daha da bireyleşen insanları, yukarıdan aşağıya tanzim etmeye kalkmak beyhude bir çaba. Nedenini çok merak edenlere, von Hayek'i okumalarını öneririm. Bu devirde Kudsiyet, Kur'an'ı (veya başka bir kutsal kitabı) ezberleyip iyi alıntılayabilenlerin işi değildir (Onu yapmak artık çok kolay. İnternet orada). Hele dinin inancın ve kutsalın tekeli ne bir kişinin ne bir zümrenin ne de bir dinin elindedir. "Yok benim elimde" diyenin kimse yüzüne bakmaz. Sınırlı bir kutsal değerler bütünü olmaz, bu devirde yoktur. Onun yerine her insanı birbirine bağlayabilen değerler vardır. Bu değerler, olağanın ötesinde yüksek kalite üretmek, onun farkında olmak ve onu uygun bir şekilde ifade etmekle ilgili şeylerdir ve hiçbir zaman ezberci cahil-cühelanın işi olmamıştır, -ne şimdi ne de geçmişte. Doğada görülen, hissedilen bir şeyi diğer insanlara da o yücelik duygusunu hissettirerek veremeyenlerin dünyasında beton vardır ama kudsiyet yoktur. Ve Kudsiyet, insanın olduğu yerde vardır, çünkü insanın bir ifade biçimidir. Mars'da kudsiyet yoktur, çünkü insan da yoktur, Satürn'de de yoktur. Kudsiyet, önce belli bir 'özgür yüce ruh'u şart koşar, sadece biat eden adamdan ne fikir, ne sanat, ne de kudsiyet çıkar. Her peygamber, sadece hükümdarlarına değil, bir önceki dinin kurallarına, hatta Tanrı'sına bile karşı çıkmışlardır, ama kudsiyetin özüne sadık kalmışlardır. "Farklı" dinler böyle oluşmuştur, yoksa tarih boyunca aynının tekrarından ibaret olurlardı.
Böyle bir şeye dayanarak asfalt-beton politikası yapmak ve yolsuzluk konusunda bütün Dünyanın diline düşmek ve bir taraftan da kutsalın yenilmezliğiyle teçhizatlanmış olduğunu sanmak, ancak kendini darı ambarında hisseden aç tavuklara özgüdür ve akıbeti de kartallığa özenen tavuğun hazin sonu gibi olur.
Bu blogu takip edenler, 2008-2024 döneminde aşağıdan yukarıya doğru yaşanacak değişim/dönüşüm dalgasını engellemeye ne bir kişinin ne bir partinin ne de devranın gücünün yetmeyeceğini yazdığımı bilirler. 2008 öncesinin hakim iktidar/muktedir profillerinin tamamen tasfiye olacağı ve yepyeni bir çağın tohumunun atılacağı bir zamandır söz konusu olan. Bu yavaş ama kesin altüstoluşta yapılacak en aptalca şey, bu değişim/dönüşüm'ü durdurmaya çalışmaktır. İslamcılar, adeta yok olmak isteğiyle, bunu durdurmaya ve eski köhne ilkel kaba tarzlarıyla akıllarınca -artık kendilerinin de inanmadığı- eski bir "Panislamist Osmanlı heyulası"nı ikdarlarda kalmak adına ayakta tutmaya çalışıyorlar. 2013 başında, değişim/dönüşüm engellenirse, engelleyenlerin içinde bölünmeler olur diye yazmıştım. Değişmez "kutsal tek gerçeğin ifadesi" İslamcıların bu halleriyle -değişmezlerse- başlarına gelecek tek ve yegane şey, tarih sahnesinden ANAP gibi tamamen silinmektir. İslamcılar, ancak bugünkü hallerini reddedip sahiden değişerek hayatta kalabilirler. Na kadar nobran, şiddetli ve kaba olurlarsa, yokolma süreçleri de o kadar acılı ve kesin olacaktır.
1 Kasım'da yeniden seçimler olacak. Bazı politikacılar daha şimdiden bir sonraki seçim ihtimalinden söz ediyorlar. Olabilir. Ama değişmeyecek olan şey, İslamcıların o başlangıçtaki "amatör şansları"nın tam tersi bir uğursuzluğa hatta bir lanete dönüşmesi olacaktır. Yeniye direniş ne kadar güçlü olursa, direnen muktedirin yenilgisi o kadar kesin ve tartışmasızdır. Bunca olaydan sonra muktedirlerin herhangi birinin veya bir kesiminin davasının kutsallığından da söz edilemez. O "dava" her ne ise veya idiyse, şimdi bir "çöp" değerindedir ve (hukukla cezalarla) arınıncaya kadar da çöp olarak kalacaktır. Türkiye yeni bir çağa uyanıyor ve bu çağda Türklerin yerlerini almalarını engellemeye çalışanlar, en başta kendilerinin ve çocuklarının geleceğini tehlikeye atıyorlar, zira her saniyesi internette kayıtlı tarih bunu asla unutmayacaktır ve her saniyesi aleyhlerine işleyecektir. İktidarın yapabileceği tek şey, yol yakınken vesayetten kurtulup demokratik Sağ bir parti olmaya çalışarak sahici bir koalisyonla -geçirebildiği kadar dürüst adamını- köprünün diğer tarafına geçirmektir ve köprünün eskiyi temsil etmekte ısrarcı bu tarafında kalan kirlenmiş adamlarını da ilahi bir karakter kazanacak olan yargının keskin kararlarına teslim etmektir. Kurtuluşunun yegane çaresi budur.

26.10.2015

Rus zaferi ve Türk beceriksizliği

Avusturya'nın "Wiener Zeitung"unun "Rusya bir süper güç olarak Ortadoğu'ya döndü" manşetinin gizli kahramanının Türkiye olduğunu en iyi Amerikalılar biliyor olmalı. Çünkü 2011'den beri Suriye!de Esad'a karşı "savaşan" (ve savaştığı farzedilen) bütün İslamcı cinslerini palazlandıran, onlara Reyhanlı'da, Gaziantep'de toplantı üzerine toplantı yaptıran, sınırlarını açan, yaralılarını hastanelerinde tedavi eden ülke Türkiye. Hesapta Arap Baharı Suriye'de de yaşanacaktı ve Mursi benzeri biri Esad'ın yerini alacaktı falan. Ama Amerikalıların ikna edildiği ve -anlaşıldığı kadarıyla- "Bu arada biz Yeni Osmanlımızı ve sonra Hilafetimizi kurarız" gizli hesaplarına dayanan bu planın, Dünya Cihadizmini destekleyen yanı bir yerden sonra öyle bir zıvanadan çıktı ki, Suriye'yi çürüten bu yeni İslamcı çetelerin neden olduğu mülteci göçleri ve kafa kesmelere karşı Rusya'nın devreye girişi sadece zayıf itirazlar ve "darılmalar" karşısında pek bir direnişle karşılaşmadı.
    Suriye'nin tüm Dünyayı doğrudan rahatsız edecek boyutlarda çürümesinin en büyük sorumlusu ne Katar ne de Suud rejimi, çünkü "Suud Sınırı" değil Türk sınırı geçirgen ve Cihadcı turizmi gibi her isteyen istediği gibi Suriye'ye gidip IŞİD dahil cihadcı gruplara katılabiliyor. Bu arada IŞİD'in "başkenti" Rakka'da en çok konuşulan dilin Türkçe olduğunu da biliyoruz mesela.
    Wiener Zeitung geçen hafta ortasında yayınladığı yorumunda, "Rusya'nın IŞİD gibi örgütlere karşı Avrupa'nın da koruyucu gücü olması"ndan bile bahsediyor, çünkü çok sağlam ve ciddi bir savaş yürütüyor. Ruslar bombaladıkça Türkler küsüyor, Katar "saldırırız ha" diye tehdit ediyor, Suud susuyorsa ve Amerikalılara kala kala Rusya'nın yedeğinde savaşmak düşüyorsa, Türkiye'nin bu başarısızlıkte hatırı sayılır payı var demektir.
    Rusya'nın sahalara dönmesini sağlayabilecek boyutlarda bir hataya neden olanları Amerikalıların bağışlaması düşünülemez, hele Rusları Avrupa'da bile cazip kılacak bir sonuç getirmişse!
    Avrupa'da Rus zaferi dikkatle izleniyor ve kuşku payı daima hatırlatılıyor. Mesela liberal Portekiz gazetesi Público, Rusların oradaki varlığını geçici çözüm sayıyor ve Esad'ın Moskova seyahatinin de, eleştirileri susturmayı amaçladığını yazıyor. Fransa'nın Solcu Libération gazetesi Ruslara da Esad'a da kendi günahı kadar güvenmiyor, bu konuda AKP ile yakın çizgideler ama Sol liberal Le Monde gazetesi, Putin'in ideoloji falan bagajı olmadan Suriye'ye gelmiş bir reel politika erbabı sayıyor -ki daha doğru bir yaklaşım ve daha az duygu yüklü...

17.10.2015

Ruslar Çeçenistan'da yaptıklarını, Suiye'de tüm İslamcılara yapabilirler

Ruslar IŞİD'e bindirdikçe, İslamcılar kekelemeye, saçmalamaya falan başlıyorlar. Durum hiç bu kadar ciddi olmamıştı. Bazıları, "Rusların yeni Afganistan'ı Suriye" diyor ama olay daha çok Rusların Çeçenistan'daki haline benziyor ve durumun oradakinden farkı, Suriye'de alanın daha geniş olması ve Rusların sadece Suriye ordusuyla değil, İran ordusu, Lübnan Hizbullah'ı ve Çin lojistiğini kullanması. Kısacası, -tüccar İslamcıların deyimiyle- "Bu büyük bir proje ve nitekim The Washington Post gazetesi de bu fikirde, Rusya'nın Suriye'de Çeçenistan'daki gibi davrandığını yazıyor. Neden böyle?
    Rusya, Esad ve ordusu dışında Suriye'de eli silah tutan istisnasız bütün Sünni Cihadcıları imha etmeye soyunmuş görünüyor ve bu yüzden de Nusra ve IŞİD arasında, hatta diğer Müslüman Kardeşler tipi "ılımlı" Sünni Müslüman unsurlarla IŞİD arasında da ayrım yapmıyor. Rus savaş makinesi, güçlü müttefikleriyle, IŞİD'i hemen bitirmeyecektir. Çünkü o zaman Suriye'den çıkması için baskı altında kalabilir. Rusya, IŞİD'den önce, Türkiye-Katar-Suud üçlüsü tarafından ve geriden ABD-Fransa tarafından desteklenen "ılımlı" Sünni İslamcıları yok edecektir. (Burada gerçek bir imha hareketinden bahsediyoruz, çünkü Çeçenistan'da da öyle yapmıştı)
    Bundan sonra Sünni İslamcı Cihadistlerin sarıklısından takımlısına kadar Yeryüzünün her yerinde Rus ajanlarıyla "tavşan kaç, tazı tut" oyunu oynamak zorunda kalabileceklerini söyleyebiliriz, hem de işin içinde lojistik destek anlamında İran, Orta Asya Cumhuriyetleri ve Çin de olacaktır. Tabii bu duruma Amerikalılar İslamcıları destekleyerek bir tepki verecekler mi göreceğiz, -kendi kamuoylarının baskısı nedeniyle biraz zor görünüyor.
    Şu anda içine girilmekte olan dönemde, Sünni İslamcı Cihadizm ile ona bir şekilde destek vermiş Türkiye, Katar ve Suud yönetimlerini çok zor bir dönem bekliyor. Bu yönetimleri, bizzat kendi ülkeleri iktidardan uzaklaştırıp Rus tazıların önüne salabilir. Amerikan nüfuzunun biraz sallanıp aynen devamı ancak bu şekilde mümkün. İslamcılık kendi kesin sonuna doğru koşuyor.

11.10.2015

Dinazorlar çağına son veren kelebekler ve katliam tipi bombaların acizliği

IŞİD, Türkiye'nin Amerikalılara İncirlik üssünü açmasına ve Amerikalılarla birlikte IŞİD mevzilerine saldırmasına kızınca gidip Kürtleri öldürüyor! Denklemde bir bozukluk var, ama nerede? İslamcı "mantığına" uygun!..
    17 Haziran seçininden iki gün öncesinden başlayarak HDP'li olan da, HDP'yi seçen de, mitingine giden de ölüyor. Üstelik ülenler, kendi kendilerine saldırı düzenlemekle bile suçlanabiliyor, ama mantık hâlâ sağ, akıl nezle bile olmadığını iddia ediyor.
    Hatırlamaya bile lüzum yok, herkesin bildiği ve kuldan saklanamayan bir bilgi: HDP, kimsenin beklemediği bir şey yapıp, AKP'nin tekbaşına (yani tekkişilik) iktidarını bir seçimde sona erdiriverdi, bir devri kapattı, PKK dahil kimsenin beklemediğini yapıp sessiz sedasız, "Kürt meselesi"ni Meclis'de konuşup kararlaştırmaya mezun olan da -sadece- benim dedi, yani o demedi de kamuoyu soruşturmalarına sessiz çoğunluğun verdiği yanıt bu.
    Eskilerin "devrim"den anladığı, genellikle silahlı külahlı devrimcilerin, "Doktor Jivago" filmindeki Strelnikov gibi devrimci kızıl ordu generallerinin cirit attığı devrimlerdi, şimdi öyle olmuyor. İlelebet muktedir kalabileceğini sananların, küçük bir parti başkanının iki dakikalık konuşmasıyla hak ile yeksan olabileceğini, devranın ummadıkları ölçüde sürprizlerle dolu olabileceğini ve Tanrı'nın Kur'an'dan alıntı yapanlara mutlaka arka çıkmadığını da anlayamıyorlar. Bu işlerin farklı kriterleri var ve bazen "Tanrı'nın sopası küçük partilerin elinde oluyor." Kısacası, böyle ummadık yumuşak devrimlere karşı kullanılan şer ateşi, daima sahibini vuruyor. Şimdi olan da bu. Bombalar patlıyor ama kimse yılmıyor, kimse pısmıyor. Tam tersine, herkes daha kararlı bir şekilde özgürlük ve demokrasi davasına kendince sahip çıkıyor.
    Ankara katliamını kim yaptı? Bu sorunun henüz kesinleşmemiş yanıtı pek de önemli değil, çünkü bu olayın engellenememesinin sorumlusu iktidar ve bu bombaların patlayabildiği atmosferin ortaya çıkmasının sorumlusu da iktidar. Dünyada meşru olabilmek için de olsa kendine "Demokratik hukuk devleti" demek zorunda olan her hükümet, iktidar süresi boyunca yaşanan böyle olaylardan sorumludur. "Fiilen" başka birşey haline gelmiş ve geldiğini iddia etmiş olabilir, ama eğer bu dünyanın global sisteminin bir parçası olarak yaşıyorsa -ki Türkiye gibi özerk ekonomisi olamayan ülkeler buna mecburdur- bu sorumluluk iktidara aittir ve en acı konulara bile pişkin pişkin gülerek tepki veren petrol zengini şeyh-şıh devletinde böyle iktidarlar yaşayabilir, ama Türkiye'de yaşayamaz.
    Türkiye'nin, sadece ekonomideki durumuna bakıp, falaketin eşiğinde olduğunu söylemek bile mümkün. Gaziantep Suriye ticaretini, Batı Anadolu'nun tekstil endüstrisi ve inşaatçısı Libya'yı, turizm endüstrisi de istikrarara gelen Alman ve Rus turistleri kaybediyorsa, halkın içinde düşmanlık körüklenmeye devam ediyorsa, kaybedilen gücü bombalarla kazanmak nasıl mümkün olabilir? Eğer bir parti ve bir halk bu şekilde "cezalandırılıyor" ise, bu çağda kimsenin kimseyi böyle cezalandıramayacağını ve pısma çağının bittiğini, aklın ve ikna kabiliyetinin işlediği bir çağda yaşandığını anlayana kadar bu huzursuzluk sürer. Tabii bunun -iktidar taraftarı ve muhalif taraftarı- halk tarafından da bir tahammül sınırı vardır. O sınıra çok yaklaşıldı. Şok üzerine şok yaşayan muktedirler, ilahi adaletin tecelli edeceği bir çağa girmekte olduğumuza inanmak istemeyebilirler, ama işleyebilmek için sahici adalete, iyilik prensibine, güzellik duygusuna ihtiyaç duyan bir 'Karmaşık ilişkiler toplumu'na doğru gelişiyoruz. Bütün Dünya o istikamette ilerliyor. Adamına göre adil, kendine Müslüman bir ahmak imtiyazlılar toplumunun yaşama şansı yok ve bunun bombalarla tesis edilmesi ihtimali de bulunmuyor. Zira konu korkmak ve biat falan da değil artık. Konu, internet çağında karmaşıklaşıp yeni bir şekil almakta olan toplumların gelecekle uyumlu bir şekilde işleyebilmeleri için uyulması gereken mecburi kriterler. Ve bir devir, iri betonla uygarlık inşa edilebileceğini sanan dinazorların akli "melekeleri"nin kısıtlılığı nedeniyle sona eriyor. Tanrı, insanlarda, alıntı yapabilme kabiliyetinden çok daha fazlasını arıyor ve aradığını da ummadık şekilde ifade ediyor. Büyüklenen dinazorların çağı sona erdi. Zaman, evrenin yasalarına göre hareket etmeyi bilen narin ve özgür kelebekler zamanı. Bilim adamları eski dinazorlar çağının neden sona erdiğini hâlâ tartışıyor, ama son dinazorlar çağının neden sona erdiğini çocuklar bile biliyor.

9.10.2015

Bu bilim adamı Türk mü Kürt mü, kökenini mi unuttu ne? "mes'ele"si

Türkiye, ikinci Nobel Ödülü'nü aldı. Aziz Sancar, DNA konusundaki çalışmaları nedeniyle Nobel Kimya Ödülünü iki bilim adamıyla paylaştı. Böyle şeylere sevinmeyi bilmeyen yurdum insanı, sevinmeden önce adamın etnik kökeniyle ilgilenip, herkese bunun stresini yaşattı...
    Buradan yüksek sesle belirtmek istiyorum ki, kertenkeleleri bile "Kürt kertenkelesi o Türk kertenkelesi değil" diye ayırıp, buna içerleyene "Faşist" diye esip gürleyenlerin komplekslerini aşabilmeleri için bir Kürt'ün (Yani kendine Kürt diyen bir bilim adamının) Nobel almasını çok istiyorum! Nitekim Aziz Sancar, kutlamalara teşekkür ettikten hemen sonra, kendi etnik kökeninin ne olduğunu soranlara laf yetiştirmek zorunda kaldı. Nobel alabilecek bir akla ve melekeye sahip bir insanın kendinin ne olduğunu bilecek ve bunu korkmadan ifade edecek kadar özgüvene sahip olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca Kürt olsa ne olur, Türk olsa ne olur?
    Bu ülkenin insanı, kendi etnik kökeninden olmayana sevinememe gibi bir noktaya geldiyse, her etnik kökene bir Nobel gibi "devrümcü" bir noktadan ilericilik yaparak, ülkenin Nobel kapasitesini artırmayı başarsa, amenna!..
    Bugün İsmet Berkan'ın Hürriyet'de de belirttiği gibi, 1946'da yokluk içinde doğmuş bir köy çocuğuna, daha sonra Amerika'da okuyabilecek kalitede eğitim ve eşit eğitim hakkı tanıyabilen Türkiye, beton kalitesiyle ilgilenmekten eğitim kalitesiyle ilgilenmeye fırsat bulamadığından, "Biz keşif, icad falan yapamayız" sabit fikrine kadar gelip dayanmış buluyor. Ama bundan öte yol olmadığından, eğitimi o zamanki kalitesine ulaştırmanın yollarını da cidden düşünmeye başlıyor. Tabii mesele sadece eğitim değil.
    Aziz Sancar, "Hergün Türkiye haberlerini okusam keşif yapamam" diyerek, karpuzcu gibi bağırıp terör estiren politikacıların olduğu ve özgür düşüncenin yasaklandığı bir ülkede yaratıcılığın pek olamayacağını da birinci elden ilan etmiş oluyor; biz de yaratıcılığın, bağrılmadan konuşulan istikrarlı ülkelerde ve özgür ortamda yetiştiğini öğrenmiş oluyoruz. Türkiye'nin çiçek-böceğinde bile etnik kimlik arayan akıldan yaratıcılık çıkmıyor, bu konulara takılan yüksek oktanlı bilim adamı/kadını da yok Dünyada. Çünkü ortada "Dünya toplumu" diye bir şey oluşurken bir taraftan da etnik/dini kimliklerin (önem kazanmış bile olsalar) bir haddı-hududu var.
    Betonla uğraşılıp her gün etnik kimliğin tartışıldığı bir yerde bilim gibi evrensel konular zaten tartışılmıyor. Aziz Sancar'ın etnik kökeni, Kürt varlığına armağan olsun. Evet ikinci Nobel' de bu etnik köken "mes'ele"sine çok takılanlara armağan olsun -da bari birlikte sevinelim...

7.10.2015

IŞİD'e karşı savaşta Rusların getirisi

Amerikalıların bunca zamandır yok edemediği -hatta Amerikan saldırılarından beri güçlendiği söylenen- IŞİD'e Rus saldırıları devam ediyor. Saldırılar, dostlar alışverişte görsün tipinde şeyler değil. Bu kez Hazar denizindeki Rus filosu, İran ve Irak üzerinden roketlerle IŞİD mevzilerine saldırırken, Suriye'deki Rus ordusu da güneyden daldı. Şimdi IŞİD "kuvvetleri"nin Türkiye sınırına doğru çekildikleri konusunda haberler var. -Türkiye sınırına...
    Haberler Rus kaynaklı olduklarından (Sputnik), teyid edilmesini bekleyeceğiz elbette, ama şimdiden buraya almamızın nedeni, bu tür haberlerin bugün olmasa da yarın okunacağı konusunda oldukça net tahminler yapabilecek olmamız. Ruslar, Esad rejiminin -yani Rusya'ya dost seküler milliyetçi bir Arap rejiminin- önemini Amerikalılardan daha iyi anlamış görünüyorlar ve Amerikalılar ile aralarındaki nüans farkı, Amerikalıların "öncelikler" konusunda kafalarının hâlâ net olmamasıyla ilgili. Amerikalılar, Türkiye'nin "ılımlı" dediği El Kaide artığı Nusra ve Ahrar-uş Şam gibi örgütlere "umut" ile yaklaşmaya devam ediyorlar ve "Arap Baharı" sonrası Müslüman Kardeşler tipi yönetimler devrinin sona erdiğini de kabullenemiyorlar. "Amerika'ya yakın yönetim olsun da ne olursa olsun" devrinin geçtiğini de anlayamıyorlar. Artık birinci öncelik, kapitalist sistemin asgari yaşam alanını belirleyen ilkeler ve kuralları kurumak, bu en temel ilkelerden birinin de seküler devlet olduğu anlaşıldı. İslamcılar, yıktıkları seküler sistemin yerine kapitalizme aykırı başka bir sistem koymuyorlar, sadece neoliberalizmin kamu malına doğru genişlettiği "ilgi alanı"nı, kadın-köle pazarına, organ ve rehine ticaretine kadar genişlettikleri bir barbar neoliberalizmine çeviriyorlar. Ve bu aşamada kapitalizmin temel insani değerlerle tamamen çeliştiği bir yere de varmış bulunuyorlar. Söylemi ne olursa olsun, IŞİD kapitalizme karşı alternatif değil ve olamaz da. Sadece sistemin daha kırılgan olmasına yol açıyor evrensel değerleri bozup yozlaştırarak, kapitalizmin aşılması için gerekli olan sağlam etik temeli aşındırıyor.
    Vahşi kapitalizmin doğa/insan talanının, en muhafazakar insanlardan bile tepki görmeye başladığı günümüzde, IŞİD'in kaçak petrol ticaretini Türkiye üzerinden yaptığı iddialarından tutun da, Türkiye'nin IŞİD'e silah verdiği ve lojistik destek sağladığı konusundaki iddilara kadar birçok haber ve yorum, Dünya'nın saygın gazetelerinde de yer alıyor. İslamcılık, bütün cepkelerde saldırı altında ve artık kuşatılarak bir çok cephede savaşmaya zorlanmış durumda. Savaşı kazanma ihtimali yok, ama süper devletler çağından sonra Robert Kurz'un deyimiyle Tek süper devlet" çağı da kapanıp çok kutuplu Dünya kurulduktan sonra, yeni bir önemli eğilim doğuyor: Barışı savaşa tercih etmek. Bu zorunlu, çünkü kırılgan Dünya kapitalizminin -hemen global etki yapan- yerel/bölgesel savaşlara ihtiyacı yok.
    Ruslardan kaçan IŞİD'in Türkiye sınırına sığınması ve hatta Türkiye'ye kaçması, Türkiye'nin Dünya'da iyice sarsılmış prestijine son öldürücü darbeyi vurur.
    Ruslar işi sıkı tutup -kendi deyimleriyle- hem "insanlık düşmanlarına karşı" önemli bir insanlık zaferi kazanıyorlar, hem de rakipleri Amerikalıların Ortadoğudaki varlığına önemli bir darbe vuruyorlar. Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü, diktatörlükten önce seküler devlet yapısını geri getiriyor ve kapitalist Dünya Rusya'dan, sekülerliğin önemini yeniden öğreniyor. Esad diktatörlüğü mecburen yumuşarken, demokrasiye giden yolun Esad ile belki mümkün, ama İslamcılarla imkansız olduğunu da Dünya anlıyor.
    Kasım seçimleri sonrasında, Türkiye'nin yeni Dünyaya entegre olup sistemsel/yerel dış siyasi eğilimler doğrultusunda yeniden yönlendirici bir güç olabilmesi için, dışarıya karşı yüzünü mutlaka yenilemesi şart. Yeni yüzlerden oluşan yeni bir Hükümet, rasyonel/gerçekçi atak bir dış politika ile Dünya'daki imajını yeniden güçlendirmezse, içpolitika ve ekonomi konusunda herşeyin çok daha kötüye gideceğinden emin olabiliriz.

4.10.2015

Filistin Bayrağı Birleşmiş Milletler gönderinde, İsrail Dünya gündeminde

BM, Filistin Devleti'nin bayrağını binasının önündeki diğer ülkelerin bayraklarının yanında göndere çekerek önemli bir psikolojik bariyeri aşmış oldu. İkinci adım, zamanın ruhunu anlatır şekilde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'dan geldi. Başkan, BM'de yaptığı konuşmasında, İsrail ile varılan Oslo mutabakatını geçersiz sayan açıklamalar yaptı ve İsrail'in bu anlaşmayı zaten sık sık bozan girişimlerde bulunduğunu söyledi. Avrupa basınının tepkisi ilginç. Mesela İtalyan La Republika, İsrail'in Batı Şaria'daki yeni yerleşim politikasını değiştiremeyen Oslo mutabakatının boşluğunu teslim etmekle birlikte Abbas'ın "Barış Süreci"nden hiç bahsetmemesine dikkat çekiyor. Der Spiegel, Abbas'ın İsrail'i tehdit eder gibi konuşmasının absürdlüğü üzerinde dururken, Danimarkalı Kristeligt Dagblad İsrail'in sorumsuzluğunu eleştiriyor.
    Ortadoğu bu kadar karışıkken ve ABD/Rusya dahil herkes Suriye ve Irak'da İslamcılarla savaşmakla meşgulken, dikkatlari hiç sesi çıkmayan Suudi müttefiki İsrail'e yönelten Abbas'ın bir savaş riskine giremeyeceği açık. Ama İsrail'i "basında konuşulan" bir pozisyona getirirse, savaşla elde edebileceğinden fazlasına erişebilir. Ne de olsa şimdi enformasyon devrinde yaşıyoruz ve sessiz İsrail'e dikkat çekmek, ummadık sonuçlar verebilir.

1.10.2015

Türk ve Dünya basınında Rusya'nın Suriye'deki ilk askeri operasyonu ve henüz konuşulmayanlar

Rusya'nın Suriye'de devreye girmesi, 2011'den beri yazdığım "Ortadoğu'yu değiştirecek Suriye" formülünü yavaş yavaş Dünya basınının gündemine getirmeye başladı. Ama Türk basını da  dahil olmak üzere Dünya basınında konu henüz Rusya ile gelen jeostratejik değişiklikler üzerine odaklanmış durumda, bu kısırlık da "gerçekçilik adına" böyle. Oysa öyle özel zamanlarda yaşıyoruz ki, şimdi hayal kurmayacaksak ve bu yolla geleceğin şekillendirilmesine ortak-aklın katkısı için çabalamayacaksak ne zaman çabalayacağız?
    Batı basınını şöyle bir karıştırarak, Türk basınında yazılanlardan memnun koltuğunuza kurulabilirsiniz. Bu arada son zamanda Türk yorumcuların, -mesela Kadri Gürsel ve Cengiz Çandar'ın yazılarının- Batıdaki birçok yorumcudan daha iyi olduğunu da belirtmiş olayım. (Tabii taraflı havuz medyasından bahsetmiyorum, zira iktidar bültenlerini basından saymak zorunda değiliz)
    İlk dikkatimi çeken, Avusturya'nın Sol liberal Der Standard gazetesi oldu. Rusların ilk saldırılarını Türkler tarafından desteklenen Nusra ve Ahrar-uş Şam gibi Suriye'deki El Kaide türevlerine yapmaları gazetenin hemen dikkatini çekmiş ve Rusların Erdoğan rejimini hedef tahtasına oturttuklarını görmüş. İsviçreli liberal Corriere del Ticino'nun, "Putin'in sağlam iradesi, Obama'nın kararsızlığından iyidir" vecizesi de ilginçti bugün. Gazete, Amerikalıların IŞİD'e karşı savaşta kararsızlıktan bir türlü kurtulamadıklarını yazıp, Putin net tavrını övmüş. Gazetenin en ilginç bulduğum yorumu ise, "Suriye'de kökünden koparılıp atılacak olan, fanatik radikal İslamcı azınlık" şeklinde. Gazete de Ruslar gibi İslamcılar arasında ayrım yapmıyor ve IŞİD'den Nusra'ya kadar hepsini bu "kökü kazınacak" azınlığa sayıyor. Sol Macar gazetesi Népazava da oldukça açık konuşuyor: "Şeytani bir diktatör (Esad) bile kaostan iyidir." Bu yaklaşıma Batı basınında sık rastlıyoruz ve anlamı da tesbitini burada yaptığımız gibi, "Gelecek savaş değil barış olmak zorunda". Türk yorumcular da bu mealde yeterince yorum yazdılar. Sistemin işlemesi için asgari bir barışa ihtiyacı vardı, global sistemde daha da fazla barşa ihtiyaç duyulduğu kesin. Tabii bunun ne kadarı gerçekleştirilebilecek göreceğiz. Savaş devam ederse bunun yansımasını muhafazakar Alman gazetesi Die Welt gazetesi "Daha fazla mülteci" diye özetlemiş. Ve olacak. Rusların saldırısıyla birlikte mülteci dalgaları da sıklaşıp büyüyecek.
    Büyük Britanya'nın mıhafazakar gazetesi Financial Times, kendini Batı'nın kendisi/temsilcisi gibi gören yorumlarından birinde, klasik Rus düşmanlığını konuşturarak, "Batı Putin'e güvenemez" diyor ama Obama güveniyor, hem de mecburen. İsviçreli Sol liberal Tages-Anzeiger gazetesi, Rusya'nın süper güç olarak sahalara yeniden döndüğünü bile yazmış, ama henüz kimse, Rusya ve ABD'yi ortaklığa iten asıl nedenden bahsetmiyor, ya da bu konu henüz gündem değil. Tutucu Hırvat gazetesi Večernji List, IŞİD'e karşı bir İran-Rusya-Çin cephesinin kurulduğunu bile yazmış ama hem Batı'nın hem de Doğu'nun Suriye'de bu ölçekte ittifak yapmalarını, Putin'in "Hitler'e karşı yaptığımız gibi bir Dünya Cephesi kuralım" sözlerini açıklamaya yetmiyor. "Amerika istese IŞİD'i bir haftada yok eder" diyenlerin yaptığı hata, Türk Hükümetlerinin PKK'ya karşı yaptıkları hatanın aynı: Ne IŞİD ne de PKK sadece sıradan birer gerilla kuvveti. Bunlar belli bir fikrin ve mantalitenin temsilcileri. O Fikirler ve mantalite değişmezse, sürekli yeni katılan savaşçı/gerilla ile hayatta kalacaklar/kalabilirler. İşte bu canalıcı konuyu -yani konunun özünü- benim ulaşabildiğim, gözüme çarpan gazetelerden sadece biri görmüş: İtalyan liberal ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore. Ve Suriye'nin neden bu kadar önemli olduğu kunusuna iyice yaklaşmış. "Ortadoğudaki milliyetçilikler bitti", radikal milliyetçi Saddam ile Kaddafi'ye ne yapıldığı ortada. Ortada bir "gelecek perspektifi açığı" var ve bu açığı dolduran tek "fikir" de IŞİD'in Batılı değerleri kökten reddeden Hilafet ideolojisi. "Allah'ın rejimi kurulacak, heryerde güller açacak." Gerçi IŞİD bölgesinde yaşayıp oradan kaçanlar ve IŞİD rejimini anlatanların sayısı da giderek artıyor ama, gençleri harekete geçiren yeni birşey henüz pek görünmüyor. İşte burada, Esad'ın Ortadoğuda milliyetçi seküler bir Hükümet/rejim olarak yaşamasının önemi ortaya çıkıyor. Obama ve Fransızlar, "makul bir zamanda" Esad'ın çekilmesini isteyedursunlar, yerine önerebildikleri birileri ve o birilerinin Dünya ile uyumlu bir ideolojisi yok.
    Neoliberal kimlikçiliğin iflası Suriye'de de açıkça görüldükçe, "Dinleri de içeren seküler etik" diye özetlediğim yeni ideolojimsiden yeni bir global toplumsal norm çıkabileceğini düşünebiliriz. Suriye'deki direniş, Gezi isyanının yükselen sekülerizmini ve İslamcılığın düşen "tekçi teolojik politika"sını gözler önüne serdi. Suriye'de bu iki siyasi varoluş biçimi, hem de global ölçekte savaşıyor. Yenilen, İslamcı tekçi ("tek ilahi gerçek"ci) teolojik politika olacak. Bunun çok basit bir nedeni var: Toplumları "tek doğru" sayılan kitabî/dogmatik bir noktadan ilkelerle/kurallarla belirlemeye çalışan her düzen, aslında insana özgürlük tanımıyor demektir ve onun adına "doğrusunu bilmek adına" tek şekilde ona dayatıyor demektir. Buradan özgürlük faktörünün önemine geliyoruz. Sahici insanın karakteridir. İnsanlara bırakıp onların özgürce karar vermelerini engellerseniz, onların nasıl sevişeceklerinden nasıl yemek yiyeceklerine kadar karışıp normlar koymaya kalkarsanız, o rejim mutlaka çöker, bunu da en iyi Ruslar bilir. Sovyetler Birliği bu nedenle çökmüştü.

27.09.2015

Anadolu'nun Yahudileşmesi, Hristiyanlaşması, Müslümanlaşması, azınlık ırkçılığı ve küçük sonsuzluklar

Bir önceki yazımda, Türkiye Cumhuriyeti'nde uzun süre "yoktur" diye inkar edilen azınlıklarının geliştirdiği ırk temelli azınlık milliyetçiliğinin "Türk yoktur" gibi komik bir noktaya gelmesi konusuna ve ırk temelli olmayan Türk milliyetçilik türüne değinmiştim. Bu yazıda, neoliberal döneminde tarihi -resmi tarihe karşı çıkmak adına- yeniden yazan azınlık ırkçılığının yanlış önkabullerine değinmek istiyorum.
    Anadolu'da daha önce Türk hariç her milletin, Dünya kurulduğundan beri burada yaşadığını ve Türklerin de Anadolu'ya daha dün (yani bin yıl önce!) yüzde beşlik bir azınlık olarak geldiğini iddia eden yeni azınlık ırkçılığı, Koca kuzey Asya'nın nasıl Ruslaştığını, Amerika'nın nasıl Anglosaksonlaştığını, Güney Amerika'nın nasıl Latinleştiğini bir an düşünmek zahmetine katlanmıyor. Ama kendi kafasında "sonsuzluklar"a doğru uzattığı "Türk işgali öncesi çağ"dan da haberi yok.
    İstanbul'un şehir olarak açılıp Konstantin tarafından kurdelesinin kesiliş tarihi 11 Mayıs 330 olduğuna ve bu çok önemli adam aynı yıl öldüğüne göre, Hristiyanlığın Noel, Paskalya vd. gibi temel ilkelerinin 300'lü yıllarda (İznik Konsilinde) kararlaştırıldığını söyleyebiliriz. Son nefesini verirken vaftiz olmasına dek resmen bir pagan olarak yaşayan Konstantin'in Batı Anadolu'daki Bitinya ve Anatolia'da yaşayan halkı, ancak 400'lü yıllardan itibaren çoğunlukla Hristiyan, ama çok Tanrılı dinlere inanan Anadolu halkı da varolmaya devam ediyor. Konstantin'den önce Anadolu'da Yahudi yerleşim birimleri var, ama bunlar daha sonra esasen Hristiyan oluyorlar. Yahudi unsur, Hristiyanlardan eski Anadolu'da.
    Türklerin Anadolu'ya gelişi 1071 Malazgirt savaşıyla başlatılır, ama doğru değildir. İlk göçebe Türk boylarının Adana yöresine geldiğini ve Doğu Roma orduları tarafından iki kez Suriye'ye kovalandığını biliyoruz. Ama Türklerin Anadolu ve Balkanlarla ilişkilerinin çok daha eski olduğunu biliyoruz, çünkü Bulgaristan'da, Bulgarların Slavlaşmadan önceki döneminden (7. Yüzyıl) kalan ve adı ancak 14. Yüzyılda Osmanlı valisi tarafından değiştirilen "Tanrı Dağı" diye bir kutsal dağ var (14. Yüzyılda değiştirildikten sonraki adı "Maşallah Dağı"). Ama biz Türklerin Anadolu'ya Alpaslan'ın peşine takılıp 1071'de geldiklerini varsayalım, Anadolu'nun Hristiyanlaşmasından Türklerin gelişine kadar geçen süre 740 yıl. Türkiye'nin Müslümanlaşmaya başlamasını yüz yıl sonrasından başlatsak, bn güne kadar 840 sene falan eder. Yani bu "sonsuzluklar" hiç de öyle sanıldığı kadar sonsuz değiller.
    Konstantin'in, -bu çok önemli adamın öncesinde Anadolu'da Roma İmparatorluğunun hükmü geçmektedir ve bu topraklarda kendine "Ben Romalıyım" (yani "Ben Rumum") diyenlerin sözünün tercümesi "Ben Helenim/Yunanlıyım" demek değildir. Ve bu süre zarfında, 14'üncü yüzyıl ortalarına kadar Batı Anadolu'da sadece Kürtler değil, Ermeniler de yoktur. Ermeniler, Selçukluların müttefiki olarak Anadolu'nun her yerine yayılmış ve bu bölgenin en önemli halklarından biri olmuştur. Bugün yeniden sadece Ermenistan'a çekilmiş, İttihatçı Türkçü faşistlerin kurguladığı bir soykırıma uğramış bir halk olarak Anadolu'ya dönmeleri elbette muhteşem olur, günün birinde olacağına da inanıyorum. Ama Kürtlerin Batı Anadolu'daki varlığı, -Dersim katliamı sonrasındaki zorunlu göçleri saymazsak- ancak Cumhuriyet döneminde, esas olarak da 1960'lı yıllardan itibarendir. Osmanlı döneminde Güneydoğu'nun bir kısmı ve bugünkü kuzey Irak'da yaşayan Kürtler, 1453'de Türkler İstanbul'u aldıklarında henüz Osmanlı denklemine dahil değildiler -Araplar da dahil değildi. Yani burada sözünü ettiğimiz süre de en iyimser tahminle 550 küsür yıldır.
    Türkiye de Dünya gibi daha Sol bir yer oluyor ve Sol'un en haz etmediği şey, ırkçılığa uzanan katı milliyetçiliklerdir. Türk milliyetçiliğinin aşırı biçimlerinin, İttihatçılardan beri bu toprakları nasıl bir kan denizi haline getirdiklerini, Rum ve Ermeni varlıklarının Anadolu'da nasıl büyük bir kırıma uğrayıp yokedildiklerini biliyoruz. Ama bu, bu sefer de Türklere karşı ırkçılığı haklı göstermez. Onca kandan sonra şiddeti yeniden üretmemenin teorisini, Hz. İsa'dan öğrenmiş olmamız lazım. Şiddete şiddetle, nefrete nefretle karşılık vererek huzuru kuramayız. Sol, kanlı milliyetçilik türlerini -hele ırkçılığı- asla tolere edemez. Irkçılığı tolere etmez derken, " ama azınlık ırkçılığını tolere eder" diye bir saçmalığı da tolere etmez. Irkçılık ırkçılıktır. Sol, ırkçılığın azınlıkçısına da çoğunlukçusuna da kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Çokkültürlü bir ülkede renkli bir toplum kurup bu toplumun bireylerinin gönül rahatlığıyla birarada yaşayabilmelerinin garantisi de budur.

26.09.2015

Anti-Türk, yeni azınlık ırkçılığı

"Sen iyice bir araştır. Mutlaka Türk değilsindir. Genetik olarak Asya'dan göçenlerin oranı Türkiye'de sadece yüzde beş."
    Eee?!..
    Buradan yola çıkarak ırkları ayıklayacağız ve Anadolu saf ırkından olanlar da dahil çoğunluk Ermeni, Kürt, Rum vs. olacak ama Türk olmayacak. Neden, çünkü Türkler aslında ya Rum ya Ermeni.
    Evet. Ne olacak?!..
    "Türkler Anadolu'ya sonradan gelmiş, burada ne arıyorlar?"
    Bunu bana anlı şanlı yabancı bir gazeteci on küsür yıl önce sorduğunda ona, "Amerikalılar Amerika'da ne arıyorlar?" diye sormuştum. Sonuç, bastırılmış bir öfke patlaması oldu!
    "Aslında sen Türk değilsindir, bi araştır" diye utanmadan ve haddi olmadan benim kimliğimi kurcalayan ve ne yaptığının farkına bile varmayan siyaset yaldızlı salak, bu soruyu bana Türkçe sordu tabii. Başka dil de bilmiyordu.
    Eskiden devletin "Kürt yoktur" dediği bir dönemde "Kürt olmaz olur mu elbette var" diye savunurken bizi yere yamağa koymayanlar, şimdi Türklerin kimliğini sorgulamaya kalkıyorlar.
Türkçeden başka dil bilmeyen, Anadolu'nun bin yıllık ortak dilini hâlâ kullandığının farkında da olmayan adamlara, "Türk var yaw" demek zorunda kalınması çok trajikomik bir durum. Türkiye'de kendine müslümanlık hastalığının, bu topraklarda yaşayan Müslüman Hristiyan herkeste az çok bulunduğunu da gösteriyor. Hristiyanlığın tarihi ikibin, Müslümanlığın tarihi de binbeşyüz yıl. Arada beşyüz yıllık bir fark var. Anadolu'nun Hristiyanlaşması 400'lü yıllarda ağırlık kazanıyor, öncesi çok Tanrılı halklar devri.
    Eski Alman usulü ırk kökenli bir milliyetçilik anlayışı peydahlamış olanlara da sözümüz olamaz, her halk kendine göre bir milli/zilli anlayış benimsemekte serbesttir, ama diğer halkları da kendi kafasına göre tanımlamaya kalkarsa olmaz, zira nasıl ırk temelli milliyetçilik anlayışları varsa, bir de ırk temelli olmayan milliyetçilik anlayışları vardır. Türklerin ırk üzerine oturmayan -kendikendini ırk ötesinden tanımlayan- milli anlayışına bakıp onu yok saymak, anca yok sayanın ahmaklığını bağlar. Ayrıca Kürtler nasıl "yok" demekle yok olmuyorlarsa, Türkler de "yok" demekle yok olmaz, çünkü arkasında bütün Asya ve Avrupa'yı hatta Afrika'yı ilgilendiren bir tarih vardır. Türkleri sevmeyebilirsiniz, ama inkar ederek anca kendinizi gülünç duruma düşürürsünüz.
    Kendilerini Anadolu'da Kalübeladan veri var, ama "Türk" lafının bile sonradan uydurulduğunu sanan kör mümin tipi irrasyonel "inananlar", bir ırk betimlemeyen ama özgün bir dili ve halklar konfederasyonunu betimleyen "Türk" tarifinin, çok eski bir tarihinin olduğunu, Batı ve Doğu'nun kütüphanelerinden öğrenebilirler. Çin'in 2.500-3.000 yıllık Shang devri yıllıklarında kadim düşmanların adı "üç Hu" diye tanımlanır ve bunlardan biri "Tujüeh"dir (ilk biçimi "Tu-küe") yani Türklerdir. Çinliler bugün de Türkler için buna yakın, "Tuerçie" sözünü kullanıyor. Türkler kendilerini 550'li yıllardan itibaren resmen böyle adlandırmaya başlamışlar, ama bu adamlar hangi ırktan? Aslı neymiş? İşte bunu kafatası manyağı ırkçılar soruyor.
    Belli bir ırktan falan değiller! Bu adamların çoğu çekik gözlü ama aralarında sarışın mavi gözlü olanlar da var (Uygurlar arasından bugün de böyleleri doğuyor mesela). Türk dilinin yapı ve temel kelimeler açısından değişmediğini, ama lehçeler açısından "Ural Altay dilleri" denen geniş bir aile oluşturduğunu da biliyoruz. Türk hâlâ "Ateş" diyor, onunla akraba Japon da hâlâ "Ite" diyor. "Türk", kendikendini ırk üzerinden tanımlayan bir kimlik türü olmadığından, Japonya'dan Finlandiya'ya kadar uzanan bir coğrafyada çeşitli biçimlerde yaşıyor. Kuzey İskandinavya'nın Lappland'ındaki kam pratikleri ile Kamçatka'daki kam pratikleri aynı.
    Irk peşinde koşan sonradan olma mikro-milliyetçiler DNA'larla uğraşadursunlar, Avrupa'da yaşayan Avrupalı da Avrupalı değil ki! Yeryüzünün birkaç istisna dışında çok büyük bir bölümü göçlerle ve batıp doğan kültürlerle yenilenerek bugünkü şeklini almış. Türk burada eski Rum, Ermeni, Süryani, Kaldani, Kürt ve diğerlerinden oluşuyor, tıpkı Rum halkının da daha önceki Troyalı, Hitit, Frigyalı, vs. halklarından oluştuğu gibi. Ayrıca milliyetçiliğin de bir haddı hududu olmalı, biraz mütevazi olmakta fayda var.
    Kürtlerin Anadolu'daki en önemli şehri Diyarbakır, her zaman Kürt şehri değildi. Daha önce Kürtlerin asıl yaşadıkları bölge, bugünkü Kuzey Irak ve Hakkari bölgesidir. Kürtlerin Diyarbakır'a doğru yayılmaları Osmanlı döneminde olmuştur. Kürtler İstanbul'da, İzmir'de ve Batı Anadolu'da Cumhuriyetin kurulmasından sonra yaşamaya başladılar. Daha önce İstanbul'da, İzmir'de, Batı Anadolu'da Kürt varlığı yoktu. Bu, ulus-devlet kurulmasından sonra böyle olmuştur. Mersin bölgesi, daha önce Ermenilerin Hükümdarlık bölgesiydi. Bu bölge, Urfa'daki Fransız Haçlı Kontluğu ile kurduğu ittifak geleneğini -Ermeni krallığı tamamen ortadan kalktıktan sonra bile- sürdürmüştür. Hayranlık verici bir olaydır ve "Yok" denen şeylerin bedeni olmasa bile ruhen yaşayabildiğini gösterir çok ilginç, ders alınması gereken bir örnektir. Türkler bir ırk değillerdir ama, her kompleksli yeni milliyetçilik türü gibi Kürt milliyetçiliğinin ırk bazlı kendini beğenmişliği de "sağlam" tarihi temellere dayanmamaktadır. Bu mümkün de değildir. Çünkü "binlerce yıldır burada yaşayan" homojen bir halk yoktur. Homojen millet/ulus fikri, üçyüz yıl önce kapitalizm tarafından içad olunmuştur. Aynı şey Ermeniler için de geçerlidir. Modern zamanlarda ulus oluşumunun nasıl işlediğine dikkat edersek, bu "4000 yıldır biz buradaydık" safsatalarının ulusdevlet lise ders kitaplarından türeme geri ve kaba milliyetçilik örneklerinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
    "Kökenin ne?" Afrika kardeşim! İnsanlık orada doğup buralara yayılmış. Geri kalanı tarih. Zaman içinde çeşitli kültür ve uygarlıklar doğmuş, insanlar dillerini bile değiştirmiş. Türk olmak da böyle bir şey, istisna değil, kural.
    Bu gün çoklu kimlikli insanların dünyasında yaşıyorsunuz, bunun farkında olun. İnsan hem Kürt hem de Türk olabilir, hatta varsa buna eşcinsel kimliğini, Solculuğunu falan da ekleyebilir.
    Ben Türküm, ama Alman dostlarımla kaynatırken onlar kadar Almanım. Katananın ipek kordonla sımsıkı sarılmış sapını elimde hissedip başparmağımla Tsubasına dokununca Japonum. Bambu çöpstiklerle minik porselen kaseden Zhazhai yerken Çinliyim. Bulgaristan'da babamın köyünü ziyaret ederken Bulgar, Almanya'daki köyümde dostlarımla laflarken Ermeniyim. Liseden en yakın arkadaşımla Üç Dünya Teorisini tartışırken Zaza, sahilde çay içip gazete okurken İstanbulluyum. Ve tabii Sol kökenli bir Ademim.